Video

Mazlum Ebdi: İşgale karşı kazanımlarımızı zafer ile taçlandırmalıyız

Mazlum Ebdi: Türk devletinin asıl amacı topraklarımızı işgal etmek ve Türkleştirmekti. Bu işgal saldırılarını da terör listesinde yer alan DAİŞ ve El Nusra çete artıklarını sözde Suriye Milli Ordusu adı altında bir araya getirdiği çete organizasyonuyla gerçekleştirdi.

Serêkaniyê ve Girê Spî’nin Türk devleti ve çeteleri tarafından işgalinin üzerinden geçen bir yılda bölgede işledikleri işgal, demografik değişim, talan, asimilasyon vb. suçlarının tüm dünya tarafından görüldüğünü belirten QSD Genel Komutanı Mazlum Ebdi, uluslararası güç ve kurumlara “artık konuşmak yerine işlenen bu suçların hesabını sormak için harekete geçme” çağrısı yaptı.

İşgal sürecinde ABD ile Rusya tarafından Türk devleti ile yapılan İstanbul ve Soçi anlaşmalarını hatırlatan Ebdi, “Bu garantör ülkeler anlaşmalar gereği üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirmiyor” diyerek, ABD ile Rusya’nın söz konusu anlaşmalarda garantör ülke olmaktan doğan sorumluluklarını yerine getirmelerini istedi.

Ebdi, Türk devletinin olası yeni bir işgal durumuna ilişkin de, “Türk devleti fırsat bulduğu anda kesinlikle daha kapsamlı işgal saldırısı gerçekleştirecektir. Onun için gerek siyasi ve askeri olarak gerekse toplumsal örgütlülük ve mücadele gücü olarak son derece hazırlıklı olmalıyız. Kaldı ki, biz şu anda güçlü, onlar ise güçsüzdür. Gerek bölgesel gerekse uluslararası dengeler ve güç bizden yana. Onun için öyle kafasına estiği gibi de Türk devleti işgal gerçekleştiremez. Bunu yapmaya çalışırsa da burada bulunan tüm güçlere faturası çok ağır olur” dedi.

Mazlum Ebdi, bölge halkları arasındaki birliğin her geçen gün daha da geliştiğini, bunu bozmaya çalışanların boşa düştüğünü, buna en somut örneğin ise Dêrazor ve bölge genelinde aşiret reislerine dönük suikastlarda halkın QSD ve Özerk Yönetim etrafındaki kenetlenmesini örnek göstererek “Bölge halkları DAİŞ’e karşı birlikte mücadele etti. Aralarında kan bağı oluştu ve başta Arap halkı olmak üzere bölge halkları geleceklerinin Özerk Yönetim’de olduğunu gördüler” değerlendirmesini yaptı.

PYNK-ENKS görüşmelerinde QSD olarak garantör konumunda olduklarını, görüşmelerin olumlu yürüdüğünü, zamanla tüm sorunların çözülerek kalıcı bir birliğin sağlanabileceğine inandığını kaydetti.

QSD Genel Komutanı Mazlum Ebdi’nin sorularımıza verdiği cevaplar şu şekilde:

‘TÜRK DEVLETİ İŞGAL ETTİĞİ KENTLERİ GEÇİŞ NOKTASI OLARAK KULLANIYOR’

* Türk devleti ve çetelerinin Serêkaniyê ve Gire Sipi bölgelerinin işgalinin ardından bir yıl geçti. Bu geçen bir yılı hem işgal hem de sahada cereyan eden gelişmeler açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türk devletinin işgal saldırılarının üzerinden geçen bir yıl, işgal gerekçelerinin hiçbir gerçek altyapıya dayanmadığı, esas amacının bölge işgali olduğu tüm yönleriyle netleşti. Kaldı ki,  geride kalan süreçte bölgeyi Türkleştirmeye çalıştığı, kendisine bağlı yapılar oluşturduğu görüldü. Bu işgal saldırılarını da terör listesinde yer alan DAİŞ ve El Nusra çete artıklarıyla gerçekleştirdi. Asıl olarak bu bölgedeki işgalini başka yerlerdeki emellerine ulaşmada bir kaldıraç olarak kullanıyor. Birçok kişiyi Libya’daki savaşta kullanmak üzere götürdü. Aynı amaçla Azerbaycan’a götürüyor. Özcesi Türk devletinin bizim bölgelerimize dönük gizli amaçları, ajandası vardı ve geride kalan bir yıllık süre zarfında bu amaçları da ortaya çıktı.

* İşgal saldırısı öncesi uluslararası güçler ile bir anlaşma yapmıştınız, yaptığınız anlaşmaya neden uyulmadı? ABD o dönem neden böyle bir tercih yaptı?

Durumu şu şekilde değerlendirmek belki de daha doğru olur. O dönem saldırıların gelişmesini engellemek için bir takım girişimler vardı. Biz de aynı girişimlerde bulunduk. Halkımızın bir işgal saldırısına kurban gitmemesi için uluslararası alanda girişimlerimiz oldu. Bu yönlü harekete geçen çevreler de oldu. Hatta bu girişimler bir ittifak halinde yürütüldü. ABD de işin içindeydi. Kimi gelişmeler de yaşandı. Biz de bir savaş çıkmasın diye elimizden geleni yaptık. Bir konsensüs de ortaya çıktı. Her ne kadar tam istenilen sonuca varmazsa da kısmen yaşama da geçti. Biz üzerimize düşeni yaptık. Ama sonuçta tüm dünyanın gözleri önünde Türk devleti önce tehditlere başladı, sonrasında ise saldırı gerçekleştirdi.

Sonuçta garantör ülke konumunda olan ve güvenlik anlaşmasının gelişmesine aracı olan ABD sorumluluğu gereği hareket etmedi. ABD’nin ilk başta bazı girişimleri oldu, Türk devleti ile bazı anlaşmalar gelişti. Ne var ki, dediğim gibi Türk devleti daha sonra verilen tüm sözleri bir kenara bırakarak saldırı gerçekleştirdi. Bu durumda ABD ve koalisyon ülkelerinin Türk devletinin saldırılarına karşı net ve güçlü bir tutumu olmalıydı. En azından kendi yaptıkları girişimlere de sahip çıkmalıydılar ama bunu yapmadılar. Sonuç itibariyle kendi sistemsel çıkarlarını esas alarak, Türk devletinin geliştirdiği işgal saldırılarına karşı durmadılar. Bilakis, güçlerini bölgeden çekme kararı aldılar.

ABD kendi kararına sahip çıkmalıydı. Bu saldırıların önünü kesmeleri gerekiyordu. Bu konuda ciddi bir kararları olmalıydı. Kendi kararlarına sahip çıkmadılar. Dediğim gibi sistemsel çıkarlarını önceledi ve Türk devletinin saldırılarının önüne geçmedi. Bilindiği gibi o süreçte yaptığımız açıklamalarda, alınan kararın yanlış olduğunu belirttik. Biz bu topraklarda teröre karşı birlikte mücadele ediyorduk. Bu kararın, terörle mücadeleye büyük bir darbe vurduğunu söyledik. Aradan geçen bir yıl da yaptığımız açıklamaların ne kadar doğru ve yerinde olduğunu gösterdi.

* Kuzey ve Doğu Suriye’nin işgalinin ardında bir dizi temaslar ve anlaşmalar gerçekleştirildi. Ancak bu anlaşmalara rağmen Türk devletinin saldırıları hiç durmadığı gibi, son günlerde bu saldırılarda bir artış olduğu da görülüyor. Yapılan anlaşmalara rağmen gelişen bu saldırıları nasıl okumak gerekir?

Biz sürekli bu durumu uluslararası güçlerle de anlatıyoruz. Türkiye ile garantör ülkeler arasında anlaşmalar yapıldı. Zaten biz o anlaşmalara dahil değildik. ABD ve Türkiye arasında 17 Ekim’de İstanbul’da, 23 Ekim’de Soçi’de Rusya ile anlaşmalar imzalandı. Bu anlaşmalara göre iki tarafın da anlaşmaya uyması ve anlaşma çerçevesinde hareket etmesi gerekiyor. Anlaşmalar gereği bölge demografyasıyla oynamamalı. Bölge halkına karışılmamalı. Halkın bölgedeki varlığı tehlikeye atılmamalı. İşlediği suçlara karşı kendisi durmalı. Ancak maalesef Türk devletine bağlı çete grupları için bölgede suç işlemek adeta mubah görülüyor. Türk devleti işlenen bu suçlara, anlaşmaların bir tarafı olarak karşı duracağına bu suçların gerçekleşmesinin önünü açıyor, sevk ediyor. Hatta bu suç işlerinin organizasyonunu yapıyor. Eğer Türk devleti kendisi bu suçların organizasyonunu yapmasaydı, kendisine bağlı bu çete yapıları hiçbir şey yapamazlardı. O açıdan biz, Türk devletinin söz konusu anlaşmalara uymadığını her fırsatta dile getiriyoruz.

Son dönemlerde sadece işgal ettikleri yerlerde değil, sınır hattında da sürekli olarak alanlarımıza dönük saldırılar gerçekleştiriyorlar. Sivilleri tutukluyor, işkence yapıyor, öldürüyorlar. Tabi bu genel siyasetlerinin bir sonucudur ve ciddi bir sorundur. Buna karşı anlaşmalara taraf olan garantör ülkeler tutum sahibi olmalı ve saldırıları durdurmalıdırlar.

* Bu durumda siz, söz konusu devletlerin tutumunun Türk devletini işgal saldırılarına daha fazla sevk mi ediyor diyorsunuz?

Şu bir gerçek ki, ABD ve Rusya, İstanbul ve Soçi’de yapılan anlaşmaların sorumluluklarını yerine getirmediler. Biz bunu sürekli olarak dile getiriyor ve eleştiriyoruz da. Türk devleti sürekli hem tuttuğu sözlere hem de yapılan anlaşmalara uymuyor. Her iki devletin de Türkiye’ye karşı tutumları sadece tavsiye düzeyinde kalıyor. Oysa bu devletlerden beklenen güçlü bir tutum sahibi olmalarıdır. Bunu pratik olarak da göstermeleridir. Çünkü Türk devleti bölgede sivilleri ve siyasetçilerimizi hedef alıyor. Bu uluslararası kurumlarca da tespit edildi, belgelendi. Türk devletine karşı güçlü bir tutum alma gelişmediği için de Türk devleti ve çeteleri saldırılarını sürekli olarak sürdürüyor. Örneğin karşı tutum olmadığı için, Koronavirüs salgını zamanında bir milyonluk Hesekê kentinin suyu Türk devleti ve çeteleri tarafından kesilebildi. Buna rağmen Türk devletine karşı tutumlar sadece tavsiye düzeyinde kalmaya devam ediyor. Oysa sert tavır alınmalı, caydırıcı olunmalı ki bu suçları işleyenler bir daha buna yeltenememeli.

‘TÜRK DEVLETİ KÜRTLERİN KAZANIMLARINI HEDEFLİYOR’

* Yeni bir işgal saldırısı ön görüyor musunuz? Böyle bir durumda bölgede nasıl bir tablo ortaya çıkar? Gelişmeler nereye evrilir?

Şimdi iki durum var ve bunları birbirinden ayırt edebilmeliyiz. Türk devleti her zaman daha büyük saldırı gerçekleştirmek gibi bir amacı vardır. Öyle propaganda edildiği gibi, burada Türk devletinin bazı düşmanları olduğu için saldırmıyor. Bu büyük bir yalandır. Türk devletinin asıl derdi Kürt halkıdır. Hiçbir şekilde Kürtlerin burada bir statü sahibi olmasını kabullenmiyorlar. Türk devleti, Kürtlerin en ufak özgürlük hakkına dahi tahammül edemiyor. Türk devleti sürekli olarak, “Başurê Kürdistan’da Kürtlerin bir statü sahibi olmasına izin vermekle bir hata yaptık, bu hatayı burada tekrarlamayacağız” diyor. Daha 2011’de bunu söylediler. Açık aleni söylediler bunu. Bugün de bu siyaset çerçevesinde girişimlerini sürdürüyor. Dolayısıyla elinden gelse yarın da saldırır. Türk devleti kesinlikle bu bölgeyi işgal amaçlarından vazgeçmiş değildir. Buraları işgal etmekle sadece Kürtlerin statüsünün önüne geçmiş olmayacaktır, aynı zamanda dış siyaseti için de kullanıyor, kullanacaktır. Libya’ya, Azerbaycan’a gönderdiği çeteleri buradan gönderiyor. İşgal ediyor, insanları örgütlüyor ve sonuçta kendi menfaatleri temelinde kullanıyor. Dolayısıyla bunu bilerek sürekli tedbirlerimizi almalıyız.

Ancak şu gerçeği de bilmek gerekir. Türk devleti bu dünyada istediği her şeyi yapabilecek güç de değildir. Öyle gösteriyor olabilirler ama gerçek böyle değildir. Çok derin sorunları var. İçeride ciddi sorunlar yaşıyor. Eğer bugün saldırılar gerçekleştiriyorsa da kendi güçlülüğünden değil, aksine güçsüzlüğünden kaynaklı yapıyor. Türk devleti bugün bu bölgede öyle her istediğini yapamaz. Hem bölgesel dengeler buna izin vermeyecek, hem de bizim yürüttüğümüz diplomatik, siyasi, askeri hazırlıklar buna izin vermeyecektir. Şimdi denilse ki, Türk devleti yeniden saldırır mı saldırmaz mı diye, evet Türk devleti fırsat bulduğu anda saldırır ama bu o kadar da kolay olmayacaktır.

Serêkaniyê ve Girê Spî işgalinden bir yıl sonra artık Türk devleti eskisinden daha güçsüz konumdadır. Dış siyasette de zayıftır, Suriye halkının Türk devletini kabul etmesi de öyle eskisi gibi değildir. Çünkü herkes Türk devletinin her saldırısının kendisiyle ne tür felaketler getirdiğini gördü. En fazla da Suriye halkının bu saldırılardan zarar gördüğünü biliyor. Yine küresel güçler de Türk devletinin her saldırısının tüm bölgeye büyük bir zarar verdiğini görüyorlar. Dolayısıyla Türk devletinin eskiye oranla bölgeye saldırı gücü ve imkanı daha da zayıflamış durumdadır. Türk devleti kesinlikle bölgeye yeni saldırılar gerçekleştirmek isteyecektir ancak bunu o kadar da kolay yapamayacaktır.

Bir de Serêkaniyê ve Girê Spî saldırılarından önce uluslararası anlaşmalar yoktu ama şimdi var. Bölgede bulunan hem Koalisyon güçlerinin hem de Rusya’nın bu anlaşmalardan kaynaklı sorumlulukları var. Bu sorumluluklarını yerine getirmek durumundalar. Tabi biz de dediğim gibi hem askeri hem de Özerk Yönetim olarak eskisinden çok daha güçlü durumdayız. Bugün dünya halklarının, uluslararası güçlerin, devletlerin bize olan desteği bir yıl öncesinden çok daha güçlüdür. Gerek dünya halkları olsun, gerek küresel güçler olsun gerekse ilişkide olduğumuz dostlar olsun bizim davamızın haklılığını, adaletini çok daha iyi fark etmiş durumdalar. Aynı zamanda hepsi de saldırıların kendisiyle ne tür zararlar getireceğini de görmüş durumdalar. O açıdan biz eskisinden daha güçlü durumdayken onlar güçsüzdür. Bu da eski saldırı olanaklarının azaltıyor.

En önemlisi de eğer biz QSD güçleri, Özerk Yönetim ve Kuzey ve Doğu Suriye halkları sorumluluklarımızı, görevlerimizi çok daha iyi yerine getirebilirsek, örgütlenebilirsek o zaman Türk devletinin bize saldırması hiç de kolay olmayacaktır.

‘ARAP VE KÜRT HALKININ BİRLİĞİNİ SAVUNACAĞIZ’

* Bölgede sürekli iç karışıklık çıkarma girişimleri olduğunu biliyoruz. Bu yönlü zaman zaman suikastlara varan saldırılar da oluyor. Bu saldırıları ve bölge halkının tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sadece Türk devleti değil, burada bir statü sahibi olmamızı istemeyen tüm kesimler, devletler, bizden hazzetmeyenler bölge halkları arasında fitne çıkarmaya çalışıyorlar. Bunu özellikle de Kürtler ve Araplar arasında geliştirmeye çalışıyorlar. Açık söylemek gerekir, Suriye rejimi Arap halkını Kürt halkına karşı kışkırtmaya çalışıyor. Türk devleti daha ilk günden itibaren bunu yapıyor. Kaldı ki bunu Reqa, Dêrazor ve Hesekê’de gördük.

Gerek Suriye rejimi olsun gerekse de Türk devleti, bölgeyi askeri yolla ele geçirme umutlarını yitirince bu tür fitneler geliştirmeye başladılar. Elbette Kürtlerden önce Arap halkı buna karşı durdu, duracaktır. Çünkü başta Arap halkı olmak üzere bölge halkları geleceklerinin Özerk Yönetim’de ve QSD’de olduğunu gördüler. Bu gerçeği kendi bölgelerinin özgürleştirilmesi sürecinde de bölgeye dönük siyasi ve askeri faaliyetlerde de gördüler. Bu toprakların özgürleştirilmesinde Kürtlerin ve Arapların kanları birbirine karıştı, birlikte kanlarını döktüler.

‘TOPRAKLARIMIZI ÖZGÜRLEŞTİRMEK İÇİN KANLARIMIZ BİRLİKTE AKTI’

Bu geçtiğimiz süreçte QSD içerisinde yer alan 4 bine yakın Arap savaşçı şehit düştü. Bu az bir sayı değil. Çetelere ve işgalciliğe karşı mücadelede halklar arasında kan bağı oluştu. Kimse kolay kolay bu yaşananları unutamaz. Onun için bölge halkları arasında fitne çıkarma girişimleri de boşa çıktı. Bölge halklarının bu yönlü tutumları son derece netti. QSD ve güvenlik kurumları olarak da bu tür fitne girişimlerinde bulunan kesimlerinin önüne geçmesini bildik. Halka karşı suç işleyenleri, sivilleri öldürenleri tutukladık ve bunlar suçlarını itiraf ettiler. Bölge halkı da öldürülme olaylarının arkasında kimlerin olduğunu, bu fitne girişimlerinin kimler tarafından geliştirildiğini görüyor.

Serêkaniyê, Girê Spî ve Efrîn halkları hiçbir zaman topraklarının işgal altında kalmasını kabul etmediler. Topraklarının başka kesimler tarafından sahiplenilmiş olmasını kabullenemezler. Girê Spî halkının tümü bugün Reqa’dadırlar. Onlar hiçbir zaman topraklarının işgal altında kalmasını kabul etmeyecekler. Yine Serêkaniyê de o şekilde. O açıdan, herkesten önce bu topraklarda yaşayan halklar kendi topraklarının özgürleştirilmesini istiyor. Biz de elimizden ne geliyorsa bu toprakların özgürleştirilip tıpkı işgal öncesi durumlarına getirilmeleri için her şeyi yapacağız.

‘TÜM ÇETELER AYNI KÖKTENDİRLER’

Şunun artık bilinmesi gerekir; Bugün bizim alanlarımızı işgal edenler ile DAİŞ zihniyeti aynıdır. Çünkü hepsi de aynı yerden türemediler. Daha önce ÖSO olanlar sonra Nusra’ya geçtiler, Nusra olanlar sonra DAİŞ ismini aldılar. DAİŞ tasfiye edilince yeniden dönüp ÖSO ismini aldılar. Ortak noktaları paramiliter güç olmalarıdır. Dolayısıyla onlar için burada, Libya’da ya da Azerbaycan’da bu işi yapmış olmak fark etmez. Sonuçta para karşılığında yapıyorlar. Zihniyetleri işgalciliktir, her şey onlar için mubahtır.  Bugün işgal bölgelerinden yaşananlar da Türk devletinin denetiminde ve organizasyonuyla gelişiyor. Bunu kabul etmek de mümkün değildir.

Bu durumun çözülmesi iki yolla olur. Ya Suriye dosyasına dahil olan, burada siyaset yürüten uluslararası güçler ya sorumluluklarını yerine getirip, işgal edilen yerlerin yeniden Suriye coğrafyasına dahil olmasını sağlayacak ve göçertilen halk yerlerine geri dönecek, siyasi yolla da bu bölge sorunları çözüme kavuşturulacak. Ya da bu işgal bölgeleri kendi sahipleri tarafından özgürleştirilecek. Bu iki yoldan biri olacak.

Biz QSD olarak her iki yol için de çalışmalarımızı yürütüyoruz. Birlikte çalıştığımız uluslararası güçlerle ortak bir yol bulup işgalcilerin, işgal ettikleri bölgelerden çıkarılmasını ve halkın topraklarına geri dönmesini sağlamaya çalışıyoruz.

‘DAİŞ İLE SERÊKANİYÊ’DE BULUNAN ÇETELER ARASINDA HİÇBİR FARK YOK’

* Türk devleti ve çeteleri işgal ettiği alanlarda en fazla kadın ve çocukları hedef alıyor. Kadınlara dönük uygulamalar basına da yansıdı. Benzer uygulamalar DAİŞ döneminde Reqa ve diğer yerlerde de yaşanmıştı. Bu ortak uygulamalardan ortaya çıkan resmi nasıl değerlendirmek gerekir?

DAİŞ çeteleri ile Serêkaniyê ve Girê Spî’deki çetelerin bir birinden hiçbir farkı yok. Başkaca ülkelerden, kentlerden gelen bu çeteler ile DAİŞ’in zihniyetiyle aynıdır. Birçoğu eski DAİŞ çetesi. DAİŞ çeteleri ÖSO oldu şimdi de başka isimler kullanıyorlar. DAİŞ bölgede güç kaybettiğinde bu çeteler tekrardan ÖSO çetelerinin isimlerini aldılar. Bu çeteler aynı zihniyeti paylaştıklarından isim değişiklikleri onlar açısından bir önem taşımıyor. Para için bu işi yapıyorlar. Onun için bu saldırıları burada, Libya’da ve Azerbaycan’da da gerçekleştiriyorlar. Bu çetelerin ve onları destekleyenlerin zihniyeti işgalci zihniyettir. Çeteler kendi çıkarları için her şeyi mubah görüyorlar.

DAİŞ’in önceden yaptıklarını bu çetelerin yapmasına şaşırmıyoruz. Ama bu tarz suçlar kesinlikle kabul edilemez. Bu kapsamda iki yolumuz var; Ya Suriye’de sorununu siyasi olarak çözmeye çalışan uluslararası güçler, üzerlerine düşen sorumlulukları yerlerine getirerek ve bu topraklar Suriye’nin bir parçası olarak tanınır, burada yaşayan halk evlerine, topraklarına döner. Veya bu topraklar daha öncesinde olduğu gibi o toprakları savunanlar tarafından özgürleştirilecektir.

Biz QSD olarak bu iki seçenek içinde çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Bu kapsamda uluslararası güçlerle ve birlikte çalıştığımız güçlerle bu toprakların siyasi bir çözüme kavuşturulması için görüşmelerimizi sürdürüyoruz. Halkımızın güvenlikli bir şekilde topraklarına dönmelerini sağlamayı amaçlıyoruz. Biz topraklarımızın özgürleştirilmesi için QSD olarak uzun vadeli hazırlıklarımızı sürdürüyoruz. Bu topraklar artık uluslararası güçlerin etkin olduğu topraklardır. İşgal edilen toprakların özgürleştirilmesi için siyasi dengelerin de oluşması gerekiyor. Siyasi denklemlerde müsait olduğunda bu toprakları özgürleştirerek kendi sahiplerine vereceğiz.

‘BM RAPORU OLUMLU FAKAT YETERSİZ’

* İşgal sürecinde yaşanan katliam ve savaş suçları karşısında sessiz kalmayı tercih eden BM; evlerin yağmalandığını, çocuklara işkence yapıldığını, kadınların tecavüze uğradığını belgelerle ortaya koyan bir rapor yayınladı. Bu gelişmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz? İkincisi BM, yayınlanan raporda belirttiği suçların bir daha yaşanmaması için nasıl bir rol ve görev üstlenebilir?

Birleşmiş Milletlerin (BM) hazırlamış olduğu raporu ben de okudum. Hazırlanan maddeler gerçeğin sadece bir kısmını içeriyor. Gerçek, belirtilenlerden çok daha fazladır. Fakat yine de bu raporu olumlu değerlendiriyoruz. Türk devleti ve çetelerinin suçları ilk kez belgelenmiş oldu. Bu iyi bir adım fakat tek başına yetersizdir.

Bu suçları işleyenlerden hesap sorulmalı. Bir tutum alınmalı. Hesap sorulmalı ve aynı zamanda BM kadar bu sorunla alakalı tüm devletler tarafından siyasi tutum da ortaya konulmalı. Bu konuda da eskiye oranla bir gelişme var diyebiliriz. Türk devletinin siyasetini eleştiren, işlediği suçlara karşı koyan sesler daha gür çıkıyor. BM raporu bir gelişmeye işaret ediyor. Olumlu bir adımdır. Ama hesap sorulması için bizim ve dostlarımızın daha etkili çalışmalar yürütmemiz, bu güçlere daha fazla baskı kurmamız gerekiyor ki bunu sağlayabilelim.

‘QSD OLARAK BAŞUR SINIRINDA İLK GÜNKÜ POZİSYONDAYIZ’

* Sınır bölgelerine zaman zaman yığınak yapılıyor. Yeni askeri üsler ve mevziler kurmaya çalışılıyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Askeri güçlerin kimi bölgelere yığınak yaptığı doğrudur. Doğrusu yapılan anlaşmalar gereği böyle olmamalıydı. Ama eğer güç sevkiyatı yapılıyorsa bu başka niyetlerinin olduğunu gösteriyor. Özünde bu işgalin bir parçasıdır. Sınır içinde sınır oluşturmaktır. Demografik değişim yaratmak istiyorlar. Suriye dışında bir sistem oluşturma hesabı var. Bu da kabul edilebilir bir şey değildir.

* Başur sınırındaki askeri sevkiyat için neler söyleyebilirsiniz?

Kuzey ve Doğu Suriye ile Başurê Kürdistan arasında bu tarz sınırların ve karargâhların yapılmasına hiç gerek yok. Biz Demokratik Suriye Güçleri olarak 8 yıl önce hangi pozisyondaysak bugün de aynı yerdeyiz. Hiçbir zaman sınır hattında güçlerimizi fazlalaştırma, fazladan tedbir alma gereği duymadık. Belki bazen kaçakçılığa karşı tedbirler arttırılabilir. O açıdan alınan tedbirlere de anlam veremiyoruz ve yerinde atılmış bir adım değildir. Kuzey ve Doğu Suriye ile Başurê Kürdistan arasındaki sınırlarımız normal olmalıdır.

‘GÖRÜŞMELERDE ORTAYA ÇIKACAK DURUM İŞGAL ALTINDAKİ BÖLGELERİN KADERİNİ BELİRLEYEBİLİR’

* Rojava’da ulusal birlik görüşmeleri son aylarda başat bir gündem. Rojava’da birliğin gelişmesi hem tüm Kürdistan sathı ve örgütleri açısından hem de özelde Rojava’ya dönük işgal saldırılarının önlenmesi ve işgal bölgelerinin özgürleştirilmesi açısından nasıl bir etki sağlar?

Biz QSD olarak her iki Kürt taraf ile yapılan görüşmelerin garantörüyüz. Tarafların görüşmelerini ABD ile birlikte sürdürüyoruz. PYNK ve ENKS arasındaki görüşmeler şu ana kadar olumlu şekilde ilerliyor. Her iki tarafta siyasi konularda ortaklaştılar. Her iki taraf da işgal edilen bölgelerde izlenecek siyaset üzerinden mutabık kaldılar. Bu olumlu bir durumdur. Türk devletinin özellikle Efrîn, Serêkaniyê ve Girê Spî’ye yönelik saldırılarını kabul etmeyerek karşı olduklarını belirtiyorlar.

Yine her iki taraf da, Türk devleti tarafından işgal edilen Efrîn, Serêkaniyê ve Girê Spî alanlarını, işgal edilmiş alanlar olarak nitelendiriyorlar. Bu bölgelerin özgürleştirilmesi ve yeniden Suriye’nin bir parçası olmasında hemfikirdirler. Biz bu görüşmelerin başarılı olacağına, sonuç alınacağına inanıyoruz. Bu görüşmeler sonrasında ortaya çıkacak sonuç, işgal altındaki alanların özgürleştirilmesinde olumlu etki edecektir. Kürtlerin bu konularda tutumu bir olacak ve dolayısıyla küresel güçler üzerindeki etkileri de daha güçlü olacaktır.

‘BİRLİK GÖRÜŞMELERİNDE TARİHİ VE OLUMLU ADIMLAR ATILIYOR’

* Sizce PYNK ile ENKS arasındaki görüşmeler kalıcı bir anlaşmaya ulaşır mı? Sizce bunun için taraflar ne yapmalı?

Bu süreçte Rojava Kürdistanı’nda ulusal birlik görüşmelerinin gerçekleşiyor olması tarihi önemdedir. Biz de QSD olarak bunun bir gereksinim olduğunu gördük ve taraflarla görüşmeler gerçekleştirdik.

Bu konuda ABD ile garantörlüğümüzü sürdürüyoruz. Süreç olumlu ancak ağır ilerliyor. Bana göre bu ağır ilerlemenin nedeni de iki tarafın da ciddi olmalarıdır. Kimi konularda uzun uzun görüşmeler gerçekleşiyor, tartışmalar yapılıyor. Çünkü her iki taraf da yapılacak bir anlaşmanın pratik karşılık bulmasını istiyor. Her şeyi netleştirmek istiyorlar. Bu da özünde olumlu bir durumdur. Şimdiye kadar temel bazı konular da anlaşmalar sağlanmış denilebilir. Garantör taraflar olarak bu görüşmelerin tarihi bir anlaşmayla sonuçlanacağına da inanıyoruz. Bu anlaşma uzun erimli, hatta kalıcı olacaktır. Rojava, Kuzey ve Doğu Suriye bölgeleri hatta Suriye ve tüm Kürtler üzerinde büyük etki yaratacaktır. Bu görüşmelere destek olan ve yürütülmesine yardımcı olan dostlarımız ve uluslararası güçler, halkımız tutumlarını daha fazla ortaya koymalı. Bu gerçekleşen sürece daha fazla destek vermeleri gerekiyor ki bu görüşmelerden sonuç alınabilsin.

‘TÜRK DEVLETİ HDP’DEN KOBANÊ’NİN İNTİKAMINI ALMAYA ÇALIŞIYOR’

* Bir de HDP’ye dönük “Kobanê operasyonu” gündemde. Vekiller, yöneticiler ve belediye eş başkanlarının da aralarında yer aldığı 82 kişi için tutuklama kararı çıkarıldı. Bu operasyona “Kobanê operasyonu” isminin verilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türk devleti dört parçada Kürdistan halkının kaderinin bir birine bağlı olduğunu iyi biliyor. Bir yerde Kürt halkı güçlendiğinde, öne çıktığında bu yükseliş diğer yerlere de yansıyor. Bundan dolayı Bakurê Kürdistan’da HDP’nin büyümesi, Rojava Devrimi için de bir kazanım oluyor. Kobanê savaşı sırasında en büyük destek Bakurê Kürdistan’dan ve onunda siyasi iradesi HDP’den geldi. Onun için biz bir kez daha Rojava Kürdistanı’nda ki bütün özgürlük savaşçıları olarak Bakurê Kürdistan halkına ve onların siyasi temsilcilerine teşekkürlerimizi sunuyoruz. O süreçte Kobanê zaferinde büyük bir rol oynadılar ve çok sayıda da şehit verdiler.

AKP hükümeti HDP’nin Kobanê duruşundan intikam almak istiyor. Kobanê’nin kazanmasını istemiyorlardı ama engelleyemediler de. Bunun için de intikamını bu şekilde almaya çalışıyorlar. AKP Kobanê direnişinin yenilmesini istiyordu ve bunu söylemlerinde bunu defalarca dile getirdiler. Dört parça Kürdistan’da ve özellikle de Bakurê Kürdistan halkı Kobanê direnişinin zafere ulaşması için büyük çaba gösterdi. Türk devleti bugün de bunun intikamını almaya çalışıyor. Biz inanıyoruz ki HDP bugüne kadar Türk devletinin inkâr, katliam saldırılarını direnerek nasıl boşa çıkartıysa bu saldırıları da her zamankinden daha güçlü karşılayarak sağlam ve dimdik bir şekilde çıkacaktır.

DÜŞMANLARIMIZ ZAYIF OLDUKLARI İÇİN SALDIRIYOR’

* Bütün dünya halklarının gözü Kuzey ve Doğu Suriye’de ortaya çıkan gelişmelerde. QSD Genel Komutanı olarak sizin Kuzey ve Doğu Suriye halkları başta olmak üzere dünya halklarına bir çağrınız var mı?   

Her şeyden önce halkımıza şunu söylemek isteriz. Biz zorlu ve zahmetli süreçlerden geçtik ve şu ana kadar 12 bine yakın şehit verdik. 25 binden fazla yaralımız oldu. Herkese karşı direndik, mücadele ettik. Suriye rejiminin bize karşı yürüttüğü faşist, şovenist siyasete karşı, Türk devletinin desteklediği silahlı çete gruplarına karşı mücadele verdik. Yine DAİŞ çetelerine karşı uluslararası güçler ile birlikte büyük mücadele ortaya koyduk. İşgalci saldırılara karşıda mücadele etmeye devam ediyoruz.

Önümüzdeki süreçlerde daha büyük zorluklarla da karşılaşabiliriz. Fakat eskisinden daha güçlüyüz. Düşmanlarımız eskisinden daha zayıf. Düşman saldırıları bugün de devam ediyorsa bu onların güçlü olmasından kaynaklı değil, zayıf olduklarındadır.

Suriye savaşında yer alan güçler son süreçte aldıkları sonuçları kalıcılaştırmak için hamleler gerçekleştiriyor. Biz de Kuzey ve Doğu Suriye halkları olarak yeni sürece girdik. Önümüzdeki aylar, yıllar bizim açımızdan tarihidir. 9 yıllık Suriye’deki mücadelemizin sonucunu alacağız. Kürt halkı için ise, bu, 40 yıllık mücadelenin sonucu olacak. Bunun zamanı geldi ve bunun için umudumuz büyük olmalı. Bu süreçte çalışmalarımızı daha güçlü yürütmeliyiz ki amaçlarımıza ulaşabilelim. Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi yine askeri güçler ve bu topraklarda yaşayan halkımız ile birlikte önemli projelere sahibiz. Siyasetsiz değiliz. Askeri ve siyasi projelerimiz var. Bu projelerin yerine getirilmesi gerekiyor. Bu projeleri yerine getirdiğimiz takdirde başarılı olacağız.

‘KAZANIMLARIMIZI ZAFER İLE TAÇLANDIRMALIYIZ’

Rojava’da ortaya çıkan Kürtlerin birlik görüşmeleri, yine bölgede yaşayan halkların birlikte yaşamı paylaşmaları noktasında yürüttüğümüz çalışmalar ve en önemlisi de Arap ve Kürt halkının birliğinin sağlanması ve ekonomik kazanımlar, idari sistemimizin iyileştirilmesi ve sistemimizi daha fazla güçlendirmek için planlarımız, projelerimiz var. Bunu geliştirmek gerekir. Kürt, Arap, Süryani, Asuri bütün halklarımızdan bu projeleri daha fazla desteklemelerini istiyoruz. Halkımız kazanımlarımıza sahip çıkmalı ve 9 yıllık kazanımlarımızı zafer ile taçlandırmalıyız.

Teröre karşı birlikte mücadele ettiğimiz güçler de bundan sonra daha fazla destek sunabilirler. İttifak pozisyonumuzu daha da güçlendirebiliriz. Bilmeliyiz ki terör halen bitmiş değil, mücadelemiz devam ediyor. Dostlarımız bu mücadelede bize desteklerini artırarak sürdürmeye devam etmeliler. Bu topraklarda sürdürdüğümüz askeri ve siyasi çalışmaların başarıyla sonuçlanması onlara da faydalı olacak ancak gerilemesi durumunda en fazla zararı da yine onlar görecektir. Onun için de bölgede verilen mücadeleyi eskisinden daha fazla desteklemeliler.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu