Mahmut Alınak

YARIN KARA GÜN’DÜR

ONLAR, TA YÜZ YIL ÖNCE “MİLLETLER KOALİSYONU,” DİYEREK, FEDERASYONU VAAT ETMİŞLERDİ

Nasıl ki Zilan katliamının yapıldığı 13 Temmuz Kara Gün ise..

Nasıl ki Qadı Muhammed ve Qadı Seyfi’nin Şahlık rejimince Çarçıra Meydan’ında asıldıkları 31 Mart Kara Gün ise..

Nasıl ki, hendekler bahanesiyle Cizre ve Silopi’ de sokağa çıkma yasağının ilan edilerek, pek çok şehrimizde kitlesel sivil katliamların başladığı 14 Aralık Kara Gün ise..                                                             …                                                                                                        Türkiye Komünist Partisi (TKP) Genel Sekreteri Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Karadeniz’de katledildiği..

Ve Mustafa Suphi’nin eşi Maria’nın seks kölesi gibi seri tecavüzlere uğradığı 28 Ocak da bizim için Kara Gün’dür.

Mustafa Suphi’nin başında olduğu TKP’ ki, TA YÜZ YIL ÖNCE “MİLLETLER KOALİSYONU,” DİYEREK, FEDERASYONU VAAT ETMİŞTİ.

Mustafa Suphi kendisinin ve dava arkadaşlarının felaketine yol açacak bir adım attığını bilmeden 1920 yazında Mustafa Kemal’e mektup yazarak, Ankara’ya gelmek istediklerini bildirmiş, Mustafa Kemal de bir heyetin gönderilmesini istemişti.

Bunun üzerine Mustafa Suphi, eşi Maria ve on dört parti yöneticisi kendilerine nasıl korkunç bir tuzak kurulduğunu bilmeden, 28 Aralık 1920’de Bakü’den Kars’a geçmişlerdi. Sovyetler Birliği büyükelçisi de heyetle birlikte Kars’a gelmişti.

Kars’ ta halkın sıcak ilgisiyle karşılanan heyet Erzurum üzerinden Ankara’ya gitmeyi plânlamıştı.

Mustafa Kemal, Doğu Cephesi Komutanı Kazım Karabekir’le kurduğu telgraf trafiği aracılığıyla heyeti Ankara’dan adım adım takip ediyordu.

TKP heyeti hiçbir neden gösterilmeden on yedi gün Kars’ta bekletilmişti. Herhalde Kars’ta olan Sovyetler Birliği büyükelçisinin gitmesi bekleniyordu.

MUSTAFA KEMAL, MUSTAFA SUPHİ ve TKP’Yİ KENDİSİ İÇİN TEHLİKELİ BULUYORDU

Heyet Ankara’ya gitmek üzere 14 Ocak’ta trenle Kars’tan Erzurum’a hareket etmişti. Oysa Mustafa Kemal heyetin Ankara’ya gelmesini istemiyordu. Çünkü Mustafa Suphi ve TKP’nin görüşlerini kendi iktidarı için tehlikeli buluyordu.

Mustafa Suphi, “Burjuvaziye dayanılarak geliştirilecek bir hareketin Doğu’nun zavallı milletlerini kurtaramayacağını,” söylüyordu ki, bu, Mustafa Kemal’in kabul edebileceği bir şey değildi. Çünkü o, burjuvaziye dayalı bir sistem kurmak istiyordu.

TKP 14 Temmuz 1920 tarihli Kuruluş Beyannamesi’nde, Mustafa Kemal hükümetinin İstanbul hükümetiyle bir farkının olmadığını, bir taraftan milliyetçilik yaparken, öte taraftan Bolşevikleri (komünistleri) alkışladığını ve yüzünde aldatıcı maske olduğunu söylüyordu.

Mustafa Kemal dişlerini sıkarak bu satırları okumuştu.

Mustafa Suphi ve TKP, Mustafa Kemal’in öfkesini kamçılayan başka bir şey daha söylüyorlardı:

“Kürtler, Rumlar ve Ermeniler için, dil ve kültür açısından her türlü ayrıcalığın ortadan kaldırılması ve her ulusun bu konularda tam özgür olmasının sağlanması… Devlet örgütlenmesinde her ulusun temsil edilmesini sağlayacak bir FEDERASYON sisteminin kurulmasını,” vaat ediyorlardı.

Açıktır ki, Mustafa Suphi bir emekçi halklar koalisyonunu hedeflemekteydi.

Mustafa Kemal ise, bu fikre şiddetle karşıydı. Bu federasyon vaadi karşısında küplere binmişti. O, kendisinin başında olduğu tekçi bir burjuva devleti kurmak istiyordu. Bu nedenle aykırı hiçbir fikre tahammülü yoktu ve Mustafa Suphi’nin başında olduğu TKP’yi kendi iktidarı için çıbanbaşı olarak görüyordu.

Mustafa Suphi ve TKP merkezinin, Mustafa Kemal’in damarlarında kaynayan öfke ateşini fark edememeleri hayret vericiydi! Her halde Türkiye ve Sovyetler Birliği arasındaki yakın dostluğa güvenmişlerdi. Ne de olsa Sovyetler Birliği’nin başında olduğu Komünist Enternasyonal’ a üyeydiler ve arkalarında Lenin gibi güçlü bir lider vardı!

TKP heyeti dört gün süren yorucu bir yolculuktan sonra Erzurum’a ulaşmıştı.

Mustafa Kemal, Kazım Karabekir ve Erzurum Valisi Hamit arasında yapılan müşavereye göre, Erzurum’da halk galeyana getirilecek ve heyet şehre sokulmayacaktı.

Öyle de oldu. Heyet dört gün sonra gittiği Erzurum’da kışkırtılmış bir güruhun saldırgan protestosuyla karşılaşmış, bu bahaneyle şehre sokulmamıştı.

Bütün bu olup bitenler Mustafa Kemal’e dakika dakika bildiriliyordu.

Heyet ağır hakaretler, aşağılanmalar ve dayaklar altında günler süren çileli bir yolculuktan sonra Trabzon Değirmendere’ye götürülmüştü.

Veteriner Yüzbaşı Abdülkadir o gün Değirmendere’deydi. Orada gördüklerini ayrıntısıyla yazıya dökmüştü.

DEVLET ERKÂNI SALDIRILARA NEZARET EDİYORDU

 Veteriner Yüzbaşı Abdülkadir yazdığı raporda, “Halk arasında müthiş bir propaganda yapıldı,” demiş ve şöyle devam etmişti. “Propaganda sırf komünistlik aleyhinde ve Trabzon’a gelecek olan Mustafa Suphi ve yanındakiler hakkındaydı.  ‘Trabzon’a gelecek olan şahıslar her ne kadar Türk iseler de, Rus dinine dönmüş ve Rusya’da bulunan binlerce esir kardeşimizi idam ve kurşuna dizdirerek mahvetmiş, denize dökerek boğdurmuş komünistlerdir. Mustafa Suphi Rusya’ya firar ederek tamamen Ruslaşmış bir şahıstır… Kendimize düşen vazifeyi ifa ederek bu hainlerden intikamımızı alalım. Bunları memlekete sokmayarak Değirmendere civarında toplanalım, artık orada ne yapacak isek orada karar veririz,’ diye söylüyorlardı.

“O sırada bir tellalın sesi işitildi. Halkın o tarafa gitmeleri üzerine ben de derhal gittim. Tellal, ‘Rusya’da bulunarak bütün din-i İslamiyetten vazgeçen, milliyet, vatan ruhundan uzaklaşan ve Rusya’da bulunan esir kardeşlerimizi idam ve kurşuna dizdirerek mahveden vatan hainleri geliyor,’ dedi.

“Bir taraftan Müdafaa-i Milliye Cemiyeti, diğer taraftan hükümet propagandacılarının faaliyeti halk arasında büyük galeyan getirmeye başladı. Cuma günü bütün esnaf dükkânlarını kapatarak, kapatmayanları ise polis ve inzibat memurları cebren kapattırarak Değirmendere’ye doğru sevk ettiriyordu…

Yağmur yavaş yavaş yağıyordu. İnzibat ve polis memurları yolları keserek halkın gitmesine mani oluyorlardı. Vali, Müdafaa-i Milliye reisi ve azaları, polis müdürü bulunuyordu…

HAKARET EDİLİYOR, TÜKÜRÜLÜYOR, ÜSTLERİNE ÇAMUR ATILIYORDU

O sırada Kâhya Yahya gümrük dairesinden on tane hamal ve beş-altı tane rençber, on-on beş tane sepetli hamalla geldi. Kafilenin gelmesinden beş dakika evvel tellal bağırdı. Gelen kafileye hakaret, tükürmek, çamura batırmak gibi bir şeylerin yapılması hususunu teşvik etti.

Kafileden ilk evvela Mustafa Suphi çıktı. Derhal bir subay karşı durarak şu surette hitap etti: “Mustafa Suphi, Mustafa Suphi, bak 16 arkadaştan yalnız ben kurtuldum. Bakü’de, Türkistan’da binlerce esir kardeşimizi sen mahvettin.” Bunun üzerine teşvik edilen halk, hamal, rençberler, “İstemeyiz,”diye haykırdılar… Arkadan birisi tekme vurdu, Suphi yoldaş çamurlar içine yuvarlandı. Hamallar derhal taarruz ederek yüzüne tükürerek, çamur atarak ve döğerek motora sevk ettiler, sonra da arabadan indirilmiş arkadaşları birer birer döğerekmotora bindirdiler.

Nihayet halk birer birer dağıldı. Motora silahlı on beş asker bindirildi. Halk dağıldıktan sonra saat bir buçuk raddelerinde motor hareket etti.”

Olayın görgü şahidi Veteriner Yüzbaşı Abdülkadir’in belirttiği gibi, TKP heyeti Trabzon valisi ile emniyet müdürünün de aralarında olduğu devlet erkânı tarafından ölüm yolculuğuna çıkarılmışlardı.

KATLİAMIN ÖNCEDEN PLÂNLANDIĞI ŞUNDAN BELLİYDİ

Kâhya Yahya ve emrindeki çapulcular da başka bir motorla yola çıkmışlardı.

Bu Kâhya Yahya, Kürt, Ermeni ve Rum katili Topal Osman’ın adamıydı. Bölgedeki Rum ve Ermeni mallarına el koymuş ve Trabzon limanını haraca kesmişti.

Mustafa Kemal’in “olur” ve direktifi olmadan devlette yaprağın kımıldamadığı günlerdi.

Vali ve emniyet müdürünün, Mustafa Kemal’in onayı olmadan Sovyetler Birliği ile krize neden olabilecek böyle riskli bir işe kalkışmaları elbette düşünülemezdi.

Cinayetin önceden plânlandığı şundan belliydi ki, Kâhya Yahya, Baytar Yüzbaşı Abdülkadir’in kardeşi Davavekili Mehmet’e, “Ankara’dan emir var, kardeşinin hayatını kurtarmak istiyorsan heyetle birlikte gelmesini engelle,” demiş ve Abdülkadir bu uyarı üzerine heyetten ayrılmıştı.

Mustafa Suphi ve beraberindekiler elleri arkadan bağlanıp, süngü ve kurşunlarla delik deşik edildikten sonra, ellerine ve ayaklarına kayalar bağlanıp Karadeniz’in hırçın sularına atılmışlardı.

Şu garabete bakın ki -Kâhya Yahya’yı ayrı tutarsak- Mustafa Suphi ve arkadaşları kendi esenlikleri için mücadele ettikleri kişiler tarafından süngüler ve kurşunlarla kalbura çevrilerek katledilmişlerdi.

MARİA SEKS KÖLESİ GİBİ TECAVÜZCÜLERE HEDİYE EDİLDİ

Bu canavarca cinayet Mustafa Suphi’nin eşi Maria’nın gözleri önünde işlenmişti. Maria feryatlar kopararak yoldaşlarına siper olmak istemişse de katiller sürüsüne güç yetirememişti.

Kayıkçı Yahya Maria’yı seks kölesi olarak kendisine alıkoymuş, götürüp evine kapatmıştı.

Maria, eşini ve yoldaşlarını katleden o zorbanın günlerce tecavüzüne uğramıştı.

Maria’nın Trabzon’daki Sovyet konsolosluğuna ulaşma gayretleri sonuç vermemişti. Hoş konsolos da Maria’yı bulmak için herhangi bir çaba göstermemişti.

Kayıkçı Yahya Maria’yı daha sonra Trabzon’un zenginlerinden Nemlizade Ragıp’a, sonra da Rizeli kayıkçılara armağan etmişti.

Tecavüzcüler Maria’nın adını Müslümanlığa uyarlayıp Meryem olarak değiştirmişlerdi.

Rizeli kayıkçılar Maria’ya aylarca tecavüz etmiş, bir içki sefasında da öldürmüşlerdi.

Kâyha Yahya sonraki günlerde Mustafa Kemal’e bir mektup yazmış olmalı ki, Mustafa Kemal ona gönderdiği telgrafta, “Vatanseverlik hisleri ve temennileri için” teşekkür etmişti.

LENİN, YOLDAŞLARINI “YÜKSEK” DEVLET ÇIKARLARINA FEDA ETTİ

Lenin ve Stalin’in başında oldukları Sovyet yönetimi Maria’nın çığlıklarına kulak kapatmış, Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katledilişini görmezlikten gelmişti.

Yani “yoldaşlar” devletin “yüksek” çıkarlarına feda edilmişti.

Mustafa Suphi ve arkadaşları sanki Karadeniz’de hiç boğulmamış ve Odessa’lı komünist Maria aylarca tecavüz edilip öldürülmemiş gibi, bir de 16 Mart’ta Sovyetler Birliği ve Türkiye arasında Türk-Sovyet dostluk anlaşması imzalanmıştı.

Ve Nisan ayından başlayarak, Sovyetlerce birkaç parti halinde 17 milyon 500. 000 altın ruble Mustafa Kemal hükümetine hibe edilmişti.

10 Ocak 1921’de Yunanlılarla yapılan 1. İnönü Savaşı ki, Sovyetlerin verdiği silahlarla kazanılmıştı.

KATİL YAHYA’NIN OĞLU MUSTAFA KEMAL’İ İŞARET EDİYOR

Kâhya Yahya, “Çok üstüme gelmesinler, ben ne yaptımsa tek başıma yapmadım; her şeyi anlatırım,” deyince, bilmeden kendi ölüm fermanını imzalamıştı.

Bu sözü sarf ettikten birkaç hafta sonra öldürülmüştü. Böylece birçok sır kendisiyle birlikte mezara gitmişti.

Kazım Karabekir de yıllar sonra yayımlanan anılarında TKP cinayetindeki rolünden söz ederken, “Hayatımla ve namusumla oynadılar,” demişti.

Kâhya Yahya’nın, Topal Osman’ın adını verdiği oğlu Osman ise, “ TKP heyetini babam öldürdü. Ama bunu tek başına yapmadı. Asıl emri veren, bugün herkesin tapındığı biridir,” diyerek, Mustafa Kemal’i işaret etmişti.

Mustafa Suphi ve arkadaşları 28 Ocak’ta katledildiler. Onları Karadeniz’in karanlık sularına gömenler mazlum milletlerin özgürlük hayallerini de dinamitlediler.

Yarın Kara Gün’dür.

Mustafa Suphi, Maria ve yoldaşlarını minnetle anıyor, anıları önünde saygıyla eğiliyoruz.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu