RÖPORTAJ

Mihraç Ural: Adana Mutabakatı bir darbe girişimiydi

​​​​​​​Adana Mutabakatını, “Gelişmekte olan direniş güçlerine karşı bir darbe girişimi” olarak nitelendiren siyasetçi ve Suriye Mukaveme Güçleri Komutanı Mihrac Ural, “Bugün Rojava’nın dik duruşu, direnişçi çizgisiyle var oluşu, Adana mutabakatının açık iflası ve sonuçsuz kalışının göstergesidir” dedi.

Adana Mutabakatından bu yana Önder Abdullah Öcalan’la karşı geliştirilen tüm saldırılardan kaybeden tarafın olan Erdoğan olduğunu belirten, Mihraç Ural: “Adana mutabakatı onu dayatanların kendisine mezar oldu. Bu sürecin tüm kapışmalarında diktatörün rejimi ve ülke iflas etti” ifadelerini kullandı.

Amacın bölge direniş eksenini yıkmak olduğunu belirten Ural, sonraki tüm kirli savaş senaryolarının mayası Adana mutabakatında atıldığını söyledi.

20 Ekim 1998 yılında Türk devleti adına Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Büyükelçi Uğur Ziyal ve Suriye adına Tümgeneral Adnan Badr al-Hasan’ın imza attığı Adana Mutabakatı, Kürt halkını, Kürt Özgürlük hareketini ve Önder Abdullah Öcalan’ı tasfiyesi hedeflenmişti.

Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin planlı bir şekilde gerilmesi sonrasında, dönemin ABD başkanı Bill Clinton devreye girerek, Mısır arabuluculuğunda Türkiye ile Suriye’yi bir araya getirdi ve Adana Mutabakatı imzalandı. O dönem Türkiye’de Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Mesut Yılmaz, Dışişleri Bakanı ise İsmail Cem’di. Suriye’nin başında ise Hafız Esad vardı. Önder Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkmasıyla imzalanan Adana Mutabakatı günümüzde güncellemek isteniyor.

İşgalci Türk devleti Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik saldırılarını sürdürürken, bir yandan da Adana Mutabakatını güncelleyerek meşrulaştırmak istiyor.

Peki, gayri resmi olan bu Mutabakat niye yapıldı, hedef/ler neydi, neden güncelleştirilmek isteniyor? Bu ve merak edilen birçok soruyu o süreçte Suriye’de bulunan ve Mutabakatının sonucu olarak tutuklanan Mihrac Ural’a sorduk.

Adana mutabakatı 23 yılını geride bırakıyor. Önder Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkmasından sonra meriyete girdi. Bu şekilde bir mutabakat nerden ortaya çıktı, neden Suriye böyle bir anlaşmayı bunu kabul etti?

Bir hamur yoğruldu ve bunun için maya gerekirdi. Adana Mutabakatı bir maya idi. Sonraki 23 yılda ortaya çıkan gelişmeler bu mayanın ürünüdür. Suriye’ye terör belasını salan, yıkıp yakan, evlatlarının kellelerinin kesilmesine yol açan süreç bu mutabakatın ardından geldi. Burada tek amaç bölgenin direnç noktasını yıkmaktı. Bu amaçla en temel haklarını almak için tarihin en görkemli mücadelesinin yükseliş gösterdiği zamanda, Kürt halkının direnişini yıkmak, ardından tüm bölge direnişini yerle bir ederek, Filistin davasına son verip Suriye’ye diz çöktürmek, ardından ise İran’ı ve olası direniş güçlerini tasfiye etme hedeflendi.

Bu girişimin tetikçisi Türkiye diktatörlük rejimiydi. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) Eş bakanlığını üstlenen diktatör Erdoğan’ın ABD-İsrail ortak paydasına karşı anlam bulan Kürt direnişi ve Kürt halkının siyasal temsilcisi, umudu Başkan Öcalan’a yönelik hamleyle adım attılar.

MUTABAKAT ÖNCE TARİHİ OLAYLAR

Bu mutabakat gökten zembille inmedi. Tarihsel gelişmelere karşı gerici hamlelerin refleksi olarak doğdu. Suriye tarihi bunun önemli bir kanıtı ve verisiydi.  Mısır – Hitit arasında geçen Kadeş Savaşı (MÖ: 1274) Suriye’nin Humus kenti topraklarında Suriye halkını ezen sömürgeleştiren bir savaştı. Suriye halkı bu sömürgecilik savaşına topraklarını işgal girişimine direnerek karşı koymaya çalıştı. Ardından Roma geldi; istilacı Roma’ya karşı MS:270 yılında Zenubiya Tedmur İmparatoriçesi Suriye halkının önderi olarak direndi; Suriye vatandı, tarihin tüm imparatorlukları şehir devletleriyle tanımlanırken, Suriye bir vatandı ve vatanseverlere çağrı yapan Zenubiya;  tüm halkı putperest, Hıristiyan, felsefecileri, bilgeleri ve tüm tabakalardan halkı etrafına topladı. Ünlü sözüyle de tarihsel yankılar yaptı “Uygarlığın gücü er ya da geç güç uygarlığı yenilgiye uğratacaktır.” Suriye halkı bu bilinçle tarihini oluşturdu. Ardından gelen Bizans istilası ve Haçlı seferlerine karşı Suriye halkı yine tarihin ilk ülke algısı vatanseverlikle direndi; Bu kesitte Kürt Selahaddin Eyyubi Suriye halkına önderlik yaparak zafer kazandı, kendi toprağını direnerek kurtardı. Selçuklu, Moğol ve Osmanlı istilaları sıralandı.

Suriye halkı ve siyasal aydınları, Cemal Paşa el Seffahın doğum gününde 6 Mayıs 1916’da idam sehpalarındaki direnişleriyle meydan okudu. Bu tarih, Fransız mandacılarına karşı da aynı dirayetle yükseldi. Büyük Suriye devrimi olarak tarihe geçen, Kürt İbrahim Hanano, Alevi Şeyh Salih El Ali, Arap Hasan El Harrat ve Yusuf El Azım, Dürzi Sultan Paşa El Atraş önderliğinde ülkenin dört biryanında ayaklanarak, sömürgeci mandacı Fransa’ya karşı şehit üzerine şehit vererek direndi. 20.yüzyılın ikinci yarısından itibaren Gündeme gelen İsrail yayılmacılığına karşı, özellikle TC’nin, Irak’ta krallığa destek çıkışına, Lübnan ve Filistin olaylarında  (1958’li yıllar) her olayda İsrail’le işbirliğine karşı direnen, direniş yanlısı olan Suriye dik durdu. Hafız Esad yılları ise direniş ekseninin resmi bir Suriye ideolojik yönelimi olarak belirmeye başladı. Fas’ta bağlanan Arap zirvesinde Filistin direnişinin resmen desteklenmesi, tüm bölge halklarına hak kazanmanın tek yolu olduğunu anlatan bir mesajdı. Bu tarihsel direniş ekseni bugün, Emperyalist, Siyonist 80 ülkeye karşı ve onların tetikçisi diktatör Erdoğan Türkiye’sine karşı da yükseltilmesi gerektiğine inanıyorum.

DİRENİŞ GÜÇLERİNE KARŞI BİR DARBE GİRİŞİMİYDİ

Başkan Öcalan’ın dirayetli tarih algıları ve deneyleriyle yükselttiği direniş çizgisi, Suriye Esad yönetiminden anlamlı destek buldu. Tanıdığım Suriyeli yüksek rütbeli subaylar dâhil tüm halk ona sevgiyle baktı ve destek oldu. Kürt halkının haklı taleplerini içselleştirdi. Arap aşırı milliyetçiliğinin kimi refleksleri de Başkan Öcalan sempatisinin gerisinde kaldı. Bu, Başkan Öcalan’ın Rojava’ya sarf ettiği emeklerin bugün görülen sonuçlarının ürünüdür.

Adana Mutabakatı gelişmekte olan direniş güçlerine karşı bir darbe girişimiydi. Tam bu noktada Suriye kadar Kürt halkının yükselen direnişini ezmek için savaş tehditleri başladı. Yarım asırdır İsrail’e karşı mücadele eden, Filistin halkının direnişinin yanında duran Suriye, Kürt halkının yanında duruşuna bedel ödetilmek istendi. Bu bedel esasında Filistin davasının direnişine Suriye’nin bölgeyi ve halkları koruyan, direnişçi konumlanışına yönelik bir darbeydi.

Tam bu noktada, Lübnan başarısıyla İsrail’e ders veren ve BOP’u tarihe gömen Hafız Esad yönetimini arkadan hançerlemek için savaş tamtamlarını çalmaya başlayan Demirel-Ecevit-Yılmaz üçlü çetesi, malum milliyetçi medyayı da ayaklandırarak iki ülkeyi savaş eşiğine kadar sürüklediler. Kara Kuvvetleri Komutanı Atilla Ateş’in Reyhanlı’da, sınıra sıfır noktada yaptığı tehditkâr çıkış (15 Eylül 1998), Suriye’yi İsrail cephesindeyken arkadan hançerlemek demek olacaktı. ABD dâhil farklı kaynaklardan gelen bilgiler 9 Ekim’de Suriye’ye savaş açılacağını gösteriyordu.

Bu hamleleri yakından takip eden Başkan Öcalan’la uzun sohbetlerimiz oldu; gelişmeleri de “19 Yıldır beni topraklarında misafir eden Suriye’nin bu ağır baskıları benden dolayı görmesini asla istemem, bu onurlu bir duruş olmaz” diye özetledi. Suriye’nin hiçbir zaman ne başkana ne de bize bir yaptırımı ya da böyle bir iması olmadı. Özgürdük ve bunun sonuçlarını alıyorduk. Başkan, bu ülkede büyük bir güce sahip olduğunu da bu gücü korumak gerektiğini de biliyordu. Tarih bu dirayetli yaklaşımın sonuçlarını bugün Rojava’daki yükselişle göstermiş oldu.

Adana Mutabakatı sonucu birçok kişi tutuklandı.  Sizde onlardan biriydiniz. Neler yaşandı, biraz anlatır mısınız?

Adana mutabakatı Kasım 1999’da benim tutuklanmama, Türkiye’ye güven verme adına 1 yıl boyunca, tek kişilik hücrede kalmama yol açtı. Başkan Suriye’den çıkmış, bense zindana girmiştim. Olayların mantığı artık öyle işlemeye başladı, Suriye kendini, topraklarını, halkını korumak ve siyonizme karşı verdiği savaşı sürdürmek istiyordu. Komplo ise, Başkanın çıkışından sonra daha kapsamlı örülmeye başlandı. Suriye asla Başkana karşı bir saygısızlık, bir zorluk, bir ön kesme girişiminde olmadı, olması da mümkün değildi. Suriye, tersine Kürt halkının bu direnişçi yükselişe gerekli her kolaylığı, her imkanı sunmuştu.

Başkanın Suriye’den çıkışı büyük oyunu bozan bir adımdı. Ancak bunun bir bedeli vardı. O da direniş güçlerinin birbirinden geçici de olsa kopmasına yol açmıştı. Suriye, tarihsel direnme sürecinde önemli bir destekçisini, yol arkadaşını yitirmişti. Başkan da “ikinci vatanım” dediği Suriye’yi.

Adana mutabakatı dayatılmıştı. Bunun sonuçlarını daha fazla görmek amacıyla TC. yeni provokasyon ve baskılara yöneldi. Bu sürecin mantığı gereği kimi tutuklamalar yapılsa ve kimi militanlar teslim edilse de Suriye Kürt halkına, onun önderliğine ve siyasal yapısına karşı asla bir hamleye girişmedi.  Suriye’yi bu yönde sonuna kadar zorlayan TC. asla bir sonuç alamadı.

10 yıldır süren savaşta TC’nin suç ortaklarıyla bu iki dost gücü birbirine kırdırmak için giriştiği tüm çabalar da sonuç vermedi. Suriye Kürt halkıyla basit, lokal gerginlikler dışında asla birbiriyle savaşmadı. Tersine, Halep’in Suriye yönetimi ve Kürtlerle ortakça yönetilme başarısı, Suriye’nin geleceği için önemli bir örnek olarak yaşamaya devam ediyor.

Kimse Başkan Öcalan’a kurulan komplonun başarılı olduğunu sanmasın. Onun özgür iradesi ve sesi en yüksek zindan duvarlarından da yüksekti. Bunu gösterdi. Darbeyi göğüsler göğüslemez atağa geçti ve TC. devletinin en hassas kurum ve kadrolarını hücresine, ayağına kadar getirdi. Kürt halkının direnişi onun öğrencileriyle yükselmeye devam etti.

Kimi siyasetçiler Kuzey ve Doğu Suriye işgal planlarının mutabakatın bir planı olduğunu belirtiyor. Siz bu mutabakatı özetle nasıl değerlendiriyorsunuz ve mutabakat ile ne gibi planlar yapıldı?

Adana Mutabakatı bir güvenlik protokolüdür. Mecliste onaylanmış resmi bir anlaşma değildir; TC adına Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Uğur Ziyal, Suriye adına ise siyasi Şube Komutanı Adnan Bedir el Hasan’dı (beni, bir yıl hücrede tutuklayan kararı da o vermişti).

Amaç bölgede direniş eksenini yıkmaktı.  Filistin direniş hareketi başta olmak üzere, Başkan Öcalan önderliğinde yükselen Kürt özgürlük ve demokrasi hareketini söndürmekti. Sonraki tüm kirli savaş senaryolarının mayası Adana mutabakatında atıldı demek yanlış değildir. Ancak bu mutabakat, başarılı olamadı. Ne başkanı zindanda olsa bile dizginleyebildi ne de Suriye’yle baş edebildi. Bu anlamda, kendi kurdukları tuzağa kendileri düşmüş oldu. Suriye iç savaşı bu başarısızlıkların bir sonucudur.

Ama BOP Eş başkanlığı makamındaki diktatör Erdoğan, Suriye’yi resmi bir anlaşma yapmaya zorlayıp durdu. 23 Aralık 2009 ve 21 Aralık 2010 güvenlik ve işbirliği anlaşmaları genişletilmiş haliyle 26 Nisan 2011’da yani Suriye iç savaşının başladığı günlerde resmi olarak onaylandı. Bu da Başkan Öcalan’dan sonra yakılıp yıkılmak istenen ikinci hedefin Suriye olduğunu göstermeye yeterlidir.

Adana Mutabakatından sonra Suriye’de ne gibi değişimler yaşandı?

Adana Mutabakatıyla, Suriye direnişi dizginlenmek, Kürdün yükselen direnişinin yolu kesilmek istendi. Suriye iç savaşını bunun için hazırladılar, bunun için Suriye kuzeyi ve kuzey doğusunu askeri istilayla ele geçirmeye çalıştılar. Bu anlamıyla kirli süreç, birbirini tetikleyen, biri iflas edince diğer planı ileri süren bir kıyım, yıkım ve imha savaşı olarak gündeme gelmiştir.

Suriye, Adana Mutabakatıyla hiçbir şey kazanmadı, tersine TC’yle 12 yıl süren (1998-2010)balayı sona ermiş oldu. Ancak TC. de istediği ve hedef haline getirdiği PKK’yle ilgili Suriye üzerinden hiç bir şey kazanamadı.  Bu, Suriye’nin Kürt sorununa bakışıyla ilgili bir sonuçtu. Irak, İran TC. birleşmiş, Kürt özgürlük hareketi tasfiye etmeye yönelmiş dosyalarla Suriye’yi kuşatarak baskı altına almış ve Adana mutabakatını bile yapmıştı. Ama buna rağmen sonuç alamamıştı. Bunu 10 Ekim 2010 Esad- Erdoğan ortak basın toplantısında tüm çıplaklığıyla gördük. İki ülke arasındaki tüm bağlar bu noktada Kürt sorunu nedeniyle kopmuş oldu. Terör olaylarının Suriye üzerine akıtılmasının anlamı da budur. Rojava direnişinin anlamı da aynı kapıya çıkar; başkan Öcalan’ın Rojava emeklerini Suriye’nin yönetimi asla Türklere yem yaptırmadı. Bugün Rojava’nın dik duruşu, direnişçi çizgisiyle var oluşu, Adana mutabakatının açık iflası ve sonuçsuz kalışının göstergesidir.

Kuzey ve Doğu Suriye ve Suriye topraklarına saldırı tehdidinde bulunan Erdoğan sürekli olarak Adana Mutabakatını hatırlatıyor. Fakat şu an öyle bir mutabakat yenilenmemiş. Rusya da mutabakatı uygulamak için kimi zaman Türkiye’ye teyitlerde bulundu. Bunu nasıl ele almak gerek?

Bunu diktatörün hezimeti, sığınacak son köşesi olarak ele almak gerek. Adana Mutabakatının tüm baskıcı emir verici maddelerine rağmen Suriye’den bir sonuç almayan ve Mutabakatı anlamsız hale getiren Suriye yönetimi, bu aptalın gerçek niyetini ortaya koyan ve her yönüyle onu tüm insanlığa tanıtan duruşuyla cevap vermiştir.

Rusların bu mutabakatı tekrar dillerine almaları ise, Türkiye’nin verdiği sözlerde durması için bir nefes alma olarak dile gelmiştir. Gerçekte ise Adana Mutabakatının üzerinden çok sular geçmiş, tarihe gömülmüştür. Bugün o Mutabakatın hiçbir maddesi için hiçbir adım atılma durumunda olunmayacaktır.  Esad, bu eli kanlı caniyle ve onun rejimiyle asla bir masaya oturmayacaktır. Bu aynı zamanda basında uçurulan ve tamamen diktatörün arzularını dile getirin gizli buluşmaların hiçbir biçimde ve hiçbir yerde olmayacağının ifadesidir. 10 yılını dolduran bu savaşta, bu buluşmaların bir tekinin belgesi görüntüsü olmamıştır, olmayacak da.

Şu an Gire Spi, Serekaniye, Efrin ve birçok kent Türk devleti ve çetelerinin işgali altındadır. İşgal etme bahanesi olarak da Adana Mutabakatı gösteriliyor. Suriye’nin toprak bütünlüğüne aykırı olan bu işgalleri nasıl yorumluyorsunuz?

Bu söylem ve girişimleri bir sömürgeci, yayılmacı söylem ve bahane olarak görüyorum. Suriye toprakları üzerinde hiçbir yasal zemini olmayan, yalan ve dolanla komşu ülke topraklarına girilerek, bu toprakların yer altı ve üstü servetlerini talan etmeye kılıf oluşturma çabasıdır.  Kürtlerin sık sık bahane edilmesi ise gerçekle uzak yakın bir bağa sahip değildir. Kürtler bu toprakların yerlisidir, bu topraklardan yola çıkarak kimseye zarar vermemiştir; Terör diye nitelendirilecek bir girişim de yoktur. Bu gerçeği bilen yeryüzünün tüm güçleri diktatör Erdoğan’ını saçmalıklarını görerek Kürtlere karşı onun istedikleri ile tam uyumlu değildir.

Bu topraklar son 2000 yılda çok işgal ve ilhak gördü. Ama bunların hiçbiri oluşturdukları askeri haritaları gerçek vatan haritalarına çeviremedi. Çünkü vatan, kadim zamandan bakir toprakları ziraata, yaşama açma ve üzerinde kararlıca yaşamakla vatan haline gelir. Barbarların Anadolu’da ve Mezopotamya’da bu özelliklere haiz, yerli bir karakterleri hiç olmadı. Bu da doğal olarak Suriye yurtseverlerinin Kürt yurt severlerle omuz omuza vererek topraklarını işgalcilerden kurtarma mücadelesini meşru hale getirmiştir. TSK bu konumuyla ahlaksız bir işgalci çete konumundadır. İdlib cephesi açıldığında da göreceğiz ki, TC. ve TSK’sı arkalarına bakmadan hezimet yaşayacaklardır.

Şimdide Türk devleti Kuzey ve Doğu Suriye’ye kimi tehditlerde bulundu. Bu tehditlerin zamanlamasını da göz önünde bulundurursak bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Diktatör Erdoğan rejimi açısından deniz bitti. Artık gerileme durumundadır, yıkılana kadar da bu öyle geçecektir. Yaptığı savaş söylemleri sadece iç kamuoyuna dönük bir milliyetçi refleks yakalamak içindir. Yaklaşan seçimlerde ağır bir hezimet alacağı bilinen ve kamuoyu araştırmalarında tescil edilen bu durum, diktatörün ya bir çılgınlık yapma ya da blöfleriyle birlikte ezilme durumunda olacağını göstermektedir.

Erdoğan’ın pusulası şaşmıştır. Kendini toparlama ve hezimete giden siyasi askeri sürecini durdurmaya ne kendisinin ne de başkasının gücü kalmamıştır. Selde sürüklenen bir odun parçasıdır artık. Bunun için “dış güçler”, “dış saldırganlar” gibi söylemlerle kendini toparlama çabası da beyhudedir diyeceğim.

Adana Mutabakatından bu yana görülen o ki, Başkan Öcalan’la girişilen düellonun tüm hamlelerini kaybeden taraf Erdoğan olmuştu. Bu aynı biçimde Suriye ile ilgili de böyle olmuştur. Bu nedenle sıklıkla Adana mutabakatı dayatanlara mezar oldu. Bu sürecin tüm kapışmalarında diktatörün rejimi ve ülke iflas etti.

Olası bir saldırı Türkiye’ye nasıl bir fatura çıkaracaktır?

Esasından fatura çoktan kesilmeye başlandı. Diktatörün rejimi çöküşe geçti ve demir parmaklıklar ardında, hem savaş suçları ve hırsızlıkları nedeniyle hem de ülkede sürdürdüğü faşist yönetim baskı ve Kürtlere yönelik kanlı kıyımlar nedeniyle yargılanacaktır.

Türkiye ise uzun yıllar bu faturayı ödemek zorunda kalacaktır. Yaratılan tarihsel düşmanlıkların arkasında oylarıyla duran kesimler bir kez daha aynı hataya düşmemek için komşu ülkelerin refleksleriyle, tarihle yüzleşmek gibi acı reçetelerle karşılaşacaktır. Hitlerin peşinde körü körüne yürüyen Alman halkının ödemekte olduğu faturanın bugüne kadar sürüyor olması akılda tutulması gereken önemli bir veridir.

MİHRAÇ URAL KİMDİR?

Mihraç Ural veya diğer bilinen adıyla Ali Kayalı eski Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (Acilciler) liderliğini yaptı. Şimdi Suriye’de kurduğu Mukaveme Suri (Suriye Direnişi) birliklerinin komutanı. 12 ayrı cezaevi yattıktan sonra, Adana Cezaevinde tünel kazarak firar etmeye çalıştı. Tünelde Dev-Yol davasından İsmail Şahin, döşenen elektrik kablosundaki kaçaktan dolayı yaşamını yitirdi ve jandarmayla silahlı çatışma yaşandı. 31 Temmuz 1980 tarihinde görüş mahalline geceden girip, gündüz de görüşçüler arasına karışarak cezaevinden katı. 10 Ağustos 1980’de Suriye’ye geçti. 11 Mayıs 2013’te Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde gerçekleştirilen ve 52 kişinin hayatını kaybettiği bombalı saldırıyla ilgili Adana Cumhuriyet Savcılığı tarafından hakkında arama kararı çıkartıldı. Suriye barış süreci kapsamında Ocak 2018’de Soçi’de düzenlenen uluslararası toplantıya katıldı. Kendi deyimiyle şimdiye kadar 16 kez suikasta uğradı.

ANHA

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu