Hasan Bildirici

Murat Karayılan’ı bin parçaya bölmek

Türk ordusunun Medya Savunma Alanları’nda Garê Dağı’na yönelik 41 uçak, bir o kadar zırhlı helikopter ve binlerce komando ile yaptığı operasyon başarısızlıkla sonuçlanınca zaten gevşek olan devletin çete yöneticilerinin sigortası attı. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, “Murat Karayılan’ı yakalayıp bin parçaya bölmezsek bu millet ve şehitlerimiz yüzümüze tükürsün” dedi. Süleyman Soylu’nun Murat Karayılan’ı bin parçaya bölme işi doğrusu ilgimi çekti. Bütün dinlerin ve devletlerin hukukunda öldürülmüş veya ölmüş bir insanın ceset bütünlüğünü bozmak yasaklanmış, en ilkel çağlarda dahi savaş alanlarında ölenlerin cesetlerine saygı gösterilmiştir. 21. yüzyılda Türkiye’de içişleri bakanlığı yapmakta olan bir serseri : Bir cesedin bin parçaya bölünmesinden söz ediyor. Devşirme bu Türk yöneticinin bu ifadesinin Almanca, İngilizce veya Fransızca çevrisini yapmaya kalkmak bile çok sıkıntı verici ve sırt terletici bir iştir. Bu serserilerin yönettiği bir ülkenin vatandaşı olmak daha da utanç verici bir hal aldı.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ise, “Herkes tarafını ve tercihini yapmalıdır: Ya hıyanet ya hidayet, ya melanet ya da millet.” dedi.

Bu açıklamanın da Almanca, İngilizce veya Fransızca mantıklı bir çevrisi bulunmuyor ki, zaten mantıksız açıklamaların mantıklı çevrisi olmaz.

Onlarca savaş uçağının ve helikopterin günlerce ağır bombardumanı altında olan bir bölgeden mağara içinde gün sayan hangi esir sağ çıkar?

Gare operasyonuna müjdeli bir hal kazandıramadığı için iyice zıvanadan çıkan Recep Erdoğan: “Esirleri kurtarmayı denedik, ama başaramadık,” dedi.

Bu nasıl kurtarma operasyonu ise Malatya morguna 13 esir asker ve polis cesedi taşıdılar.

Onlar saldırmadan önce esir asker, polis ve MİT mensuplarının sıkıntılı esirlik hayatı bir şekilde devam ediyordu. Gerillaların imkansız koşullarından bir şekilde hayatlarını sürdürerek ufak bir anlaşma sonucu serbest bırakılmayı bekliyorlardı. Ancak Türk devleti burnundan kıl aldırmadı, onların serbest bırakılması için bir memurunu veya bir aracıyı göndermedi. Bunun yerine öldürmeyi tercih etti.

40 civarında savaş uçağının günlerce bombaladığı bir alandaki ölümlerden PKK nasıl sorumlu olur onu anlayamadım.

Hiroşima ve Nagazaki’ye ABD tarafından atılan atom bombalarından Japonya’yı sorumlu tutmak gibi bir şeydir bu. Kaldı ki Japonya egemen bir devletti ve ABD ile eşit koşullarda bir savaş içindeydi.

Türk devletinin bin parçaya bölmek istediğini açıkladığı Murat Karayılan’ı iyi tanırım. Murat Karayılan bir köylü çocuğu olarak doğmuştu. Kimseden farklı bir özelliği yoktu. Türk devleti Kürtlerin dilini yasaklamasa ve Kürtleri öldürmeseydi, sıradan bir köylü çocuğu olan Murat Karayılan’dan bir isyancının çıkması mümkün değildi. Kürtler asgari bir özgürlüğe sahip olabilseydi, hayatını kaybetmiş ve yaşamakta olan yüzbinlerce Kürt genci dağlara çıkmayacak, gerilla olmayacaktı.

Arkasında barış planı olmayan savaşların zaferi olmaz. Türk devletinin Kürtlere yönelik insani bir yaklaşımı ve hukuku olmadığı için Türkün Kürde karşı zaferi imkansızdır.

Türk devleti Murat Karayılan’ı bin parçaya bölerse, her bir parçasından yeni bir Karayılan doğar ki, bu bin yeni Murat Karayılan anlamına gelir.

Ulusal sorunları şiddetle çözmeye çalışan bütün devletlerin hikayesi benzer şekilde sonuçlanmıştır. Ulusal sorun sınıf sorununa benzemez. Ulusal sorun bir ülkenin bütün kılcal damarlarını çürütür. Zaman içinde kol ve bacaklar kangren olur. Beyin dumura uğrar. Osmanlıyı çökerten ve Sovyetler Birliğini dağıtan da ulusal sorundu.Ulusal sorunu kavramış Türk devlet yöneticileri, ulusal sorundan geçinen Türk kontrgerillası tarafından öldürüldü. Kürt raporu hazırlaması için görevlendirilen Adnan Kahveci ters otoyola sokularak kaza süsüyle katledildi. Ateşkesi devam ettirmesi için Öcalan’a elçi gönderen Turgut Özal zehirlendi. Kürt sorununun şiddetle çözülemeyeceğini söyleyen Türk generalleri tek tek ortadan kaldırıldı. Kürt sorununda eyalet sistemini tartışmaya hazırlanan Özal’ın yakın adamı General Eşref Bitlis’in uçağı havadan yere çakıldı.

AKP ve MHP faşist ittifakının Kürt sorununda öne sürdükleri tehditlerin ve içine girdikleri davranışların gerçek ve uygar bir hayatta karşılığı yoktur. Garê’deki başarısızlıklarının ardından çıldırmaları bundandır. Kanlı bir hayal dünyasında yaşıyorlar. Ben devletim, istediğimi yaparım; ister yasaklarım, ister sürerim ve buna karşı çıkanı da öldürürüm demek, bugünkü Türk devleti demektir…

Gare’de suratından ağır bir şamar yiyen de bu Türk devletidir. Başarsızlıklarıyla çıldıran da bu Türk devletidir.

PKK’yi ve hukukunu iyi tanırım. PKK hukukunda esirleri öldürmek ağır bir suçtur. Hele esir bir Türk görevlisi ise PKK onu gözü gibi korur. Olası bir cinayetin Türk devleti tarafından yıllarca kullanılacağını bildiği ve kendi elamanları da Türk devletinin elinde esir olduğu için Türk esirlere özenli davranır. Türk devleti saldırmayana kadar esirlerin can güvenliği sorunu yoktu. Mektup yazıyor, sohbet ediyor, spora çıkıyor, varsa radyo dinleyip televizyon dizileri izliyorlardı. Basında röportajları çıkıyordu.

PKK Türk devletine ucuz bir zaferi kendi elleriyle tattırmaz. Bunu savaşan hiç bir güç yapmaz. Gidecek, Gare’de esir tutulan Türk görevlileri, bütün PKK’lileri öldürerek alıp getireceklerdi öylemi? Kürt ölümü üzerine getirecekleri esirleri seçim mitingi alanlarında zafer şarkılarıyla pazarlayacaklardı. Öyle mi?

13 Esirin ölümü üzerine operasyonun başı Recep Erdoğan açıklamalarda bulundu: “Başarısız olduk,” dedi.

Bu operasyonu 13 esir insanın ölümü pahasına yapmışsanız, onların ölümündeki sorumluluğunuzu kabul edeceksiniz.

İktidarınızı sağlamlaştıracak bir zaferi PKK’nin kendi elleriyle size teslim edeceğini mi sanıyordunuz?

Amaç 13 esiri kurtarmak olsaydı araya konulacak bir HDP milletvekili o esirleri gidip kendi elleriyle getirirdi.

Sizler bütün PKK’lileri öldürmek için gittiğinizi için esirlerinizin cesetlerini getirdiniz.

Gidişiniz ve gidiş biçiminiz adil değildi.

Esir cinayetindeki baş sorumluluğunuzu kabul edeceksiniz.

 

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu