Hasan Bildirici

Kuzular, yılanlar ve biz

Genetik kodlanmamız et yeme üzerine şekillenmiş olsa da kuzu kesimi beni her zaman üzmüştür. Çoğumuzun çocukluk travmalarımız arasında sevdiğimiz bir canlının; evin tavuğunun; horoz, dana, koyun, koç veya kuzusunun gözümüzün önünde götürülüp kesilmesinin o dehşet anısı vardır.

İnternette aradım, bulamadım. Dar karidorlardan geçirilip kesime götürülen kuzuların dehşetinin ve korkusunun anlatıldığı resimlerle birisi, dünyaca ünlü resim ödülünü almıştı. O resimlere dikkatlice bakmıştım. Tek sıra halinde kesime doğru ilerleyen kuzular, olup bitenin farkındaydı, geri dönmek istiyor, dönemiyorlardı. Gözleri bir kuzuya yakışmayacak kadar kocaman açılmıştı. İnsandan medet umuyorlardı, ancak kuzu cellatlarının bu dehşet görüntü umurlarında değildi. Aceleleri vardı, kesimhaneye doğru kuzuları ha bire itiyorlardı.

Oğlum küçük iken kasaptan et almaya gitmiştik. Kasabın tüm kuzuyu getirip ondan bir parça et alma eyleminde dehşete kapılan oğlumun dışarı kaçarken attığı çığlığın titreşimi kulaklarımdan hiç gitmedi. Bu dünyada insan olmak çok zor. Bir canlıyı öldürmek veya kesip yemek gittikçe daha ağır geliyor. Bana ağır geliyor şahsen. Bir parça et yerken, annesini ararken ki kuzu telaşı aklma geliyor.

 Asıl konu yılanlardı.

 Yaban hayatı uzmanı Prof. Dr. Mustafa Sözen, Mardin ve Hakkari’de sürü halinde yılanların görülüp öldürülmesine ilişkin, “Bu canlıların hepsi ülkemiz doğasının biyolojik zenginlikleridir. Hiçbirisi korkulacak bir şey veya yok edilmesi gereken bir düşman değildir” değerlendirmesinde bulununca çocukluğumda yaptığımız yılan katliamlarını bir kez daha yaşadım.

 Evimizden 8-10 kilometre uzakta, buğday tarlaları ile kaplı ovada bir yonca tarlamız vardı. Hayvan yemi olarak kullanılan yonca bitkisi normalde yılda bir kez biçilir.Biçildikten hemen sonra bir iki hafta aralıklarla sulanırsa yonca bir değil, üç kez biçilebilir. Tarlamızın yukarısından Devlet Su işlerinin sulama kanalları geçmeye başlayınca, babam ve ortağı olan amcam yoncalığı sulamaya karar verdiler. Sulama işini ben ve amcamoğlu yapıyorduk, çoğu zamanda ben yalnız gidiyordum. O zamanlar 8-10 yaşlarındaydım. Temmuz ayında bütün ekinler biçildiği için ovada sulanmaktan dolayı yeşil bir halı gibi farklı görünen sadece bizim yoncalıktı.

 Her yer kuru ve saman sarısı… Ovayı kavuran sıcaklar. Sulanmaktan dolayı yeşil bir cennete dönüşen yoncalık kurbağa, kuş, yılan ve farelerin baskınına uğradı. Gövdemin yarısına kadar yükselmiş yonca dallarının dibindeki su arklarını küreğin ucuyla açmaya başladığım andan itibaren önümden yılanlar kaçışmaya başlardı.

Sarı, kırmızı, siyah yılanlar… Koca ovada yapayalnızdım. Ağlayarak kaçıyor, sonra geri dönüyordum.
Annem ben iki yaşlarında iken öldüğü için yetimliğin bütün ağırlığı üstümdeydi. Kimseye korktuğumu ve yoncalığa gitmek istemediğimi söyleyemedim.Yoncalığa doğru giderken yol boyunca ağlıyordum. Yukarı kanaldan yönünü değiştirdiğim suyu dalları yükselmiş yonca tarlasına yönlendiriyordum, ama yoncalığın içine girip suyun her tarafa ilerlemesini sağlamam gerekiyordu. Yoksa yoncalık tam sulanmamış olacak ve bunun sorumlusu ben olacaktım. Sekiz- dokuz yaşlarında bir çocuğum. Çıldırtıcı bir korkuyla yoncada yılan temizliğine giriştim. Bir tırpan gibi salladığım küreğin ağzına takılan yılanlardan yaralananlar ölümcül kıvranıyordu.

Bir gün akşama kadar yılan öldürdüm. Öldürdüklerimi yan yana dizdim. Değişik boy, kalınlık ve renkte elli civarında yılan öldürmüştüm. Hepsinin kuyruğu oynuyordu. Sahi başları ezilen yılanların kuyruğu saatler geçtiği halde neden ölmüyordu? “Yıldızları görene kadar yılan ölmüş sayılmaz,” diyorduk kendi kendimize. Yaralı bırakılan yılanın mutlaka intikamını alacağına dair söylenti beni çıldırtıyordu. Omzumda taşıdığım küreğin sapının yaralı bıraktığım yıllanlardan birine ait olabileceğini düşünerek küreği atıp kaçıyordum. Üvey annemin hazırladığı çıkını zehirlemişlerdir diyerek tarlaya götürdüğüm ekmekleri yemiyordum.

Birkaç gün sonra tekrar başlıyordu yılan katliamı. Çaresizdim, ya onlar beni zehirleyecek ya ben onların hepsini öldürecektim. Öldürdükçe korkum artıyordu. Utancımdan ve başka tür korkulardan babama da söyleyemiyorumdum.

Soğukkanlı oldukları için yılanlar soğuğu, aşırı otluk ve gölgelik alanları sevmezler. Yoncalığa bu kadar hücum etmelerinin nedenini yıllar sonra anlayabildim. Fare ve kurbağa avlanmaya geliyorlardı ve gideceklerdi. Yılanları öldürdükten sonra yoncalık bir fare ve kurbağa bataklığına dönüştü. Tarla farelerinin açtığı tüneller yüzünden doğru düzgün bir sulama yapılamıyordu. Yoncalığa bağladığımız su, fare oyukları yüzünden komşu tarlalardan çıkıyordu. 8-12 yaşları arasında sayısız yılan gördüm ve çok da öldürdüm. Onların 8 yaşındaki bir çocuğa zarar verebilecek güçleri de yoktu. Şimdi geriye dönüp baktığımda çocukluk günlerimin o dehşetinden çok rahatsızlık duyuyorum. Keşke bunları hiç yaşamasaydım. Bir çocuk keşke o yılan dehşetiylehiç yüzleşmeseydi.

 Yılanlar sarımsak kokusundan hoşlanmaz. Geçtikleri yerlere bir kaç kök Sarımsak bırakın, bir daha oradan geçmezler. Nohut bitkisinden yaprakları tuzlu olduğu için hoşlanmazlar. Yılan olan bahçelerin sağına soluna biraz nohut ekin, bir daha uğramazlar. Kükürt ve kireç kokusu yılanı bulunduğu ortamdan uzaklaştırır.

Yılanın en korktuğu canlı insandır. İnsanın en büyük düşmanı olduğu yılan genetiğinin kodudur. İnsanla karşılaşan yılanın korku ve telaşını ben çok gördüm. Doğanın en acımasız canlısı insanın, diğer canlılara karşı merhametli olması gerektiğini söylüyorum.

Bu yazının temel mantığı budur.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı