RÖPORTAJ

Tarihçi Mahmut Akyürekli, ‘1925 Şeyh Said Ayaklanması’nın bilinmeyenlerini anlatıyor

Şeyh Said Ayaklanması ve Azadi Cemiyeti hakkında bugüne kadar karanlıkta kalmış bilinmeyenleri, Şark İstiklal Mahkemesi Evrakını ortaya çıkaran tarihçi Mahmut Akyürekli’ye sorduk.

1918 ile 1925 yılları arasında cereyan eden olaylar, Kürt tarihi açısından önemli bir dönüm noktası. Osmanlı’nın yıkılması ardından Milli Mücadele’ye büyük destek veren Kürtler umduğunu bulamadı. Kurulan yeni Cumhuriyet’te Mustafa Kemal, Kürtlere vaat ettiği hiçbir sözü tutmadı.

Sevr sürecinde Kürtler ve Türkler hangi tehlikeye karşı birlikte hareket ettiler? Mustafa Kemal, Kürtlere ne tür vaatlerde bulundu? Lozan’da hangi konularda Ankara hükümeti tavizler verdi? Kürtler neden Hilafet’ten vazgeçmek istemiyorlardı? Yeni kurulan Cumhuriyet’ten umudu kesilen Kürtler, o dönem nasıl bir tavır içerisinde oldu? Kürdistan Teali Cemiyeti ile Azadi arasında ne gibi farklar var? Neden Mustafa Kemal Kürtlere verdiği “özerklik” sözünü tutmadı? Şeyh Said hadisesi nasıl patlak verdi? Ayaklanmada kimler yer aldı ve  önderlik edenler kimlerdi?

Binbaşı Kasım’ın Hatıraları / Şeyh Said Üzerine İfadeleri ile Halit Bey’in Mektupları kitabı Avesta Yayınevin’den çıkan araştırmacı-yazar Mahmut Akyürekli ile 1918-1925 yılları arasındaki süreci ve Şeyh Said başkaldırısının arka planını mercek altına aldık.

İki bölüm halinde yayınlayacağımız röportajın birinci bölümünde; Kürdistan Teali Cemiyeti ile Azadi Cemiyeti’nin kuruluş yıllarında Kürtlerin arayışları ve Şeyh Said başkaldırısının arka planına ilişkin çok değerli bilgiler yer alıyor.

Röportajın ikinci kısmında ise; Şeyh Said olaylarında Alevi Kürtlerin tavrı,  Kürtler arasında bir mit haline gelen “Şeyh Said ile Seyit Rıza arasındaki görüşme”nin aslı,  Koçgiri’den Dersim olaylarına kadar süreçte Kürtlerin hataları, Atatürk’ün Silvan’daki hayali gibi tarihte karanlıkta kalmış bilgileri de bulmak mümkün.

– Türkiye’de Osmanlı sürecinde kurulan Kürdistan Teali Cemiyeti hangi amaçla kuruldu? Osmanlının dağılması ile birlikte Kürt aydınları nasıl bir tavır içerisinde oldular?

1918-19  Mondros’la başlayan mütareke yıllarında Türkiye’de yeni bir süreç yaşandı. Sıkıntılı bir süreçti. Ateşkes ve Paris Konferansı sonrası Türkiye çok sıkıştırıldı. Vilâyat-ı Sitte denilen 6 vilayette Ermenistan kurulmak isteniyordu. Bu Kürtlerin de Türklerin de işine gelen bir durum değildi. Yani Osmanlı Birinci Dünya Savaşı sonrası 1918’li yıllarda, savaşta mağlup olunduğu belirgenleşip, dağılma süreci netleşince, bu iki halk (Kürtler ve Türkler) bir araya gelip ortak bir irade ortaya koymak, beraber hareket etmek istediler. Bugün ki Türkiye’deki Kürtlerin, Türkler ile ya da kurulacak olan devlet ile birlikte Milli Mücadelede aktif rol alma kararları tek taraflı alınmış bir karar değildi. Aynı tarihlerde Güney Kürdistan denilen yani bugünkü Kürdistan Özerk Bölgesi’ndeki Şeyh Mahmud Berzenci de aynı çizgide siyaset yürütmekteydi. Bu siyaset 1923’lere kadar bu şekilde geldi. Neticede Kürtler gerek Türkiye,  gerek Irak, gerekse Suriye’de kaderlerinin Türkler ile bağlı olduğunu düşünmekteydi. Bu nedenle Türk vekilleri, Kürt vekilleri Hasan Hayri Bey, Yusuf Ziya Bey de dahil Kürt aydın ve mebusları, Milli Mücadelede, Mütareke yıllarında, Paris Konferansı sürecinde Türkler ile birlikte hareket ettiler. O dönem için doğru olan tutum da buydu. Çünkü bu iki halkın Müslüman olması, mağlup ve dağılmakta olan bir imparatorluğun bakiyesi, ana iki unsuru olması sebebiyle hedefsel olan gruplardı.

Kürdistan Teali Cemiyeti

Kürdistan Teali Cemiyeti üyeleri ve Seyit Abdulkadir

Doğu Anadolu’daki Vilâyat-ı Sitte denilen 6 vilayet, bugünkü 12 vilayete tekabül ediyor. Mesela bir Bitlis Vilayeti, o zaman Muş, Bingöl, Siirt ve Batman illerini kapsıyordu. Bu 6 vilayet denilen coğrafya, Sivas üzerinden bir hat çizersek güneyden kuzeye doğru, Maraş’tan Çukurova’ya Hatay’a kadar neredeyse bütün Doğu illerini kapsıyordu. Ve bu bölgede Ermenistan kurulacaktı. Kürdistan Teali Cemiyeti’nin kuruluş hikayesi de bununla başladı.

Kürt aydınları, Kürdistan Teali Cemiyetini “Müsatkil bir Kürdistan” kurmak amacıyla kurmadı.  Kürt aydınları, Kürdistan Teali Cemiyeti’nin kurdukları zaman içlerinde Türk aydınları da yer aldı. Kürdistan Teali Cemiyeti’nin kurucu listesinin dördüncü sırasında Sabri Sağıroğlu var, Kemahlı. Daha sonra Ziraat Bankası’nın kurucusu, en azında o zaman Türk münevveri olarak bilinen bir adam. Kürt ve Türk aydınların ortak amacı; Mütareke sonrası bu vilayetlerin Ermenilere verilmesini engellemekti. Kürtler bu bölgede nüfusun çoğunluğunu teşkil ediyordu. Dolayısıyla Türkler de “Kürtler çoğunluk” savını ileri sürerek, Ermenilerin buralarda hak iddialarını çürütme teşebüsündeydi. Bu sırada İngilizlere karşı da Güney Kürdistan’da Şeyh Mahmud Berzenci, Süleymaniye ve Musul bölgelerinde bir faaliyet içerisindeydi. Şeyh Mahmud, İngilizlere karşı mücadelesinde ilkin Osmanlı’dan daha sonra kurulacak olan Türk devletinden –cumhuriyet daha ilan edilmemişti- destek istedi. Onlarda Özdemir Beyi bir gurup milisle gönderdiler. Özdemir Bey Hareketi böyle bir şeydir.

1923’e kadar, yani Lozan Anlaşması metni imzalanana kadar, Kürtler ile Türkler arasındaki ilişkiler ortak hedef ve ortak vatan üzerine inşa edilmişti. Milli Mücadele’nin Türkiye’deki liderlerinin çoğunluğu  Kürt ve Türk olmayan unsurlardan oluşuyordu. Türk olmayan unsurlar diyeceğim, çünkü Milli Mücadelede bir çok liderin etnik olarak Türk olmadıklarını biliyoruz. Daha sonradan Türk kelimesi, Ulus devlette temel teşkil etsin düşüncesi ile sonradan oluşturulmuş isim gibi kurgulandı. Dolayısıyla, Milli Mücadelede Kürt olmayan diğer unsurlar Kürtlerden istifade ettiler. Bu bir vaka. Kürtler de Lozan’a kadar çaresizlik içerisindeydi. Kürtlerin Avrupa’da bir eli ayağı yoktu. İngilizlerin bir desteği yoktu. Fransızların yoktu. Hak iddiasında olan Şerif Paşa’nın Kürtler tarafından tabiri caiz ise kenara çektirildiğini biliyoruz. Çünkü Kürtler o dönemde kendilerine göre haklıydı. Bir hikaye ile oyalanacaklarına dair haklı bir korkuları vardı. Bu hikâye Ermenilerin kurulacak bir ittifakla idealleri tahakkuk edecek Kürtlere ise bir şey verilmeyecek korkusuydu. Avrupa Ülkeleri ve Ermeniler tarafından kullanılmış olmaktan korkuyorlardı. Kürtlerin Türkler ile bin yıla dayanan bir geçmişi vardı. Bin yıl çok uzun bir süre. Şeddadiler, Mervaniler, Selçukiler’den Zengiler dünyanın en adil hükümdarı Selahaddin’in kurduğu Eyübi İmparatorluğu’ndan Osmanlı’ya bu iki halk birlikte yaşamış, birlikte hareket etmişti. Ve başarılı da olmuşturlardı. Bu başarının yeni devlette de devam edileceği düşünülüyoru. Lozan’a giderken işler değişti, Kürt aydınlarının haberdar olmadığı kurucu liderlerin gizli bir ajandası vardı. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının tek amaçları; Ankara’da kurulan meclisin/hükümetin -Hilafete rağmen- muhatap kabul edilmesi ve tanınmasıydı. Lozan’da gizli bir pazarlık neticesinde Türkler, Musul’dan vaz geçti. Kürtler ile düşünülen ittifak ve özgürlükler, özerklikle ilgili bütün hikaye kapatıldı. Dolayısıyla, Kürt-Türk ilişkileri açısında Lozan bir dönüm noktası oldu. Kürdistan Teali Cemiyeti, Lozan ve birinci meclisin feshiyle beraber farklı bir arayışa içine girdi. Bunu sonucu olarak iki halkın gönüllü ittifakı bozulmuş oldu.

– Kürdistan İstiklal ve İstihsal Cemiyeti(Azadî) hangi ihtiyaçtan Kuruldu?

Azadî Hareketi’nin kuruluşu bahsedildiği gibi 1922’lere dayanmıyor. Azadî Hareketi, Kürdistan Teali Cemiyeti’ne mensup entelektüel, aydın kesimlerin Yusuf Ziya Bey, Hasan Hayri Bey dahil olmak üzere Cibranlı Halit Bey’in başında olduğu bir oluşumdu. Bu oluşumu bir yasal cemiyet gibi düşünmemek lazım. Bu yasal cemiyet değildi, bir “ne yapabiliriz” örgütlenmesiydi.  Bu oluşumda Süleymaniye’den insanlar var. Erbil’den Xoşnaw aşireti lideri Nafiz Bey var. Nafiz Bey daha sonra yakalandı ve Şark İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı, serbest bırakıldı, sınır dışı edildi. Simko, bu hareketi destekliyordu. Şeyh Ubeydullah’ın amcazadesi Seyid Taha vardı.

Cibranlı Halit - Vikipedi

Cibranlı Halit Bey

1923’den sonra gerek İran’da gerek Irak’ta gerekse Türkiye’de siyasi mücadele veren, kendilerince bir bağımsız ortam yaratmaya, çalışan Kürtlerin özgürlük arayışında olan aydınları bir araya geldiler. Azadî böyle bir çatı örgüt oldu aslında. Azadî örgütü mensuplarının kısmi listesi dahil Halit Bey’in 5 mektubunun yer aldığı Avesta Yayınlarında yeni çıkan  Binbaşı Kasım’ın Hatıraları kitabında yer verdim. Bu 5 mektup bize 1923’de Halit Bey’in Ankara’da olduğunu, Sabri Sağıroğlu ile görüştüğünü, ikinci grupla görüşmeler yaptığını gösteriyor. 1923 sonunda bile Kürt aydınlarını ümidi hâlâ bir özerkliktir aslında. Lozan Anlaşması, I. Meclis tatil edildiğinde Lozan imzalanmamıştı. İkinci meclise bırakıldı. Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci Meclisi Lozan Anlaşması’nı imzaladı. O saatten sonra devlet Kürtleri ortak olmaktan ziyade vasıl bağlı unsur olarak görmeye başladı bu da Kürtlerin kopmasına sebep oldu.

-Konu daha dağılmadan Birinci Meclis’te Hasan Hayri Bey ve Yusuf Ziya Bey’in Lozan’a ‘Kürtler Türklerden ayrılmak istemiyor’ meyalinde bir telgrafı var.  Bu konuya da değinseniz.

Lozan Anlaşması imzalandığında Kürt-Türk ittifakına taraf olmayan kimse yok. Şeyh Mehmud Berzenci o dönemde sürgüne gönderiliyor, döndüğünde mücadeleye başlıyor. İngilizlerin kendisine vaat ettiği Kürt Krallığı teklifini kabul etmiyor, Türkiye’ye elçi gönderiyor. Bir Osmanlı subayı ve silah talep ediyor. O zaman Erzurum Kongresi yapılmış, onlardan da destek istiyor. Yani Ankara hükümetinden de destek istiyor. Özdemir Bey’i Musul’a gönderiyorlar. 1922’nin sonundan 1923’e kadar Musul’da Şeyh Mahmud Berzenci Kürtler adına, Özdemir Bey de  Ankara Hükümeti adına 10 maddelik bir anlaşma imzalıyor. Güney Kürdistan Misak-ı Milli kabul ediliyor, oradaki Kürtlerle Şeyh Mahmud yönetiminde, özerklik anlaşması imzalanıyor. O belgeleri de bulduk çıkardık. Elimizde Musul meselesi ile ilgili  bir hayli yeni belge var. Bunları değerlendirip Musul meselesi üzerinden Güney Kürdistan, Ankara siyasetini merkeze koyan bir makale yazmayı düşünüyorum. Şeyh Mahmud adına meşhur muallim Refik Hilmi Bey o sözleşmeyle beraber Ankara’ya, Mustafa Kemal Paşa ile görüşmeye geliyor. O esnada İsmet Paşa da Lozan’da. Şey Mahmud Berzenci’nin gönderdiği elçi heyeti; Refik Hilmi ve arkadaşlarını iki ay Ankara’da oyalanıyor, bekletiliyorlar. İki ay Ulus’ta bir otelde kalıyorlar. Lozan Anlaşması yapıldıktan sonra bu görüşmeden vaz geçiliyor. Kürtler o saate kadar yedekde tutulmuş. Yapılan antlaşma hükümsüz kalıyor, kenara konuluyor. Refik Hilmi Bey bir hayli perişanlıkla tekrar Irak Kürdistan’a geri dönüyor. Olaylara tarihsel bakmak gerekir. Dolayısıyla o dönemde Kürtlerin Türkler dışın beraber hareket edebilecekleri başka bir unsur yoktu. Yusuf Ziya, Hasan Hayri Bey hepsi de onu yaptı. Zamana göre doğru olan o idi.  Hayat böyle bir şey; şartlar lehinize olmadı mı bütün samimi ve iyi niyetinize rağmen eyleminiz yanlış olarak yansır.

Devletin kurucularının Kürtlere verdiği sözler vardı. Neydi bu sözler? Özerklik verileceğine dair Amasya Genelgesi’nde söz edilmişti fakat, Amasya Protokolünde kaleme alınmış net ifadeler vardı. Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal  imzasını taşıyan El Cezire tamiminde (1920)  “…Kürtlerle meskun menatıkta ise hem siyaseti dahiliyemiz ve hem de siyaseti hariciyemiz  noktai nazarında tedricen mahalli bir idare ihtasını(kurulması) iltizam etmekteyiz (gerekli görmekteyiz). ….” denmekteydi. O yetmiyor, 1923’deki İzmit iktisat Kongresi’nde yine Mustafa Kemal’in gazetecilerle konuşmasında şöyle demişti: “….Teşkilatı Esasiye(1921 Ana Yasası) Kanunu mucibince zaten bir nevi mahalli muhtariyetler teşekkül edilecektir o halde hangi livanın (vilayetin) ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak  idare edeceklerdir”.

Bütün bunlar anlatılıp Kürtlerin gazı alınıyor, ne zamana kadar? Lozan sürecine kadar. Anlaşma imzalanana kadar. Müzakerelerde karşı taraf özelikle de İngiltere, İstanbul hükümetinde ısrar etmiyor ve Ankara’yı meşru muhatap kabul ediyor. Lozan Anlaşması’nın imzalandığı gün, Ankara’nın   resmi olarak kabul edildiği ve sınırlarının belirlendiği gündür.  Lozan, Türkler açısından bir kuruluş belgesi hükmünde olduğu için önemlidir.. Bugün Türklerin  Lozan’dan kuruluş belgesi olarak  bahsetmeleri bundandır, çünkü Türkiye’nin devlet olarak kabul edildiği ilk uluslararası antlaşmadır…Türkiye’nin sınırlarını belirlenmiştir, Ankara hükümetini tanımıştır; Mustafa Kemal Paşa pragmatik bir liderdir, Lozan’da istediğini aldıktan sonra hemen manevra yaptı. Ondan sonra da Kürtler umduklarını bulamadılar

Kürt aydınları, bu kez Kazım Karabekir’in Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası’nın öncülüğü yaptığı ikinci gruba girdiler. İkinci grupta çok büyük mücadele verdiler. 1923 sonundaki seçime girdiler ve kaybettiler. İşin doğrusu operasyon yapıldı. Malum o zamanki seçimler daha değişik seçimlerdi. Demokratik bir seçimden bahsedilemez. Mesela, Hakkari milletvekili Tunalı Hilmi hayatında Hakkari’yi görmemişti sonrasında da görmedi. Atanmış vekiller ile 1924 Anayasası’nı yapan 2.Meclis böyle bir meclisti. Dolayısıyla Kürtler ötekileşti, dışarda kaldı. Yok sayıldı. Kürtler dışarda kalınca bir huzursuzluk, tedirginlik başladı.

1923 yazından sonra ümitler tamamen tükenince aydınlar Kürt İstiklal e İstih(x)las (kurtuluş) cemiyeti adı altında bir yapılanmaya gittiler. Şimdilerde kısaca Azadî diyoruz.  Kurucularının bu adı kullandığına dair bir malumatımız yok.1923-1924 te’de hücresel yapılanmaydı. İçerisinde Kerküklü İsmail Hakkı Şawez, Süleymaniyeli Tevfik, İhsan Nuri, Kemal Feyzi, Heyderanlı Kör Hüseyin Paşa gibi eski Osmanlı subayları var. Simko, Seyid Taha Cemilpaşazade kardeşler gibi bölgesel liderler Seyit Abdülkadir, Saidi Nursi gibi manevi liderle var.

1924 te Kürt entelektüelleri içerisinde çok ciddi hareketlenmeler var. “Ne yapacağız” diye bir arayış var. 1. Meclis’te Bitlis milletvekili olan Yusuf Ziya’nın Lozan sürecinde ateşli bir şekilde  “….Türk ile Kürt teşriki mesai ederek yaşamazlarsa her ikisi için de akıbet yoktur. Arkadaşlar vaziyeti içtimaiyemiz bunu gösteriyor. Hangisi hangisine ihanet ederlerse ikisi içinde akıbet yoktur”  diyerek savunduğu ittifak düşüncesi bütün Kürt aydınlarınca bir kabul niteliğindeydi. Umutlar Lozan’da heba olunca çaresizlik içinde birlik beraberlikten taraf olan Yusuf Ziya, İstiklala Kurdistan diye bir cemiyet kuruyor. İstiklala Kurdistan, bilinen Azadi Cemiyeti’nden daha önce kuruluyor. Yusuf Ziya kurduğu, “İstiklala Kurdistan” Cemiyeti’ni  bırakıp Cibranlı Halit Bey’in liderlik ettiği -belgelerde en azından öyle görünüyor- Azadi Cemiyeti’ne katılıyor.

Bende Azadi’nin, Seyit Abdulkadir ile ilişkili olduğu kanaati var. Çünkü Seyit Abdulkadir zaten, Azadi’nin içerisinde. O kesin. Halit Bey’in de Seyit Abdulkadir ile ortak hareket ettiğini biliyorum. Ama, liderlik konusunda Doğu’da elbette ki, irtibatı sağlayan Halit Bey’di. Doğu’daki Kürt entelektüellerin başındaydı. İran’da Simko ile Seyit Taha ile diğer tarafta Süleymaniyeli Teyfik, İsmail Hakkı ve diğer aşiretlerle ilişki içindeydi. Bu ilişkiyi de götüren o dönemde sürekli bölgede seyahat halinde olan –onun bütün evrakları da şu an elimizde- Bitlisli Kemal Fevzi’ydi. Kemal Fevzi, Van’a gidiyordu, Erzurum’dan İran’a gidiyordu Simko’yla görüşüyor, Süleymaniye’dekilerle görüşüyordu. Oradan Erbil’e geçiyor, oradakiler ile görüşüyor. Netice itibariyle Kemal Fevzi, bu organizasyonun iletişim ve ittifakını sağlıyordu. İşin başında ise bizim bildiğimiz kadarıyla –şimdilik aksi bir belge olmadı- Cibranlı Halit Bey vardı. Azadi böyle bir örgütlenme. Bu arada Kürdistan Teali Cemiyeti dağıldı. O da ayrı bir hikaye. Kürdistan Teali Cemiyeti’nin kuruluş ve sonraki durumuna bakmak lazım. Kürdistan Teali Cemiyeti Seyit Abdulkadir’in kurduğu bir cemiyetti, Lozan görüşmelerime kadar resmi olmasa da fiili varlığını devam ettirdi. Zaten Hilafet taraftarı muhtariyet yanlısı bir örgütlenmeydi. Şeyh Mahmut gibi tam bağımsızlık düşünmüyordu ta ki Lozan imzalanan kadar, sonra o grupta fikrini değişip Azadi içerisinde yer aldı.

-Azadî Cemeyiti ile Kürdistan Teali Cemiyeti arasındaki fark nedir?

Kürdistan Teali Cemiyeti 1918’de kurulduğu zaman, Osmanlı kanunlarına göre kurulan yasal bir cemiyetti. Ancak, Ankara hükümeti kurulduğunda o dönem kurulan cemiyetler meşru görülmedi. Kürdistan Teali Cemiyeti zaten Paris Konferansı sürecinde bir kargaşa yaşadı. Bağımsızlık yanlısı olan Kürtler özellikle Bedirhaniler, Seyid Abdulkadir ile ters düştüler. Ayrılıp  Kürt Teşkilat-ı İçtimaiye  cemiyetini kurdular. Çünkü Seyid Abdulkadir ile  birlikte olanlar  Hilafete bağlı, Özerk bir Kürdistan istiyorlardı. Bağımsız bir Kürdistan’dan yana değillerdi.Hilafeti bir kenara itmek istemiyorlardı. Seyid Abdulkadir’in bu fikri uzun süre de devam etti. Ankara hükümeti kurulduğunda da devam etti. Seyid Abdulkadir ile irtibatı olan bütün Kürdistan Teali Cemiyeti mensuplarında aynı düşünce vardı. Cibranlı Halit Bey’de de bu vardı ki, 1923’de Ankara’ya gidip bazı görüşmeler yapmaya çalıştı. Lozan sürecinde ne yapılabilir bundan sonra nasıl çözüm üretiriz babında. Dolasıyla bağımsız bir Kürdistan’dan ziyade Kürdistan Teali Cemiyeti’nin kafasındaki düşünce, özerk bir Kürdistan’dı. Ama Ankara’da kurulan hükümet Lozan’ı imzaladıktan sonra işler değişti 1924 te Hilafet kaldırılıp yeni Ana yasa kabul edilince,  özerklik taraftarı Kürtlerin hayalleri suya düştü.

Koçgiri olaylarınında altında biraz bu yatıyor. 1920’de Koçgiri olayları olduğu zaman, ilk olay basit bir eşkıya takibi gibi gözükür. Sonra Alevilere karşı bir operasyona dönüşütü. Halkın bir tepkisi oldu. Fakat, daha sonra Ali Şêr gibi, Kürdistan Teali Cemiyeti ile ilişkisi olan bir aktör işin içine girdi. Haydar Bey ile beraber. O zaman da Muhtar bir Kürdistan talebi ile ortaya çıkıyorlar. Zaten, Ali Şêr’in bir talebi var. Kendisi başta olmak üzere Dersimli birkaç aşiret liderinin de imzasıyla “Nefsi Zara başta olmak üzere Mümtaz(özerk) bir vilayet kurulsun, Valisi Kürt olsun” şeklinde Ankara’ya ültimatom veriyor. Talebinde fazla da bir şey yok aslında, kısmi bir özerklik istiyor. Ali Şêr, Kürdistan Teali Cemiyeti üyesi dolayısıyla,Hilafet taraftarı umudunu birazda oraya bağlamış tıpkı Şeyh Mahmud Berzenci gibi. Ankara hükümeti 1920’de Yunanlara karşı Kurtuluş Savaşı’nda asker toplamaya çalışırken Ali Şêr buna engel oluyor. Ve engel olur iken de, Dersim Ovacık’ın Çirpazin Nahiye Müdürüne, Refahiye’de Şadıllı aşiret reisi Paşo ve Dersim’de birkaç aşiret reisine mektup gönderiyor. “Ankara hükümeti Hilafete karşıdır. Bunlar İttihatçıdır, Hilafete isyan ediyorlar. Halifeyi istemiyorlar. Onun için bunlara asker vermeyin” diyor. Yazının altına da Hilafet Ordusu Müfettiş-i Umumisi Ali Şêr Efendi imzasını atıyor. Bunun sebebi şu; Kürdistan Teali Cemiyeti’nin politikası Hilafete bağlı olmak.  Ali Şêr de cemiyet mensubu aynı istikamette politika güdüyor.

Fakat İkinci Meclis 1924’de yeni Anayasa ile Hilafeti kaldırılınca, Şeyh Said’e istinad edilen, -fakat ben onun öyle olduğuna dair bir vesika bulamadım halk arasında şöyle bir söylem var- ben de öyle dediğine inanıyorum: “Kürtler ile Türkleri birbirine bağlayan bağ İslam idi. O da gitti. Mustafa Kemal onu kesti” mealinde. Dolayısıyla bizim bir bağımız kalmadı demeye getiriyor.  Ayaklanma öncesi vaazlarında bu tabiri kullandığını biliyoruz.

“Lozan’da Musul ve Hilafet gizli pazarlık konusuydu”

Hilafet, Kürtler açısından bir bağlayıcı unsurdu. Türkler açısından demiyorum. Türkler açısından öyle olsaydı, Hilafeti kaldırmazlardı. Hilafetin kaldırılması belki de Lozan’da gizli pazarlık konusuydu. Musul ve Hilafet. Bu iki konu bana göre, gizli bir pazarlık konusuydu. Çünkü İngilizler Hilafet silahını Türklerin elinden almak istiyordu. Hindistan sömürgeydi malum. Afrika vesaire, birçok İslam ülkeleri sömürgeleriydi. Bütün Arapları Osmanlı’ya karşı kışkırtmıştı. Hepsine bağımsızlık kazandırmıştı ama, bütün Ortadoğu İngilizlerin himayesindeydi. Bu kadar İslam aleminin kontrolünü elinde tutan bir ülke, Hilafetin başka bir yerde olmasını istemezdi. Ankara, Hilafet gibi çok ciddi bir müesseseyi neden kurban verdi? Hilafet çok güçlü bir silahtı bir devlet için. Ankara’nın bu vazgeçişi İstanbul hükümetine karşı kabul edilmesini sağladı. Osmanlı hükümeti gidiyor, yerine Türkiye hükümeti geliyor. Yani bir varlığın onayı. Türkiye’nin varlığının kimliğinin Lozan da uluslararası onayıdır bu, onun için Hilafet be(r)del olarak verildi…

Kürdistan'ı dört parçaya bölen anlaşma: Lozan – Rojeva Kurdistan

“Hilafetin kaldırılmesından tek rahatsız olan grup Kürtlerdi”

Hilafetin kaldırılmasından tek rahatsız olan grup Kürtlerdi ve Türkiye’deki sayıları mahdut İslamcılardı. Kürtler, bu yüzden tepki göstermeye başladı. Kürdistan Teali Cemiyeti hikayesi, Hilafete bağlı Muhtar bir Kürdistan kurmaktı. Kürt aydınları ve milletvekillerinin I. Meclis’te hesabı Türkiye sınırları içerisinde özerk bir Kürdistan’dı. Fakat 1924’de bu hikayelerin hepsi bitince özellikle asker kimlikli olan Kürtler öne çıktılar. Azadi böylece ikmal oldu.

“Saidi Nursi Azadi içerisinde olabilir”

Bu arada 1924’ün sonuna doğru bir hesaplar yapıldı. Bizim şu ana kadar yaptığımız çalışmalarda, elimize geçen evrak ve kanaatimiz odur ki Seyit Abdulkadir, Azadi örgütü ile ittifak içindeydi. Muhtemelen Said i Nursi de bunun içinde. Onunla ilgili de bazı yeni vesikalara ulaştık. Şu an tensik ediyorum. Daha net bir sonuca ulaşmadım. Çünkü Saidi Nursi o dönem 1924’ün sonunda bölgeye geliyor. 1924’ün yine sonunda İstanbul’da Şeyh Said’in oğlu Şeyh Ali Rıza ve Seyit Abdulkadir ile görüşüyor. Bütün bunların hikayesi şu; Seyid Abdulkadir Türkiye’nin vereceği muhtarlıktan ümidini kesmiş, Kürtler ümidini kesmiş, Azadi’nin de Doğu’da bir örgütlenmesi var. Bitlisli Hacı Musa Beyi (Hoyti) yine Bitlisli Yusuf Ziya, Cibranlı Halit Bey, Bingöl’de Nahiye Müdürü Tahir Bey, Şeyh Said var. Bölgede bir kaynama var. Meclis’te ikinci gruba dahil olan Hasan Hayri Bey ve diğer bazı milletvekilleri Diyarbakır’da Cemil Paşazadeler hepsi beraber hareket ederek, bir örgütleme çabasındalar veya gizlice örgütlenmişler. Bu örgütlenmenin Halep ile de bir irtibatları var. Hilafet Cemiyeti ile. Osmanlı prenslerinden Prens Selim Beyrut’tan Halep’e gelmiş. Orda bazı çalışmalar yapılıyor. Neticede anlaşılan Seyit Abdulkadir’in 1925’in dört veya beşinci ayında -kimileri Newroz diyor o biraz ütopik, mitolojik kalıyor-  karın kalkmaya başladığı bir zamanda Şemdinli coğrafik olarak çok uygun, bölgede yerli olmayan asker çok az ve oradan bir isyan başlatılması planlanıyor. Güney Kürdistan’ın iştirak etmesi sağlanacak. Simko ile konuşulmuş. Şeyid Taha ile Seyit Abdulkadir’in arası iyi olmamasına rağmen, onunla konuşulmuş. Bir mutabakat var. Halit Bey ile hazırlık yapılmış. Ordunun içinde Kürt subaylar hazırlanmış. Kısaca ayaklanma için alt yapı hazır gibi görünüyor.

Bediüzzaman Said Nursi Eserleri | idefix

Saidi Nursi

Ancak Yusuf Ziya Bey’in Beytüşşebap’ta subay kardeşine yazdığı şifreli bir telgraf planları alt üst ediyor. Gelişen bazı olaylar var…

1924’ün sanırım 9’uncu ayında Yusuf Ziya’nın kardeşi Ali Rıza’nın içinde olduğu bir birlik Beytüşşebap’a gönderiliyor. Nusayriler ’in yaptığı ayaklananın bastırılması için. Birlikteki askerlerinin çoğu Kürt. O dönemde Osmanlı’dan miras kalan bir gelenektir, Cumhuriyetin ilk yıllarında da uzak vilayetlerden asker göndermeye imkan yok. Hemen komşu vilayetlerden Van’dan Muş’tan toplanıp gönderilen alayın eratı ve subayının çoğu Kürt. Bu alayın içerisinde daha sonra Ağrı’da göreceğimiz İhsan Nuri Paşa da var. Yusuf Ziya, o alayda görevli olan kardeşine şifreli bir telgraf çekiyor. (Tabi o telgrafın hâlâ elimize geçmediği için mahiyeti ve muhtevasını çok bilmiyoruz.) Bu telgrafta Yusuf Ziya kardeşine şifreyle “harekete geçin” mi dedi, ya da onlar mı öyle anladı bilemiyoruz. Beytüşşebap’ta telgrafın ardından, Yusuf Ziya’nın kardeşi, Ali Rıza,  İhsan Nuri ve ona yakın Kürt subaylar 300’e yakın Kürt asker silahları ile beraber firar ediyorlar.  Bu olay Ankara’yı “Bölgede bir şeyler oluyor” diye uyandırdı. O sırada bölgeden Ankara’ya bazı istihbaratlar da gidiyor, bazı kişiler tarafından mektuplar yazılıyor, raporlar veriliyor.  Bunlardan biri de eski Genç mebusu Hamdi Bey’dir. Ankara gözetliyor tabi. Seyit Abdulkadir Bey İstanbul’da kontrol altında. Seyit Abdulkadir Osmanlı’nın son dönemlerinde ve yeni devlet kurulduktan sonra da Ankara’nın şüpheyle baktığı bir kişiydi. Çünkü her şeyden önce müthiş bir Hilafet taraftarı. Ankara’nın bu işine gelmiyor. İkincisi Kürdistan Teali Cemiyeti’nin kuruluş amacı belliydi ama, hem Kürt milliyetçis hem de Hilafet taraftarı bir adam. Sürekli Seyit Abdülkadir İstanbul’da MAH(zamanın istihbarat teşkilatı) ve emniyet tarafından kontrol ediliyor.

Bitlisli Yusuf Ziya Bey

– Beytüşşebap olayı sonrası neler oldu? Bu hadise Azadi Cemiyeti’nin planını nasıl etkiledi?

1924’de Beytüşşebap hadisesi sonrası Yusuf Ziya tutuklandı. Şeyh Said’in yanına gidip geldiğine dair bilgiler var. Şeyh Said hakkında da bazı iddialarda gündemde. Ve Yusuf Ziya tutuklandıktan sonra, Şeyh Said de ifadeye çağrıldı. Şeyh Said “yaşlıyım” deyip  ifadesinin talimatla Hınıs’ta alınmasını istiyor. O dönemde Hınıs Kaymakamı Kürt. Kaymakam talimat yoluyla ifadesini Hınıs’ta alıyor. Bu ifadeyi verdikten sonra Şeyh Said tedirgin oluyor. Çünkü Yusuf Ziya yakalanmış. Yusuf Ziya’nın yanı sıra kardeşi, damadı Faik Bey ve Hacı Musa Bey yakalanmış, içerdeler.  Kısacası Yusuf Ziya’nın bir eylem planı içerisinde olduğuna dair Ankara’nın bir kanaati var. Bu yüzden tutukluyorlar.

Muhtemelen Yusuf Ziya, çözülüyor içerde. Ve Cibranlı Halit Bey de dahil birçok kişinin ismini veriyor. Hacı Musa Bey’in adını veriyor o da tutuklanıyor. iki ay sonra Cibranlı Halit Bey, Kolağası Kerim Bey, Hesananlı Halit Bey’in tutuklanması kararı çıkıyor. Bunlar hepsi Osmanlı Hamidiye’den yetişme subaylar. Doğu’daki Kürt aydınları tek tek içeri alınıyor. Bitlis Divan-ı Harb’a sevk ediliyor. Hacı Musa bir şekilde oradan çıkıyor. Hacı Musa’nın geçmişte Mustafa Kemal Paşa ile özel bir ilişkisi olduğunu biliyoruz. Çünkü 1916’da Mustafa Kemal Paşa 16’ıncı Kolordu Komutanı sıfatıyla Silvan’a geldiği zaman Ruslara karşı Kafkas cephesine gönderilmiş güçlerin başında. Bir buçuk yıl kadar Silvan’da kalıyor.  Hacı Musa Bey’in de kurduğu sivil direniş kuvvetleri var. Çok ciddi mücadele yürütüyor. Buna dayalı bir ilişkileri var. Erzurum Kongresi’ne gitmemesine rağmen üye kabul edilmiş ve Sivas Kongresi’ne de üye yazılmış. Ama Hacı Musa mı -günahını almak istemem. Allah bilir onu- ifade verdi, yoksa Yusuf Ziya mı? Biri çözüldü ama hangisi veya her ikisi de . Çözülmeden sonra Cibranlı Halit Bey alındı. Şeyh Said de ifade verdikten sonra huzursuz oldu. Şeyh Said, İstanbul’dan gelen oğlu Ali Rıza ile Tekman’ın Şuşar bölgesinde görüştüler, bir istişare yaptılar. Yavaş, yavaş vaizler vere vere, sanki normal bir irşada çıkmış gibi insanlar ile görüşe görüşe Karlıova’da Göynük’e geldi, oradan Çabakçur’a, Genç’e geçti. Oradan Lice, Hani derken Piran’ a(Dicle) kadar gitti. Piran’da Şeyh Abdürrahim’in  evi vardı. Şeyh Abdürrahim 1916 Rus Harbi’nde muhacir olarak gittiği Piran’a yerleşmiş, orda da evlenmişti. Aile geri döndüğün de o Piran’da kalmıştı. Piran’da da 13 Şubat’ta malum hadise oluyor. O hadiseye çok girmeyelim.  jandarma geliyor, birkaç mahkum var, onları istiyor. O da jandarmaya mahkumu teslim etmiyor. Ve hadise patlıyor, bir anda Şeyh Said kendini olayların içerisinde buluyor.

I. Bölümün sonu

Devam edecek…

Mahmut Akyürekli kimdir?

Öğretmen Okulu’ndan mezun olan Mahmut Akyürekli, 1983 yılında Fırat Üniversitesi Tarih Bölümünü bitirdi. 1985 yılında yüksek lisansını yarım bıraktı ve on yıl sürdürdüğü öğretmenlik mesleğine de son vererek serbest hayatı tercih etti. 2010 yılında akademik çalışma ve araştırma alanına dönerek Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde yüksek lisansını tamamladı. Yüksel lisans tez konusu olarak seçtiği Dersim Olaylarının Sebep ve Sonuçları (1937-1938), Dersim Kürt Tedibi (1937-1938) adıyla kitap olarak yayımlandı.
Şark İstiklal Mahkemesi (1925-1927), Gerekçe ve Hükümleriyle Şark İstiklal Mahkemesi Kararları (2 cilt), Koçkiri Kırımı (1920-1921), Kürtle’le Türkler Bin Yıllık Geçmişin Kısa Tarihi adlı çalışmaları kitaplaşan Akyürekli’nin muhtelif gazete ve dergilerde makaleleri de yayımlanmıştır.

Serpil Güneş – BasNews

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu