Kadir Amaç

Tanrıyla Yarışan Kapitalizm

Konuya şurdan başlamak daha hoş geliyor bana: Her medeniyetin tarihi bir ajandası ve her medeniyetin bir içyüzü vardır. Fransız düşünür Albert Camus, 1946 yılında “Ne Kurban Ne de Cellat” adlı makalesinde şöyle diyordu: ”17. yüzyıl, matematiğin çağıydı, 18. yüzyıl doğa bilimlerinin, 19. yüzyıl ise biyolojinin çağıydı. Bizimkisi, yani 20. yüzyıl ise korkunun çağıdır.”

Bu anlamda, post-modern insanı ve küresel çağı anlamak için Fransız devrimini, İngiliz sanayi devrimini, sömürgecilik ve dinler tarihini filozoflardan öğrenmenin en doğru yöntem olacağını düşünüyorum. Filozofların düşünce fakültesine öğrenci olmayan hiç bir aydın; ne Alman ahlakçı sosyalistlerini, ne Fransız komünistleri, ne Rus bolşeviklerini, ne İngiliz liberallerini ve ne de post modern düşünceleri kavrayabilir.

Evet, ne ”tarihin sonu”na geldik ve ne de ”medeniyetler çatışması”nı yaşıyoruz. İnsanlık ailesi imparatorluktan ulus devlete, ulus devletten emperyalizme, ordan da kapitalist sisteme geçti ve şimdilik ise Küreselleşmeye evrildik.

 Evet, bu çağ kürselleşme çağıdır. Artık her şey çok daha yeni ve her şeye çok daha hızlı ulaşıyoruz. Evet, insanlık gezegeni hiç bir uygarlık döneminde bizim içinde bulunduğumuz medeniyet gibi, tekdüze bir yörünge üzerinde ya da düpedüz bir siyasal antagonizma üzerinde alinasyonalizme(yabancılaşma) uğramamıştı! İşte bu çağın adı ”küreselleşme”dir. Peki ne yapacağız? geriye dönüş ve yeniden ilk atalarımızın ilkel ve ekolojik yaşamına dönmemiz mümkün mü?

Çağımızın en iyi ekoloji filozoflarından biri gösterilen Murray Bookchin; ”yeniden ilk atalarımızınki gibi geriye dönmenin” mümkün olmayacağını bize söyler.?

”Toplumsal Ekoloji” ismini verdiği ve sistematik düşüncelerinin en geniş şekilde yer aldığı “Özgürlüğün Ekolojisi” adlı kitabın yazarı  Murray Bookchın, PKK lideri Abdullah Öcalan’ı derinden etkilemeyi başarmış Amerikalı  düşünür,  yazar ve bir filozoftur. Ancak, Kürdistan’da bir düzine siyasetçi ve yazar dışında Kürt halkı tarafından hemen hemen hiç tanınmıyor ve fikirleri de Kürd yazarları tarafından hiç tartışılmadı.

Murray’ın ”Ekolojik toplum” isimli kitabı ve ”Belediyecilik ve Konfederalizm” isimli kavramsallaşması ve üzerinde bir dizi çözümlemeler yaparak, PKK ve HDP’ye öneren kişi, PKK lideri Abdullah Öcalan olmuştur. Abdullah Öcalan, Murray’ın ”Ekolojik toplum” isimli eserinden ilham, ”Belediyecilik ve Konfederalizim” kavramsallaşmasını ödünç alarak  ve Neo-Marksit düşünceleriyle bilinen Immanuel Wallerstein’in ”Tarihsel Kapitalizm ve Uygarlık” isimli kitabından geniş bir alıntı yaparak PKK’nin yeni siyasi paradigmasını inşa edecekti. Öcalan, bu fikirlerin Kürt toplumunda ve işgalçi devletlerin tebasında küme küme, bölük bölük, fırka fırka ve dalga dalga sosyalleşmesi için HDP isimli bir partinin kurulmasını önerecekti. 

Bu noktadan hareketle, Murray’ın ”ekolojik toplum” teorisini ana hatlarıyla, kısaca okurların düşünce atlasına sunmaya çalışacak ve ara bölümlerde ise, Murray ile bir dizi tartışmalar yürüteceğim.

Murray Bookchin, ”Özgürlüğün Ekolojisi ” adlı baş yapıtının hemen giriş bölümünde, geleneksel ve modern dönemlerin sosyalizmine çok güçlü eleştiriler yöneltir. Bookchin, öncelikle sosyalistlerin kapitalizmin yenilikçi düşüncelerine, rasyonel ve gerçekçi yanıtlar veremediklerini, bunun yerine ideolojik saiklerle hareket ettiklerini ve onun tabiriyle ”tıpkı Kızıl Ekim’i takip eden çoşkulu yaklaşımlar gibi yanlış” bulduğunu ifade eder.

Sosyalistlerin, birinci ve ikinci dünya savaşları dönemlerinde kapitalist sistemin hangi safhasında olduklarını bilmediklerini ve bugün de aynı şekilde bilgisiz olduklarını; ”Can Çekişen Kapitalizm”, ”Çürüyen Kapitalizm”, ”Ölen Kapitalizm” gibi solaganların ”büyük bir kendini aldatma” olduğunu söyler.

Murray, yukardaki konuyu şu sözleriyle bağlar: ” Hoşunuza gitsin ya da gitmesin, bugünkü kapitalizm, maddi açıdan çok dayanıklıdır-ki bu, sosyalistlerin artık azami bir açık yüreklilikle yüzleşmesi gereken bir gerçektir. Ve biz kapitalizmin önümüzdeki yıllarda hangi biçim ve özelliklere sahip olacağını henüz bilmiyoruz”  1-  (Syf 13)

”Devletler ne şekilde çabalarsa çabalasın, sonunda bir kapitalist sisteme dönüşecek” tezini ileri süren ve aynı zamanda Öcalan’ın kendisine ”öğretmenim” dediği Immanuel Wallerstein’in,”Tarihsel Kapitalizm ve Uygarlık” eseri Murray’ın ”Özgürlüğün Ekolojisi” yapıtıyla büyük bir çatışma yaşayacaktı.

Bookchin, modern ”Kapitalist Devlet” meselesinde Immanuel Wallerstein gibi düşünmüyordu. Çünkü, Murray Bookchin, kapitalist sistemin artık krizlerini çok rahat bir şekilde atlatabilecek yetkinliğe ulaştığını, sistemin, eski dönemin özelliklerine benzemeyen yeni bir tarihsel döneme girdiğini ve bu yeni sistemin özelliğinin “krizsiz kapitalizm” olduğunu hatırlatıyordu.

Birincisi, Post-Modern toplumda, her birey kendini, istediği ve dilediği kimlikle tarif edebilir. İkincisi, post-modernistlere göre, uğrunda mücadele edilen ideolojiler “ölmüş”tür. Post-Modernizm, sınıf çözümlemesine ve sınıf mücadelesine şiddetle karşı çıkar, doğrudan küresel ve seküler düzeni benimser. Bookchin de, post-modernistlerle bir çok konuda aynı şeyleri düşünür.

Bookchin haklıydı! Çünkü sosyalizm Rusya, Yugoslavya ve Çin’de üç büyük fırsat yakaladı ve hiç birini değerlendiremedi, hiç bir toplumu mutlu edemedi ve çok kötü şekilde kapitalist sisteme yenildi. Eğer kapitalizimle rakabet etme şansını kaybetmemiş olsaydı, daha az sömürü olacaktı, daha az savaş çıkacaktı, doğa daha az zarar görecekti ve dünya kaynakları daha az tükenecekti.

Örneğin yılan, büyümesinin durmaması ve kendine daha fazla alan açmak için  belirli süreler içinde yılda en az iki defa derisini değiştiriyor. İşte Kapitalizm de tıpkı yılan gibi kendi derisini hep yeniledi ve kendini hep yenilemeye devam edecek gibi. Ben bu duruma Diyalektik Kapitalizm ismini veriyorum!

Murray’ın yukardaki ifadelerine katıldığımı belirtmek istiyorum. Evet, karşımızda ışık hızıyla ilerleyen bir kapitalizm var! Öyle ki; nefeslerimizi kesen ve Tanrı’yla yarışan bir kapitalizm var! Kapitalizm sadece ekonomi değildir; hakeza toplumsal bir realitedir, bütün dinleri ve bütün ideolojileri nakavt eden rakipsiz bir sistemdir. Günümüzün Post-Modern akılcılığına karşı mağlup olmuş ideoloji ve dinlerin antika düşünceleriyle ve sloganlarıyla kapitalizmin ürettiği kötülükleri iyiliğe çevirmeleri şimdilik  mümkün görünmüyor.

Çünkü Ortadoks solcuların, Neo-Marksist solcuların, radikal solcuların ve siyasal İslamcı hareketlerin yeterince yüzleşmekten korktukları ya da zorlandıkları gerçek; post-modern kapitalizmdir.  Oysa ki bugünkü kapitalizm) yüz yıl önceki kapitalizm gibi, vahşi ve kaba değildir! Kendini sürekli yenileyen bir sistemdir.

İkincisi, yüz yıl önceki kapitalizmin sloganı ”büyü ya da öl” ve bugünkü kapitalizmin sloganı ”Serbest Piyasa” Yani kapitalizm artık en basit deyişle satış ve alış işleriyle uğraşmıyor! Tüm zamanların en iyi ideolojisi olduğunu rakiplerini mağlup ederek gösteriyor. Modern hayatın ve modern insanın her alanına hükmediyor; her insanı, her toplumu, her düşünceyi, her dini etkisi altına alıyor ve bahs (söz) konusu ettiğim bu kategorilerin hepsini kendine bağımlı hale getiriyor ve bu bağımlılıktan insanlık ailesinin çok önemli bir bölümü, şimdilik,  memnun görünüyor.

Yeri gelmişken tartışmamıza katkı sunacağını düşündüğüm şu meseleye de kısaca değinmek istiyorum: İslamcı hareketlerin de, Ortadoks ve Neo-Marksistler gibi, kapitalist düşünceye körükörüne düşmanlık beslediğini, onu araştırmadan, gözlemlemeden, okumadan ve anlamadan ve onun argümanlarına, rasyonel ve gerçekçi yanıtlar vermek yerine, duygusal sloganlara sarıldıklarını gözlemliyoruz.

Evet, İslamcıların da tıpkı sosyalistler gibi; kapitalist-sekülarist felsefeyi tanımadan ve anlamadan ona düşmanlık yaptığından söz ederken, aslında şunu demek istiyorum: Ortadoks sosyalizm, zenginlerin her fikrini ve eylemini ”sömürü”, Müslüman toplumlar da Yahudi ve Hiristiyanların her inancını, her düşüncesini ve her pratiğini ”kafir”lik olarak görüyor.

Özellikle Seyid Kutup, Mevdudi, Hasan el Benna ve Humeyni Amerika’nın ”şeytan”, Batı’nın ”kafir” ve ”kapitalizm İslam”ın düşmanı olduğunu düşünüyordu. Doksanlı yılların başlarında İslam Dünyasında her ne kadar bir dizi liberal İslam düşünürü, ”Batı ve Kapitalizm” üzerine ciddi okumalar, araştırmalar ve anlama gayreti içinde olsalar bile, İslam Dünyasının Batı algısını değiştirmekte etkili olamadılar.

Şöyle devam edelim: HZ. Muhammed, ”İlkel” ve ”bedevi” Araplara o dönem için en mükemmel öğretiler vaaz etti. Keza Marks, kendi döneminde beynelminel fikirler ortaya attı. ‘Marks, iyi bir insan ve iyi bir düşünürdü. Ve kısa bir süre içinde bu iyi insanın fikirleri bütün yerküreye dalga dalga yayıldı. Ancak, bugün dünyadaki sol hareketlerin büyük bir bölümü marjinaldir, realiteye aykırıdır; arabesk takılıyor, canı sıkılıyor, çalışmıyor, aylak aylak dolaşıyor, zenginlerin parasını hesaplıyor, miskinlikten dolayı zenginlere öfke duyuyor, toplumdan değer görmüyor ve değer gördüğü tek adres Kürt siyaseti!  

Konu arasında sevgili okurlarımla şu duygumu paylaşmak istiyorum: Eğer bugün, Muhammed peygamber ve Marks yaşamış olsaydılar, Kürtlere haksızlık eden taraftarlarına büyük bir öfke duyar ve Kürtlerin mustakil bir devlet olması için her türlü fedekarlığı severek yaparlardı.

Konumuza kaldığımız yerden devam edersek Murray, Alman devlet teorisyeni ve ”diyalektik idealizm”in kuruyucusu Hegel ve Fichte’nin iki yüz yıl önceki doğayla ilgili çözümlemelerinden, Friedrich Engels tarafından geliştirilen ”Diyalektik Materyalizim”, Rus Anarşist Kropotkin’nin ”karşılıklı Yardımlaşma” eserinden ve ”Avrupa Aydınlanması”nın en önemli filozoflarından biri olan Voltaire’nin aşağdaki sözlerinden ilham alarak; modern insanlığın birbirlerine ve doğaya yaptığı kötülüklere ve yabancılaşmaya karşı net bir çözüm arayışı içindeki çabasını ”Diyalektik Doğalçılık” ismiyle duyuracaktı: ”Dört ayak üzerine düşemeyiz, düşmemiz de gerekmez. Bu mirası ister nimet isterse lanet olarak görelim, ayaklarımız üzerine duruyor ve aklımızı ve parmaklarımızı kullanıyoruz diye doğal evrimin ürünleri olmaktan çıkamayız.” 2-age  Syf 430

Murray, ”Özgürlüğün Ekolojisi” adlı baş yapıtında, doğayla yeniden barışabilmenin ve doğal bir toplumu inşa etmenin yollarını ilkel toplumları, ilk tarım toplumunu, yazı öncesi dönemi, ilk hiyerarşi ilişkilerini, üretim araçlarını, sınıf çatışmasını, ütopyacıları, Alman idealistlerini, anarşistleri ve Neo-Marksist düşünceleri incelemekle başlar ve bu konular üzerinde çözümlemeler yaparak, yeni bir özgürlük reçetesini sunmaya çalışır.

Doğayla modern insanın ilişkilerinin daha kapsamlı eleştirel bir analizi için daha önceki insanlık ailesinin, bilimsel ve toplumsal deneyimlerinden yararlanmayı, doğa ile modern insanın arasında yaşanan çelişkileri, geleneksel bilimlerin olguları ”parçalara bölme” yönteminden vaaz vazgeçmemiz gerektiğini ve olguları, parçaları ve birbirleriyle ilişkilendirip bir bütün içinde görme zaviyesini önerir.3- age: (Syf80)

Murray, ilerleyen bölümlerde Doğanın yalnız bir yaşam habitatı olmadığını; kehanetleriyle insanlara nesihat verdiğini, oluşturduğu kamuflajla insanlık ailesinin güvenliğini sağladığını, insan topluluklarına ayak izlerini ve çok şeyleri anlatan ve mesaj veren hatıralar bıraktığını, bitki ve hayvanlarıyla insanlık ailesini cömertçe beslediğini ve ”hak yükümlülükler ağına dahil edilen bir katılımcı” olduğuna dikkat çeker. 4-(age:Syf 122)

Bookchin, varoluşçu fikirleriyle bilinen Martin Buber’in ”ben-sen” ve ”ben-o” ilişki diyalektiğini esas alarak ”öze dönüş” üzerine kurduğu diyalog felsefesini modern dünyaya doğallaşmayı ve doğal toplumsallaşmayı önerir.

Yazar, yazı öncesi toplumlarda kabileler ve toplumlar arasında hukuksal bir sözleşmenin ve otoritenin olmadığını söyler.  Şahısların veya toplumların sürekli ”kandırılma korkusuyla yaşadığında, başkalarını da düzenli olarak kandırmaya başladığına, sonunda bunun bilerek ve açık bir utanmazlıkla” yapıldığına dikkat çeker. Dolayısıyla, ”Cimrilik” ve ”Kandırılma” meselesinin asıl sömürülmenin başlangıcının bu burjuva monadı üzerinde geliştiğini ve ”alıcı ve satıcı ilişkisinde ve bu ilişkinin” ilk sözleşmeyle cisimleştiğine işaret eder. 5- AGE:Syf 434-436)

Aslında ”cimri” ve ”çömert” kavramları üzerinde yoğunlaşmak lazım. Bana göre, insanın ilk ontolojik Cimrilik-kapitalist eylemi Kabil ile ve insanın ilk ontolojik çömertlik sosyalist eylemi Habil ile başlar. Ali Şeriati, ” İslam ve Bilim” adlı eserinde Habil’i ”emeğin”, Kabil’i ise ”sermayenin” temsilcisi olarak formüle eder.

İnsanın fıtratında cimrilik ve cömertlik hasletlerinin olduğunu bilmemiz gerekiyor.(bilim ve teolojik olarak) İnsan sosyalitesinde zaman zaman cimriliğin ve zaman zaman da cömertliğin baskın geldiğini görebiliyoruz. Bu durum biraz da, şartlara ve eğitime bağlıdır. Dolayısıyla insan bu iki fıtri özelliğini eğitirse, cömertlik meziyetini daha fazla insanlığın yararına armağan edebilir.

Murray’ın üzerinde titizlikle durduğu konulardan biri de ”Hiyerarşi” ve ”Devlet” kavramlarıdır. Yazar, bu her iki kavrama yeni bir epistemoloji ve yeni bir metodoloji kazandırma çabasını içindedir. Ona göre, bu her iki kavramın bazı çevreler tarafından bilinçsizce kullanıldığı, hiyerarşi ve devlet kavramının aynı anlama gelmediğini şu sözleriyle özetler. ”Hiyerarşi ortaya çıktığında henüz ne ekonomik sınıflar, ne de devlet yapıları vardı, ne de insanlar sistematik olarak sömürülüyordular.”6- age:Syf 74)  

Kaanatimce Muray isabetli bir tespit yapmıştır. Çünkü ilk insanın çocukları egemenlik için kavga ederken, henüz bir devlet ve bir hiyerarşi yoktur. İslam teolojisinde Habil, kardeşi Kabil’e şöyle demişti: Sevgili kardeşim, yönetimi, yönetmeyi ve mülkiyeti, adalet ve hukuk karinesiyle birlikte belirlemeliyiz. Kabil: hayır dedi! Ben seni yönetmeye ortak edemem; ancak sen benim verdiğim kararlara itaat edersin. Habil, kardeşi Kabil’e şöyle karşılık verdi: Sevgili kardeşim, düşüncelerinizi çok kibirli ve mustekbirce buluyorum. Eğer sevgili babamız bu diyaloğumuzdan haberdar olursa, mutlaka seni sevgiye ve adalete davet edecektir. Böylece Kabil, egemenliğini kardeşi Habil’le ortak paylaşmamaya karar verdi ve sonra onu gizlice öldürdü!

Hiyerarşi ve devletin kötü bir şey olduğunu düşünen ve buna şiddetle karşı koyanların öncelikle dönüp kendi liderlerinin otoriresini, örgüt ve partilerin hiyerarşi yapısını sorgulamaları, isyan etmeleri ve bir fikir mücadelesini vermeleri gerekmiyor mu? Demokratikleşmeyi liderlerinden başlatabiliriz. Örneğin, liderlerin yetkilerini tabandan kontrol edecek halk meclisleri, ya da kongreler ya da evrensel hukuk felsefecilerin belirleyeceği  kurallara göre, daha ekolojik ve daha demokratik bir görüş ortaya konulamaz mı? Hiyerarşi ve devlet karşıtı olan siyasi hareketlerin içine düştükleri en derin mistifikasyon sanırım budur.

Murray Bookchın’in hiyerarşi sözcüğünden asıl asıl söylemek istediği, şey şudur: ” Hiyerarşi sözcüğüyle, yanlızca sınıf ve devlet terimlerinin uygun bir şekilde sembolize ettiği ekonomik ve siyasi sistemleri değil; kültürel, geleneksel ve psikolojik itaat ve komuta sistemlerini de kast ediyorum. Bu tanıma göre; hiyerarşi ve tahakküm ”sınıfsız” ya da devletsiz bir toplumda kolaylıkla var olmaya devam edebilir.” (sayfa 72)

Yazarın yukardaki ifadeleri  ütopyacı yazarlardan farklı olduğunu gösteriyor.Ütopyayla ilgili değerlendirmelerimi daha sonra, aşağıdaki paragraflarda okurlarımla paylaşacağım.

Murray’ın ”Devlet” ve ”Hiyerarşi” düşüncesi aslında ne Kropotkin, ne de Bakunin gibi devleti ”kaçınılmaz bir Kötülük” olarak ve ne de Marks-Engels gibi ”ilerici bir başlangıç noktası” olarak görüyor. Daha doğrusu Murray, devletin ne kötü olduğunu ve ne de çok iyi olduğunu söylüyor. O, tıpkı bizim gibi, modern devletin ve kapitalizmin realitesine işarete diyor ve onları inkar ederek ne doğaya ve ne de topluma hizmet edebileceğimize şu sözleriyle işaret ediyor:

” Tıpkı bireysel yaşamımızın ilk evreleri gibi içimizde aktif bir şekilde yaşayan bu tarih araştırılmadıkça, hiç bir zaman onun kıskacından kurtulamayacağız. Toplumsal adaletsizliği ortadan kaldırabiliriz. Ama toplumsal özgürlüğe ulaşamayız. Sınıfları ve sömürüyü ortadan kaldırabiliriz, ama hiyerarşi ve tahakkümün kısıtlamalarından kurtulamayız.” 7- age:  sayfa 77) sözleriyle insanın ”Doğal Ontoloji”sinde bir başkasının üzerinde üstünlük kurma, ona emir verme ve emir alma melekelerine sahip olduğu gerçeğini ortaya çıkarıyor!

Hiyerarşi ve Doğa tartışmalarına şu düşüncelerimle katılmak istiyorum: Hayvanlar dünyasında bir hiyerarşi var mıdır? Daha doğrusu hayvanların sosyalizasyonunda kral var mıdır, farklı hayvan popülasyonları birbirlerini sömürüyorlar mı, birbirlerinin habitatını işgal ediyorlar mı ve bir birbirlerini köleleştiriyorlar mı?

İkincisi, ilk atalarımızın yaşadığı ilkel ve komünal yaşama geri dönemeyiz, onlar gibi yaşayamayız, zamanı geriye ceviremeyiz. O halde küresel çağın insanları olarak nasıl yaşayacağız? Evet, Küresel insanlık ailesine önerimiz şudur: Doğadaki bitkiler ve hayvanlar gibi yaşayamayız! Bu mümkün değil, çünkü insanın ontolojik varlığı, bitkilerden ve hayvanlardan çok farklıdır. Çünkü insan da akıl ve irade vardır!

Örneğin: Güneş; ”ben bugün doğmak istemiyorum” diyemez, çünkü Güneşin iradesi yok, aklı yok ve ontolojik yasalarına göre hareket etmek zorundadır! İlkel atalarımız gibi tabiattan faydalanacağız, ancak ihtiyacımız kadar! Ancak şunu da yapmalıyız:

Çocuklarımızı beslediğimiz ve koruduğumuz gibi, doğayı beslemeliyiz ve korumalıyız. Doğayla aramızda mutlaka bir sözleşme yapmalıyız! Onu egemenliğimize almamalıyız, o bizim kölemiz olmamalıdır, biz onun kölesi olmamalıyız! Doğaya karşı, sevgi ve saygı ilişkilerimizi bir sözleşmeye bağlamalıyız. Örneğin doğayla ilişkilerimizi sevgiyle ve doğadan faydalanma talebimizi estetik ve felsefik bir dille şöyle ifade edebiliriz: Ey çiçek! Seni dalından koparmadan koklayabilir miyim? Ey su! seni kirletmeden içebilirmiyim!

Konumuza dönersek, Murray’ın yoğunlaştığı diğer bir önemli konu ise doğa felsefecileri, ütopyacılar ile ”Frankfurt Okulu”nun toplumsal kuramcıları arasındaki ortak noktaları tesbit etme gayretidir. Yazar, özellikle ütopyacı, fütürist, mistik ve teolojik eğilimlerle ciddi bir tartışma yürütür ve onların doğayla ilgili düşüncelerinden arınarak; ekolojik, tarihsel ve modern bilimleri esas alan kavramlarla modern insanlığı doğallaşmaya davet eder. 8- age:  (sayfa 80)

Rönensas düşünce atlasının üç önemli ütopyacı filozofu olan François Rabelais ”Gargantua”, Tommaso Campanella ”Güneşin Şehri”, Thomas More ”Ütopya” adlı eserleriyle döneme damgalarını vurmuşlardır. ”Diyalektik Doğalcılık” kuramını bilimsel disiplinlerle-ekolojiyi hayal kurma yetisiyle, hayal gücünün yaratıcı becerisiyle birleştirerek, ”dünyayı değiştirmeyi öven bu satırların altına imza” attığını söyleyen Murray Bookchin, aslında ütopyacı düşüncelerden tamamıyla arınmadığını göstermiş oluyordu. 9-age:(Sayfa 63)

Çeşitli dönemlerde krizler yaşayan modern insan ve modern toplumlar bahs konusu ettiğim bu filozofların ütopyacı eserlerine baş vurmaktan geri durmamışlardır. Öyle ki; yüzbinlerce modern insan kurtuluşu, çareyi ve çözümü bu yazarların ütopyacı eserlerine baş vurmakta bulmuştur. ”Özgürlüğün Ekolojisi” yazarı Murray Bookchın’in ekoloji ve toplumla ilgili görüşlerini dünyada ilk olarak bir kurtuluş reçetesi olarak gören ve bu fikirleri sosyalleştiren PKK hareketi olduğunu söyleyebiliriz.

Ütopyacılarla yürütüğümüz tartışmayı kaldığımız yerden devam edersek; ütopyacıların çok renkli, çok eğlenceli ve çok maceracı bir dünyaları vardır. Ütopyacıların dünya görüşünde sınırlara, kanunlara, kurallara, yasaklara, haramlara, günahlara yer yoktur! Çünkü yasalar, kanunlar ve kurallara göre değil, kendi özgür iradelerine ve zevklerine göre yaşarlar.

”İstedikleri zaman çalışırlar, istedikleri zaman  yiyerler, istedikleri zaman uyurlar, istedikleri zaman  uyanırlar ve istedikleri zaman eğlenirler.”10-age (sayfa 441)

Daha önemlisi, Murray in belirtiği gibi; ”algısal olarak somut hale gelmişlerdir.” Murray ütopyacıların bu somut ahvallerini şu örneklerle özetliyor: ” iyi arkadaşlar” arasında, adaba uygun bir biçimde göğüslerini açabildi belki, ama bunu asla bir barikatın üzerinde ya da özgürlük için bir halk gösterisinde ”amaçsızca” yapamazdı. Büyük ütopyacılar barikatlarında tam olarak bunu- ve daha fazlasını-yaptılar, tıpkı Haziran 1848 barikatlarında burjuva Paris’in kendilerine karşı saldırıya geçen Ulusal Muhafızların önünde kaygısızca ve meydan okurcasına eteklerini kaldıran ve eylem esnasında vurulan, adları bilinmeyen iki ”fahişe”nin yaptığı gibi…” 11-age:(sayfa 440)

Ütopyacıların bu ilginç ve irrasyonel ahvalleri onların ”gerçekleri bilmedikleri” ve ya ”gerçekten uzak oldukları” anlamına gelmiyordu! Murray, ütopyacıların bu akıl almaz psikolojilerini şu sözlerle özetliyor: ”somut olan için duydukları tutku, arzu ve zevke olan hayranlıklarıydı. Onların ütopyaları genelde baştan çıkarıcı bir üslupla yazılmış nitel bir ”toplumsal bilim”in örnekleri, soyut düşünce geleneklerinin bilgiçliklerine ve buz gibi pratiklerine başkaldıran yeni bir tür sosyalizmdi.”! 12-age: (Sayfa 441)

Richard Falk’ın ”Yırtıcı Küreselleşme” adlı eserinin ”Özgürlüğün Ekolojisi”ni daha rahat anlamama yardımcı olduğunu ayrıca belirtmek isterim. Richard Falk’ın bahs konusu ettiği bu ”Yırtıcı Küreselleşme”den, yerküremizi ve insanlık ailesini bu krizinden kurtaracak yegane çözümün yolunu Murray Bookchin ”ekolojik etik, konfederal ilişkiler ve ademi merkeziyetçi” yapıların varlığıyla kurtulabileceğini iddia eder.

Yazar, hayvan ekolojisi ve hayvan popülasyonları üzerinde başarılı çalışmalar yapan İngiliz zoolog Charles Elton’un şu sözlerini okurlarına referans gösterir: ”Dünyanın geleceğinin yönetilmesi gerekir, fakat bu yönetme işi bir santranç oyunu gibi olmayacaktır. Daha çok bir tekneyi idare etmek gibi olacaktır.” 13-age:(sayfa 63)

Anlaşılacağı gibi, Murray, modern dünyayı yönetmeyi ”bir santraç oyunu gibi” değil, Elton’un belirtiği ”dünyayı bir tekneyi idare etme gibi” yönetmenin en doğru çözüm yöntemi olduğunu düşünür. Bookchin, “liberter belediyecilik” olarak adlandırdığı “konfederal” sisteminin kurulması için mücadele edecek “Bolşevik Partisi olmayan” bir partinin tabandan örgütlenmesini öneriyordu.

İkincisi, ”Ekolojik Toplum”un sosyalizasyonu ve inşası için siyasi bir mehdi aradığını şu sözleriyle ifade ediyor ”Ve eğer toplumsal değişim ve ikinci doğa ile birinci doğa arasında ekolojik bir denge amaçlayan herhangi bir radikal hareket oluşturmada başarılı olunabilinirse, bu hareket, kademeli olarak gelişecek bir konfederalizm – en sonunda ulus devletin büyüyen gücüne meydan okuyabilecek, yerel yönetim ağlarının adım adım gelişimi politikasına dayanan katılımcı bir demokrasi üzerine kurulmalıdır.” diyordu. 14-age (sayfa 62)

Murray’ın yukarıda yaptığı önerilerin belkide en önemli muhatabı dünya genelinde sayıları yüzün üzerinde olan doğayı ve çevreyi koruyan sivil örgütler, küresel ölçekte siyaset yürüten ”Yeşil Parti”ler olmalıydı değil mi? Ya da doğayı ve çevre üzerinde önemle duran ve bu konuda çok ciddi bütçeler ayıran İsveş, İsviçre, Norveç, Filandiya, Kanada, Japonya, Yeni Zelanda ve Avusturalya gibi devletler olmalıydı. Bu öneriyi neden ciddiye almadılar?

Dolayısıyla hiç bir devlet ve ekolojiyle yakından ilgilenen hiç bir siyasi hareket Murray’ın ”Ekolojik Toplum” başlıklı önermesini ciddiye almazken; PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Bookchin‘in bu ekolojik fikirlerini inanılmaz bulması ve hayranlığını avukatlarının aracılığıyla yazdığı bir mektupta, şu sözlerle ifade etmesi oldukça düşündürücü değil mi?

Çünkü Kürtlerin ve Kürdistan ülkesinin koşulları bu fikirleri benimsemeye ve uygulamaya musait olduğunu düşünmüyorum! İkincisi, Kürtler henüz bir devlet sahibi değil, sömürge bir millet. Kürdistan bir sanayi ülkesi değil, Kürdistan doğayı sanayi gazlarıyla zehirleyen bir ülke hiç değil. Kürdistan’dan önce Amerika, Çin, Hindistan, Brezilya ve Rusya’nın ihtiyacının çok daha acil olduğunu düşünüyorum! Çünkü doğayı kirleten, ekolojik sistemi bozan, sanayisiz ve devletsiz Kürtler değildir! Bunu yapan ismini zikr ettiğim ülkelerdir.

“Sayın Öcalan, size en içten selamlarını gönderdi ve bugün en çok ilgilendiği iki yazardan birisinin siz, diğerininse Immanuel Wallerstein olduğunu ifade etti. Sayın Öcalan sizin düşüncelerinizi iyi anladığını düşündüğünü vurguladı ve hatta kendinden, sizin iyi bir öğrenciniz olarak bahsetti. Kürt Özgürlük Hareketi’nin fikirlerinizi başarıyla hayata geçirmeye kararlı olduğunu ifade etti.

Bu yeni el yazmasında Sayın Öcalan, Neolitik toplumdan erken rahip devleti toplumuna geçişe dair daha önceki kimi argümanlarını tekrar değerlendirmekte ve tarihsel ve sosyal çalışmalar ile insan tarihinin kuramsal kavramsallaştırmalarından gelen politik perspektifler için kaos kuramının epistemolojik açılımlarına dair inanılmaz orijinallikte fikirler öne sürmektedir.

Öcalan bunun hem kendi Mezopotamya tarihine yaklaşımını hem de daha önceki çalışmalarında vardığı politik sonuçlar üzerindeki etkilerini incelemiş ve bir özgürleşme sürecinin amacı olarak devlet kurma paradigmasını tamamen terk etmiştir. Eko-demokratik toplum kavramı ve özgürlükçü belediyeciliğin Kürdistan’da uygulanabilirliği üzerine görüşlerini detaylandırmıştır.”  (15)

Toparlayacak olursak; ancak bir dizi konularda, Murray ve Öcalan gibi düşündüğümü ve ayrıca bu iki önemli şahsiyetin düşüncelerini değerli ve anlamlı bulduğumu belirtmek istiyorum. Evet, modern zamanın AKIL HIZINI frenleyen, modern değerlendirme kalitemizi düşüren paleolitik, neolotik, mistik, teolojik, patriarkal dönemlerin referansıyla ve anarşist ve Neo-Marksist okumalarla, dünyamızın ve insanlık ailesinin sorunlarını çözmemiz “hokus pokus” gibi bir şey olur.

Kürtler için “Fatalizm”-(kader) kavramı asla kaderîye mezhebi gibi bir alın yazısı olarak anlaşılmamalı ve basit değerlendirilmemelidir.

İkincisi, özellikle “Moğol Şamanistleri gibi” fanteziler kurmak, ya da Avusturalya Kıtası’nın yerlileri “Aborjin Kabilelerin” sınıfsız ve hiyerarşisiz toplumunu inşa etmek, suyun üzerinde yürümek iddiasında bulunan bir insan misaline benzer!

Kürtler, ekoloji âleminde tür değiştirmeye ma’tuf-suni mutasyonlara uğrayan bir dizi milletler gibi değiller! Kürtler primordiyal kökleri üzerinde beş bin yıldır kendi öz topraklarında yaşayan alicenap bir millettir. Bağımsızlığı ve hürriyeti her millet gibi fazlasıyla hak ediyor!

Küreselleşme; insanlık ailesinin habitatı olan kıtalar, bölgeler ve sınırlar arası mesafeyi sıfırlamak ve yerkürenin en uzak noktasına bir kaç saat içinde ulaşmak demektir.”Berlin Duvarı”  yıkıldığı gün, Doğu Berlinlilerin  aldığı ilk şey Coca-Cola, Lee Cooper ve Marlboro olmuştur!

Yani Dünya’nın en Güney noktası olan Yeni zelanda’nın başkenti Wellington’da bir uçağa binip bir kaç saat sonra Kuzey’de en son yaşanılacak Alaska’ya ve ordan da Antarktika buz kıtasına bir kaç saat içinde ulaşıp seyhat edebiliriz.

Ya da Kürdistan’ın başkenti Diyarbakır’dan bir yolcu uçağına binip Tokyo, Paris, Londra, Oslo, Ottawa, Sidney, Sao Paulo ve New York’a uçup bir ev, bir fabrika satın alabilirsiniz ya da alışverişinizi yapıp evinize aynı gün içinde dönebilirsiniz! İşte bizler böylesi bir çağda yaşıyoruz! Her şeyin havaya savrulduğu, evrenin şifrelerinin çözüldüğü ve gezegenler arası yolculuğun yapıldığı bir zamanda Kürtlerin, hala devletsiz bir millet olmaları büyük bir talihsizlik!

Kaynakça:1- M. Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi, Sümer Yayıncılık  

2-age  Syf 430 

3- age: (Syf80) 

4-(age:Syf 122) 

5-AGE:Syf 434-436) 

6-age:Syf 74)   

7- age:  sayfa 77) 

8- age:  (sayfa 80)

9-age:(Sayfa 63)

10-age (sayfa 441)

11-age:(sayfa 440)

12-age: (Sayfa 441)

13-age:(sayfa 63)

14-age (sayfa 62)

15-ÖCALAN’DAN BOOKCHIN VE EŞİ JANET’E YAZILMIŞ MEKTUP (2004), ANARŞİZİM.ORG

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu