RÖPORTAJ

Prof. Yeğen: ‘İktidar değişmeli’ fikrinin seslendirildiği bir zamandayız

AKP’nin yeniden reformlara sarıldığı Türkiye’de “iktidar değişmeli” fikrinin kalabalıklar tarafından seslendirildiği bir zamanda olduklarını söyleyen Prof. Dr. Mesut Yeğen, muhalefeti bir araya getirecek ortak motif olarak yeni anayasa ve erken seçime işaret etti.

AKP iktidarı, iç ve dış politik koşulların sunduğu imkanların da yardımıyla kendinden son derece emin bir edayla sürdürdüğü politikaları sonucunda bugün yeniden reformlara sarıldı. Reformların gündeme gelmesinin nedeni ise, otoriter yönetim anlayışının iç politikada doğurduğu ihtiyaçlardan öte, dış politikada izlenen fetihçi, yayılmacı siyaset nedeniyle ekonomiye bindirdiği ağır bedel. Nitekim içeriği iktidar tarafından henüz açıkça kamuoyuyla paylaşılmamış olsa da toplum, AKP iktidarının geçmiş pratiğine bakarak “reform” çıkışını hiç inandırıcı bulmadı, çöküşünü durdurma girişi olarak değerlendirdi.
Dile getirdikleri görüşlerinde bu sınırın ötesine geçmeleri, AKP’nin üç kurucu isminden biri olan Bülent Arınç’ın Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu (YİK) üyeliğinden istifası, partinin eski Diyarbakır Milletvekili M. İhsan Arslan’ın ise Disiplin Kurulu’na sevki ile sonuçlandı.
İktidarı sıkıştırmakla birlikte, henüz bir alternatif olmaktan uzak görüntü sergileyen muhalefetin gündeminde ise “erken seçim” var.

Ülkede yaşanan yönetimsel kriz ve iktidarın bundan sıyrılmak için başvurduğu reform, Kürt sorununun bu süreçte hasır altına itilmesi, muhalefete yönelik dizayn girişimlerine dönük sorularımıza Prof. Dr. Mesut Yeğen yanıt verdi.

İktidar cephesinde kendisini gösteren yönetimsel kriz sonucunda şimdilerde reform söylemleri dillendirildi. Bu reformun kapsamı ise, hukuk ve ekonomi ile sınırlı. Çizilen bu sınır, Türkiye’nin mevcut koşullar içerisindeki değişim ihtiyacını karşılamaya yeter mi? Yanıtınız hayırsa, amaç ne o zaman?

Amaçtan öte belli zorunluluklar halini almış durumda Türkiye’de belli reformları yürütmek. Başkanlık sistemi ile tesis edilen durum hem vatandaşlar hem de AKP kadroları açısından bir başarı değil, bir felaket üretmiş durumda neredeyse. Bunun birçok alanda yansımaları var ama en belirgin olarak iktisat alanında çok önemli yansımaları var. Nitekim öyle olduğundandır ki en tepe iktisat kadroları baştan sona yenilendi. Ama tabi ki bundan daha da önemlisi bir anlayış yenilenmiş durumda. Yani 20116 yılında takip edileceğini duyurulan iktisat siyaseti mantığı bir kenara bırakıldı. Artık klasik, kemer sıkmacı vs. bir iktisat mantığına dönüleceğine dair işaretler var. Bunu yapmak üzere de baştan aşağı bir iktisat kadrosu yenilenmiş oldu. O itibarla reforma ya da reform söylemini seslendirmeye yönelten ilk temel sebep, iktisat alanında işlerin çok sıkışmış olması. Bu doğrudan tabi ki AKP ve Cumhur İttifakı’nın seçmen desteğinin azalmasına yol açmış durumda. Nitekim anketler de böyle gösteriyor. Yani yüzde 50+1 almak önümüzdeki herhangi bir zamanda Erdoğan için giderek zorlaşacağa benziyor.

Bununla birlikte tabi ki dış siyasette önemli bir sıkışma oldu. Trump’ın iktidara gelmesi ile birlikte AKP, önünde özellikle bölgede genişçe bir hareket alanı gördü, buldu. Bu hareket alanını da kendi çıkarları doğrultusunda neredeyse tepe tepe kullandı. Ama oradaki hareket alanın Biden’in iktidara gelmemesiyle daralacağını öngörmek zor değil. Dolayısıyla bütün bunları topladığımızda şöyle bir şey açığa çıkıyor; eğer ABD tarafından şuan olduğundan daha fazla sıkıştırılırsa Türkiye Cumhuriyeti ya da Erdoğan, iktisadi durumun daha da vahimleşmesi kaçınılmaz görünüyor. Bu ihtimal güçlü de bir ihtimal, yani Ocak 2021’den sonra bu türden bir sıkıştırma başlayabilir. O itibarla da kötü olan ekonomik durum daha da vahimleşmesin diye bu türden bir reform girişimi başlatılmış gözüküyor.
Bu da bize şunu anlatıyor, esas olarak iktisadi alandaki gelişmeler iktidarı reform yapmaya zorlamış durumda. Bu işler başladıktan sonra yaşanan tartışmalar da bunu fazlasıyla gösterdi aslında. Malumunuz Arınç’ın yaptığı açıklamalar, bu reformların siyaset, demokrasi alanına da taşması gerektiğini, hatta taşacağını ima eden açıklamalar oldu. Ama Arınç’a verilen cevaplar, daha sonra bulunduğu pozisyondan istifa etmek zorunda kalması şunu gösterdi; AKP mecbur kalmadıkça iktisadın dışına taşırmayacak hukuksal düzenlemeleri. Yani şu anda konuşulan, mülkiyet ve yatırım güvencesine ilişkin reformlar. Bunlar eğer iktisat alanındaki durumu düzeltebilirse ve seçmen desteğini bir miktar yükseltebilirse reformlar bu seviyede kalacaktır diye düşünüyorum.

Ama işaretler öyle olmayacağını gösteriyor. Bu sınırlı çerçevede reform yaparsa AKP-Erdoğan, hem seçmen desteğini tazelemekte başarılı olamayacak gibi görünüyor hem de iktisadi tabloları düzelmesi çok mümkün görünmüyor. O durumda Erdoğan-Cumhur İttifakı ne yapar? Bu sorunun cevabı şuan belli değil. Ama Erdoğan’ın geride kalan 15-16 yıl içerisindeki performansına bakıldığında bir zikzak yapması, reformları ekonominin dışına taşırması da sürpriz olmaz. Yani işler öyle gerektiriyor denip, demokrasi alanını ilgilendiren reformları da gündemine alabilir. Ama tabi oradaki önemli faktör Bahçeli-MHP. O, nasıl işlerin seyrini etkiler ayrı bir soru olarak önümüzde duruyor.

Reform söylemlerinin Kürt sorununa dair en ufak bir içerik barındırmaması, sorunun çarpan etkisi göz önüne alındığında gelecek açısından nasıl bir sonuç çıkarıyor önümüze? 

Bugün Kürt meselesinde devletin ya da Erdoğan’ın takip ettiği bu şedîd siyasetin çok büyük bir eleştireni yok, HDP haricinde. Eleştirenler artacak olursa, Kürt sorunu yeniden Türkiye siyaseti açısından ‘meşruiyeti’ daha güçlü bir sorun haline gelirse, bu tartışma da yeniden başlayabilir.
Benim açımdan bir sürpriz yok açıkçası. Bu aşamada Kürt meselesinin iktidarın menziline, görüş alanına girmesini çok beklemiyorum açıkçası. Ortadoğu’da, Türkiye’nin kaldırabildiği bir yeni durum oluşmadıkça Kürt meselesi üzerinde düşünmeye çok zaman ayırmayacaktır AKP. Çünkü malumunuz o çevreden gelen açıklamalar şu yönde; ‘Biz PKK’yi neredeyse Türkiye’den temizledik, Kürt meselesini de çözdük, dolayısıyla da kimse bizden reform falan  beklemesin’. AKP’nin, Erdoğan’ın mantığı bugün bu şekilde çalışıyor. Erdoğan’ın bu fikirden dönmesine, bu fikri revize etmesine yol açacak tek şey şu olabilir; Kürt meselesine dair takip ettiği şedîd tutumun seçmen desteği itibariyle kendisine bir maliyetinin olması.
Bu tutumun kısmen bir maliyeti var. Kürt seçmenler eskisi gibi AKP’ye destek vermiyor ama bundan sonra daha yüksek bir maliyeti olabilir. O maliyet de AKP’ye oy veremeye devam eden Kürtlerin, misal Gelecek ve Deva partilerine yönelmeleri. Şimdi bu bir maliyet. Bu maliyeti Erdoğan, milliyetçiliğe yaptığı açılım üzerinden, MHP’yi yanında tutarak, seküler milliyetçileri kendisine sert olmaktan alıkoyarak dengelemeyi becerebildi şimdiye kadar. Ancak bu maliyetin izale edilemeyeceği bir ana gelmiş olabiliriz. Yani halen yüzde 3-4 oranında bir Kürt seçmen AKP’ye, Erdoğan’a destek vermeyi sürdürüyor. Bu destek giderek azalacak olursa ve başka bir yerlerden ikame edilemeyecek olursa, orada bir reform söylemine geri dönüş olabilir.

Söylemek istediğim şu: Kürt meselesi alanında tablo, dinamikler, faktörler, işaretler her neyse henüz Erdoğan’ı bu alanda güçlü bir söylem değişikliğine itecek kadar zorlamıyor. Çünkü geride kalan 4-5 yılda yapılanlar üzerinden Kürt meselesi çok kriminalize edilmiş durumda ve bu mesele etrafında dile getirilen bir takım haklar da gayri meşru kılınmış durumda. Buradaki meşruiyet alanı Deva, Gelecek ve biraz da CHP’nin topa girmesi ile genişleyecek olursa, Erdoğan bir reform söylemine dönmek zorunda hissedebilir. Ama bugün Kürt meselesinde devletin ya da Erdoğan’ın takip ettiği bu şedîd siyasetin çok büyük bir eleştireni yok, HDP haricinde. Eleştirenler artacak olursa, Kürt sorunu yeniden Türkiye siyaseti açısından ‘meşruiyeti’ daha güçlü bir sorun haline gelirse, bu tartışma da yeniden başlayabilir.

Parlamenter sisteme geçişi savunan ve Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ni eleştirmesiyle Disiplin Kurulu’na sevk edilen AKP’nin eski Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan sözleri Bülent Arınç kadar konuşulmadı. Cümlelerindeki iki önemli başlıktan biri çözüm süreciydi. “Dolmabahçe’ye sorunu çözelim niyetiyle gidildi ama ondan sonraki adımların tamamen siyasi bir hüviyet kazanacağı fark edildi, o yüzden ‘Aman ha, bu bizi yakar’ denildi” diyor açıkça Arslan. Bu sözlerin, AKP’nin sürecin bozulmasına dair bugüne dek öne sürdüğü gerekçeler üzerinden önemi nedir?

İhsan Bey, bu dediklerinizden sonra başka açıklamalar da yaptı, sözlerinin yanlış yorumlandığını ifade eden. Dolayısıyla hangisini daha fazla benimsiyor bilebilecek durumda değilim. Ama ilk söyledikleri üzerinden yorum yapacak olursam, şunu söyleyebilirim. Kendi adıma 2015’ten beri zaten İhsan Arslan’ın söylediklerine benzer şeyler söylüyordum, başka birçok insan gibi. Dolmabahçe, Türkiye Cumhuriyeti açısından kolayca kabul edilebilir, peşinde sürüklenilebilir bir manzara değildi. Hele de PKK bir silahsızlanma, ülke dışına tümden çekilme kararını almadıkça. 2015 Şubat’ında Dolmabahçe’de o toplantı yapıldığında PKK’nin henüz silahsızlanmamış olması ve bu yönde bir kararı da bildirmemiş olması, üstüne üstlükte HDP’nin Türkiye siyasetinde çok güçlenmiş olması, buna mukabilde YPG’nin Suriye’de güçlenmiş olması Türkiye Cumhuriyeti açısından kabul edilemez bir tabloydu. Dolayısıyla bu tablonun kabul edilemezliği zaten Erdoğan ve devleti çözüm sürecini bitirmeye yol açtı. O itibarla yerine bir değerlendirme diye düşünüyorum.

Bu değerlendirmeler bizi Kürt sorununun özünde bir “Türklük sorunu” olduğu tanımlamasına götürür mü?

Ben kavram olarak bu tür etnik grupların isimlerini kullanmam, ama Türkiye’de kuvvetli bir milliyetçilik sorunu var. Türkiye’de, Türkler haricindeki kesimlerin demokrasi ile ilgili taleplerinin gayri meşrulaştırılmasına yönelik güçlü bir gelenek var. O itibarla da evet… Yani Kürtlerin aslında birçok sıradan, normal gelen kendi dillerinde eğitim görmek, yerel idarelerin güçlendirilmesi gibi taleplerinin Türkiye siyasetinde bu kadar feveranla karşılaşıyor olmasının arkasında güçlü bir milliyetçilik, yüz sene geriye giden bir tarihsellik var. Orası zayıflatılmadan çok gerçek bir çözüme ulaşmak mümkün değil. Demin söylediğim üzere, Gelecek, Deva ve CHP, bir dönemin reformist AKP’sinin yaptığı gibi eğer Kürt meselesi etrafında bir normalleştirme yaratılmazsa ve bu vatandaşlara aktarılmaz ya da benimsetilmezse, evet Kürt meselesi konuştuğumuz türden bir mesele olmaya devam edecektir. Çünkü onlarca yıldır işleyen ideolojik bir propaganda var. İşte Kürtlerin esas derdi kültürel haklar vs. değil de bunun arkasında ayrılık talepleri ve kışkırtma durumu var gibi. Bunun ortadan kaldırılması için Türkiye’nin ‘müesses’ düzeninin daha ana aktörlerinin  Kürt meselesinin normal bir mesele, Kürt yurttaşların taleplerinin de sıradan talepler olduğunu benimsemesi ve diğer yurttaşlara aktarması gerekiyor.

 2011’de Suriye’de ortaya çıkan durumla bağlantılı olarak AKP, devlet ile ilişkisini çok köklü bir biçimde yeniden düzenledi ve müesses nizamın başat aktörü haline geldi. Devlet AKP’yi ele geçirdi yorumlarını çok yerinde bulmuyorum açıkçası. Ele geçirilmiş bir AKP yok, bizzat öyle olmak istemiş bir AKP var.

İhsan Arslan’ın değerlendirmelerindeki bir diğer önemli vurgu, “Muhafazakarlığımızın artık ciddi bir bagajı, birikimi oluştu. Bu bagaj siyaseten bizi tamamen devletçi bir pozisyona taşıdı. Biz ülkede sistemin kendisi olduk” tespitiydi. Üzerinde sıkça konuşulduğu üzere AKP mi devletin kendisi oldu, yoksa devlet mi AKP’yi kontrolüne aldı?

Bu epey uzun zamandır söylenen bir şey. AKP; dindarlar ve muhafazakarlarla ilgili talepleri seslendirirken, dönemin Refah Partisi’nden ayrılarak yeni bir parti olarak ortaya çıktığı zamandan sonraki ilk on yılda bu türden talepleri seslendirirken esas olarak devleti bir biçimiyle karşısına alan bir hareketti. Ama hem bu taleplerin karşılanmasını sağladıktan sonra hem de 2011’de Suriye’de ortaya çıkan durumla bağlantılı olarak AKP, devlet ile ilişkisini çok köklü bir biçimde yeniden düzenledi ve müesses nizamın başat aktörü haline geldi. Dolayısıyla da devlet AKP’yi ele geçirdi yorumlarını çok yerinde bulmuyorum açıkçası. Ele geçirilmiş bir AKP yok, bizzat öyle olmak istemiş bir AKP var.

Yani oradaki zemin, alışkanlıklar, gelenekler müsait olmasaydı, bu köklü dönüşüme AKP içerisinden şimdiye kadar olmuş olduğundan çok daha güçlü bir itiraz gelmiş olması gerekirdi ama öyle olmadı. Dolayısıyla orada zaten güçlü bir zemin olduğundandır ki AKP dönüşümü bu kadar kolay yaşayabildi. O itibarla devlet ile AKP’nin çıkarlarının çok örtüştüğü bir zamandan geçerek bu duruma geldik. Yani devlet açısından Erdoğan gibi kitleleri arkasından sürükleyebilen bir lidere ihtiyaç vardı, Erdoğan açısından da kendisinin 2011’den sonraki programına destek verecek bir güvenlik bürokrasisine ihtiyaç vardı. Bu ihtiyaçlar buluştuğu içindir ki bugün devlet ve AKP arasında neredeyse hiçbir fark kalmamış gibi görünüyor. Dolayısıyla şeyi çok doğru bulmuyorum, yani Ergenekon zihniyeti AKP’yi ele geçirdi ya da ona bir tuzak hazırlıyor…Böyle bir şey olduğunu zannetmiyorum, aksine her iki tarafta birbirinin halinden, ortaklıktan çok memnun gibi görünüyor.

Mafya lideri Alaattin Çakıcı’nın, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’na yönelik tehditlerinin siyaseten anlamı ne?

Siyaseten anlamı çok açık. CHP’nin yerel seçimlerde gösterdiği başarı, bir ittifak, koalisyon siyaseti ile iktidar değişikliğinin mümkün olduğunu gösterdi önümüzdeki seçimlerde. Türkiye’de normal bir iktidar değişikliği, belli ki bir kısım çevreler tarafından bir bekaa meselesi olarak kodlanıyor. Öyle olduğu içindir ki devletin yasal elinin erişmeyeceği ya da kullanılmayacağı anlarda, durumlarda bu türden ellerin kullanılabileceğine dair işaretler veriliyor kamuoyuna ya da siyasi aktörlere. Söylenen açık; ‘rejim ya da iktidar değişikliğine tevessül etmeyin, bunun maliyetini ödersiniz’ denmek isteniyor. Fakat Türkiye’de AKP iktidarının yerine başka bir iktidar gelebilir fikri, bu türden tedbirleri almaya koyulmuş insanların zannettiği kadar zayıf, gayrimeşru bir fikir değil. O yüzden bu yolun çok işe yarayacağını açıkçası düşünmüyorum. Çünkü rejim değişikliği, iktidar değişikliği fikri bir dönem FETÖ ile, HDP ve PKK ile özdeşleştirilmişti ancak bu iktidar değişmelidir fikrinin bugün bu aktörlerin dışında da çok güçlü seslendiricileri var; Deva, Gelecek ve CHP gibi.

Dolayısıyla Türkiye’de iktidar değişmelidir, değişebilir fikrinin kalabalıklar tarafından benimsendiği, seslendirildiği bir zamandayız. O yüzden hala bu türden tehditlerin çok işe yarayacağı bir zaman değil, içerisinde bulunduğumuz dönem.
Türkiye’de normal bir iktidar değişikliği, belli ki bir kısım çevreler tarafından bir bekaa meselesi olarak kodlanıyor. Öyle olduğu içindir ki devletin yasal elinin erişmeyeceği ya da kullanılmayacağı anlarda, durumlarda bu türden ellerin kullanılabileceğine dair işaretler veriliyor kamuoyuna ya da siyasi aktörlere.

AKP’de iktidarı seçimle devretmemeye dönük bir niyet görünüyor mu?

Türkiye’nin dengelerinin, alışkanlıklarının bu türden bir ihtimalin yaşanabileceği kadar bozulduğunu düşünmüyorum. Bu türden bir şey, yani bir seçim yapılır da muhalefet adayı Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanırsa veya parlamentoda çoğunluğu muhalefet partileri kazanırsa, iktidarı böyle kolaylıkla devretmeye yanaşmayan bir takım kadrolar ortaya çıkar ve bir fetiş hareketini başlatırlar… Bu ihtimalin çok güçlü olduğunu düşünmüyorum. O türden bir işe cesaret edecek siyasi kadrolar vardır, ama çok zayıf kalacaklardır.

Muhalefet cephesine baktığımızda “erken seçim” talebi öne çıkıyor. Bu talebi gerçekçi kılan siyasi bir tablo var mı?

İyi bir soru. O tablonun oluşmasını sağlayacak bir enstrüman da olabilir erken seçim talebi. Bugünden bakıldığında Erdoğan’ın ya da Cumhur İttifakını ikame edebilecek bir program, kadro, bir muhalefet dizaynı, tasarımı oluşmuş gibi gözükmüyor ama erken seçim çağrısının kendisi bizzat bu tasarımı sağlamaya dönük bir adım olabilir. Çünkü muhalefet partilerini bir araya getirecek bir ortak motife ihtiyaç var. Bu da işte yeni anayasa, erken seçim gibi motifler olabilir. Bu yüzden yerinde buluyorum bu tartışmayı. Şundan ötürü; muhalefet bu zamana kadar seçmenlerin önemli bir kısmına Türkiye’yi Erdoğan’dan başkası da yönetebilir fikrini ne yazık ki veremiyordu. Şimdi bu tartışma üzerinden kimin eteğinde ne varsa ortaya dökebilir ve vatandaşta başka birileri de bu ülkeyi yönetebilir, yönetmeye hazırlanıyor imdisini, izlenimini oluşturabilir. Ayrıca bu tartışma iktidarın kendi iç dengesini bozma yönünde bir etki de üretebilir. Cumhur İttifakı bu tartışmaya çekildikçe, hem iki parti arasındaki ayrılıklar oraya çıkabilir hem de Türkiye’nin ikinci plana itilmek istenen sorunları tartışılabilir.

Muhalefet kendisine yönelik dizaynın ne derece farkında; bu zamana dek yeni bir iktidar alternatifi oluşturulamaması konusunda hangi hatalara düşülüyor?

Tek tek şu somut hatalar yapıldı diyebilecek durumda değilim ama genel izlenimim şu; dediğiniz üzere Cumhur İttifakının yerine başka bir iktidarın oluşabilmesi için CHP etrafında HDP ve İYİ Parti’nin içerisinde olduğu bir koalisyonun oluşması gerekiyor.

CHP ile Deva ve Gelecek partileri arasında Türkiye’nin geleceğine dair aman aman bir vizyon farkı yok. CHP’nin yanında HDP olursa, göründüğü kadarıyla bu iki partiden gelecek güçlü bir itiraz da yok. Dolayısıyla HDP ve İYİ Parti’nin yer alacağı bir koalisyon fikrine ihtiyaç var. Bu türden bir koalisyon olduğunda Deva ve Gelecek geldiğinde, büyük bir ihtimalle kendi içlerinde tartışmalar yaşarlar ama böyle bir koalisyon oluştu diye ‘biz yer almayız’ diyecek türden bir tutum da olmazlar diye düşünüyorum.
 Erdoğan ve Cumhur İttifakı alerjisi çok yüksek bir seçmen kitlesi. Bu seçmen kitlesi HDP’li bir koalisyon fikrine kolayca evet der mi, o da zor. Ama HDP ile birlikte CHP, Gelecek, Deva, bu üç partinin içerisinde olacağı bu türden geniş bir koalisyonla iktidar değişikliği fikrini daha meşru kılabilir İYİ Parti seçmeninin nazarında.

İYİ Parti ve HDP’yi aynı anda hareket ettirecek bir çerçeveye ihtiyaç var. Nitekim o görüldüğü içindir ki Cumhur ittifakından epey bir zamandır İYİ Parti’ye yönelik müdahaleler geliyor. Şu olabilir, yani HDP’nin de içerisinde olduğu gevşek bir koalisyon olursa, İYİ Parti buradan kopabilir. Öyle bir ihtimal yok değil!  Bu ihtimali büyütmek, derinleştirmek üzere de bir takım manipülasyonlar yapılıyor malum. Amma velakin bence şöyle bir şey var, Meral Akşener’in de farkına varmış olduğu. Bu türden manipülasyonlar olur da sonuç verirse, İYİ Parti muhalefet cenahından kopup Cumhur İttifakı cenahına doğru ilerlerse İYİ Parti seçmeni, İYİ Parti kadroları ile birlikte hareket etmeyebilir. Çünkü İYİ Parti seçmenine dönük çalışmalar şunu gösteriyor. MHP seçmenine benzemiyor, AKP seçmenine hiç benzemiyor. Daha ziyade sosyoloji itibariyle CHP ve Gelecek Partisi seçmenlerine benziyor tutum ve alışkanlıklar itibariyle. O itibarla da Erdoğan ve Cumhur İttifakı alerjisi çok yüksek bir seçmen kitlesi. Bu seçmen kitlesi HDP’li bir koalisyon fikrine kolayca evet der mi, o da zor. Ama HDP ile birlikte CHP, Gelecek, Deva, bu üç partinin içerisinde olacağı bu türden geniş bir koalisyonla iktidar değişikliği fikrini daha meşru kılabilir İYİ Parti seçmeninin nazarında.

Muhalefeti demokratik zeminde bir araya getirecek dinamikler, başlıklar ne olabilir?

Aslında bunlar açığa çıkmış durumda; güçlendirilmiş parlamenter sistem ve yeni anayasa. Bunlar konuşuluyor. Tabi ilkinin yapılabilmesi için anayasal bir değişiklik gerekiyor. Bu değişiklik söz konusu olacaksa sadece parlamenter sisteme geri dönüşü içeren bir değişiklik değil ama daha geniş bir değişiklik olması düşünülebilir. O itibarla da bu türden bir muhalefet koalisyonun yeni anayasa tartışması etrafında oluşabileceği belli oluyor. Orada da güçlendirilmiş parlamenter sisteme geri dönük konusunda bir uzlaşı sağlanmış gözüküyor. Burada kritik olan şu! Bu türden bir dar alan uzlaşması içerisinde bu kez HDP kadroları ve seçmenleri hevesle olmak isterler mi? O yüzden yeni anayasa ya da parlamenter sisteme dönüş uzlaşması muhakkak zayıf da olsa Kürt meselesine dair bir şeyler içermek zorunda. Kürt seçmenin de daha hevesli bu koalisyonun destekçisi olabilmesi için. Ki burada da yine Deva ve Gelecek partilerinin söylemlerine baktığımızda Kürtlerin kimi taleplerinin giderek meşruiyet kazandığını düşünüyorum. Özellikle dilin kullanımı, Kürtçenin eğitimde kullanılması ile ilgili talepler… Bu partiler ve kısmen CHP’nin dahliyle giderek meşruiyet kazanmış durumda. O yüzden bu alana dönük bir takım reformları da içeren yeni anayasa uzlaşması belki HDP’nin de içerisinde yer alacağı geniş bir ittifakı mümkün kılabilir.

MA / Ömer Çelik

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu