RÖPORTAJ

‘Kürtler konu olduğunda muhafazakarlar ve laikler birbirlerinden ne bir adım ileride ne bir adım geride’

'Kürtçe şarkıların rahatlıkla söylenmesi Kürtçeyle ilgili sorunların çözüldüğü anlamına asla gelmiyor!'

İnsan olarak en büyük zaafımız, eksik doğumumuzdan/doğamızdan kaynaklı belki de tutunduğumuz inanç ve düşünce kalıplarından, güvende olmak gerekçesiyle, yoğun bir güç ile kırmadan asla kurtulamayacağımız, hayali zincirler/prangalar yaratmak. Bunu ister kişisel düzeyde düşünün isterseniz de toplumsal düzeyde… Özgür olamamak hali acı verici oysa ki. Üzerinde büyük bir ağırlıkla yol almaya çalışmak, bulunduğun yerden bir adım öteye gidememek, hareket alanının kısıtlılığından dolayı canlılığın da yavaş yavaş yitirilmesi aynı zamanda. Bu, kendi kendimize yaptığımız bir fenalık, bir de yaşamak için öldürmek gibi bir mesele var ki anlamam da açıklamam da mümkün değil. Çünkü güvenin göz göze, kalp kalbe, yüz yüze gelmeden tesis edilemeyecek bir duygu olduğunu iyi biliyorum. Bu ülkenin en çok kanayan yarasının ise göz göze, kalp kalbe, yüz yüze gelip eşit olunamadıkça çözülemeyeceğini düşünüyorum. Ne var olan iktidar ne de iktidar talipleri için. Başka türlü bir dili ve anlamayı, karşılıklı anlaşmayı mümkün kılmadıkça elbette. Oysa güvende ve özgür hissedince çiçek açacağız, Serhat’ın da dediği gibi kabuklarımız kanada dönüşecek. Bu iyi bir şey. Bu çok iyi bir şey…

Bizim güvenliğimizi sağlasın diye vergi ödediğimiz devlet, üzerinde arması bulunan kimliği vererek bağlılığını gösterir; idealde anlamı şu olmalıdır, “Seni tanıyorum ve senin için çalışacağımın sözünü veriyorum.” Sadece Kürtler için de değil üstelik, her bir vatandaşı için eşit olmak zorundadır. Sünni Türk beyaz erkek dışında kalan her bir vatandaşa gösterilen fiziksel ya da duygusal şiddet, devlet dediğimiz yapı için de toplumsal hayatımız için de büyük bir yarılmadır. Bütünlüklü olmayan bir yapının ise bugün ve yarın için iyi bir iş ortaya koyabileceğini hiç zannetmiyorum. (Birbirimizin eksik parçalarını tamamlayabilirdik/tamamayabiliriz.) İktidarın en çok hayıflandığı “kültür sanatta istenilen yerde olamamak” en çok bu bütün olma çabasının verilememesiyle alakalıdır -ki bunun için önce bunu istemek buna niyet etmek gerekir- ayrıca betondan ve paradan başka bir vizyonunun olmamasıyla da alakalıdır. Uzun bir geçmişi bulunan güvensizlik ve son dönem iktidarının yaşadığı çokça git gelli değer hissinin, makbul vatandaş dışında kalan herkese ama en çok Kürde boca edilmesi bundandır. Herkes için en makul gerekçe, herkesin en belirgin belki de tek çizgisi… Kan kırmızı bir tek çizgi… Kürt… Geri kalan tüm çizgiler flu olabilir sorun yok. Yeter ki kırmızı çizgi net olsun…

Canım Serhat iyi ki varsın ve iyi ki arkadaşım, meslektaşım ve yoldaşımsın. Seni çok seviyorum.

Kürt sanatçı olarak kendini var etme sürecin nasıl oldu karşılaştığın olumlu olumsuz neler vardı Serhat?

Sanata ilk başladığım zaman tıpkı bu günkü gibi Türkiye’deki politik dengelerin çok canlı(yakıcı) olduğu bir döneme denk geldi. Hatta şöyle söyleyeyim; her Kürt gencinin mutlak bir şekilde politik olma süreci oluyordu. O süreçten geçmenin nedenleri de vardı çünkü müdahil olduğu her ortamda her toplumda bir şekilde öteki psikolojisini yaşamak kaçınılmaz bir son ve sonuç olurdu. Dolayısıyla ben de sanat yapmaya karar verdiğim zamanlar hatta öncesinde de bu ötekileştirmeye maruz kalmış, onları yaşamıştım. Bunun üzerinden kendimi birey olarak var etme ve kendimi sanat aracılığıyla ifade etme kararı aldığımda tüm bunları göz önünde bulundurarak bir yolculuğa başladım. Ama bu süreç sadece bu noktadan ilerlemiyordu elbette. Yani seni sokakta, kafede, tiyatroda, derste, ötekileştiren bir noktanın yanı sıra bir de senin bu yönünü sahiplenen, bunu değerli gören ve değerli kılan, arkasında duran ve destekleyen insanlar da vardı. Bu iki noktanın ve iki çizginin çok ciddi bir şekilde hayatımda çatıştığı, kavga ettiği ve ben de o dengeler içerisinde daha çok büyümeye çalışan, kendini var etmeye çalışan, emeklemeye çalışan, ayağa kalkma sürecini yaşayan bir kişi oldum. Dürüst olmak gerekirse benim için burada seninle bu söyleşiyi yapmak heyecan verici. Senin de kurucusu olduğun Dans Buluşma İstanbul, benim açımdan bir şanstı. Her zaman söyleşilerimde de dile getirdiğim; o oluşum ve etrafındaki düşünce, sizin gibi insanlardan ortaya çıkan bir sonuç olmasaydı belki de ben hayatıma özellikle dansla ilgili bir yön veremeyecektim. Onun için Dans Buluşma, çok özel ve önemli bir noktada benim için. Çünkü o zaman ben Serhat olarak o stüdyoya geldiğimde zaten kendi özgüveni ile ilgili problem yaşayan, o dünyanın içine girerken “nelerle karşılaşırız acaba” kaygısı ile gelirken eğer üstüne bir de o mekanda çok yabancılaşma ya da ötekileştirme yaşasaydım çok daha ağır bir süreç olacaktı benim için. Ama oraya adımımı ilk attığım andan itibaren hep “evime gidiyorum ve oraya misafir gelen eğitmenin dersine giriyorum” gibi hissettim ve öyle yaşadım. İnanılmaz destekleyiciydi ve çok kıymetliydi benim açımdan. Ve ilerleyen süreçte psikolojik destek olmakla birlikte hem sanatsal yaratma sürecini de beraber geçirdiğim insanlara dönüştü hem de aslında bir keşif süreciydi. Ders aldığım insanların beni keşfetmesi de benim kimlerden, nasıl ders alabileceğime dair bir keşif süreciydi. Güzel bir yönlendirme vardı, aslında Mimar Sinan öncesi benim için Dans Buluşma İstanbul bir okuldu ve bu okulda çok verimli bir süreç geçirdiğimi düşünüyorum.

Konuya gelecek olursak siz de şahitlik ettiniz çoğu zaman, yani evet kendi kimliğini savunan bir Kürt olarak ben çoğu zaman çok fazla olumsuz reaksiyonlara da maruz kaldım ama aynı zamanda sizler gibi arkadaşlarla beraber sanatsal ortaklaşmalarımız da oldu. Ben senin projende dans ettim, çok güzel turneler gerçekleştirdik beraber, Diyarbakır’da çok güzel atölyeler gerçekleştirdik… Baktığım zaman kendimi yaratma sürecimde dengeler biraz eşit gibiydi. Sırtımı dayandığımda arkamda duran insanlar da çok güçlüydü ama ona karşın zihniyet olarak çok daha sert bir yerde duran insanlar da çok güçlüydü. Bir şekilde iki gücün birbiriyle mücadelesi ile geçti süreç. Özetle kendi kimliğiyle var olmak isteyen muhtemelen her Kürt insanının maruz kaldığı şeylere, kişi olarak ben de maruz kaldım hala da maruz kalıyorum açıkçası.

Tüm bu eğitim sürecine paralel Mezapotamya Kültür Merkezi’nde çalışmaya da devam ettin, biraz bahseder misin orada neler yaptınız grub olarak?

Halk danslarıyla ilgileniyordum. Açıkçası bir yerden sonra ben kendimi bir tekrarın içinde hissediyordum ve başka bir arayışım vardı dansa dair. Bir sürü yer dolaşa dolaşa en sonunda Dans Buluşma’ya geldim ve en nihayetinde ne istediğimi gördüm. Benim için hiçbir zaman unutulacak bir an değil. Dersi izlerken derse atlamak istiyordum o kadar çok hayal ettiğim, deneyimlemek istediğim dans türüydü yeni tanıştığım. Çağdaş dansmış adı ben adını bilmiyordum. Velhasıl o heyecanın paralelinde MKM’ye Müjdat Gezen’den gelen Apo Kaya ile (hayatım da dönüm noktası oluşturan insanlardan biri) ünlü Kürt destanı Mem û Zin Destanı’nı dans tiyatrosu olarak çalışıyoruz, yeni hareketler öğretiyor bize ve hiçbirimiz hiçbir şey bilmiyoruz gibi ciddi bir sıkıntının içinde çağdaş dansı keşfettim, Dans Buluşma’yı keşfettim. Benim için müthiş bir dönemdi. O zaman Mem û Zin’e gelen reaksiyonlar üzerinden bireysel olarak böyle bir çabaya girişmek istediğimi dile getirdim. Bir çok arkadaş bunun bir delilik olduğunu düşündü. Ama ben çok kararlıydım ve şu konuda çok nettim; ben artık hayatımın merkezine çağdaş dansı koyacağım, burada olsam da başka bir yerde olsam da bu değişmeyecek. Benim ardımdan benzer arayışlarda olan başka arkadaşlarım da eklenince ister istemez MKM’de dans yapmak isteyen ama çağdaş dansla devam etmek isteyen bir grup oluştu kendiliğinden. Biz de bunu ilk etapta MKM Dans Topluluğu olarak tarif ettik. İşlerimizi bu isimle yaptık. Daha sonra Mezapotamya Dans olarak grupsal bir kurumsallaşmaya gittik çünkü ekip kendi içinde çok özerk bir yapıydı. Dışarıdaki dans sanatçılarıyla da çalışan, koreograflarla çalışan, aynı zamanda akademik yöne önem veren, bu anlamda süreci hep devam ettiren bir topluluk haline geldik ama süreç elbette bu basitlikte yürümedi. Rahat geçmedi. Hem çağdaş dansın çok bilenen, tanınan bir tür olmayışıyla ilgili bir dezavantaj vardı hem de özellikle Kürtlerin o dönem gündeminde demokratik modernite, kapitalist modernite gibi kavramların çok flulaşan bir noktada olması, bizim modern dans yapıyor olmamız neredeyse linç edilmeye giden bir yerdeydi. Bir yandan da yeniliklere açık olması gereken, yenilikleri destekleyen bir çevre vardı. Yani burada da iki uçlu bir çevre vardı. Bir yanda “modern dans bizi kültürel dejenerasyona uğratır” diyenler diğer yanda ise “hayır neden bu olmasın “deyip bizi destekleyen… Ama bizi esas ayakta tutan şuydu; biz artık karar vermiştik, biz çağdaş dans emekçisi olacaktık. MKM’de olsak da olmasak da bu gerçeği değiştirmeyecekti. Çok sancılıydı açıkçası bu iç tartışma süreçleri. Bunun için harcadığımız çabayı sanatımız için harcasaydık, çok eminim ki muazzam bir miras bırakabilirdik. Ve sonlanmış değil üstelik, geçenlerde dans videom üzerinden sosyal medyada çok ciddi bir boyuta ulaştı ama bir şekilde bu tartışma beni mutlu da ediyor şöyle ki; yerleşik bir anlayışı kıran bir şeyle karşılaşma, bir sanatçının ya da sanat yapmak isteyen birinin görevi de olmalı. Biraz rahatsız etmek, biraz acaba dedirtmek, biraz itiraz ettirtmek…

Şimdi dans alanında neredesin ve neler yapıyorsun?

Uzun süreden beri Zeynep Tanbay ile çalışıyorum. Zeynep Tanbay (ZTDP) daha önce Akbank Sanat ile çalışmalarını yürütüyordu ama şimdi Cemal Reşit Rey’de bir dans programı oluşturuldu. Bu programın başında şimdi Zeynep Tanbay var. CRR gibi önemli bir sahnede, dans sanatının görünür kılınması, bizim gibi dansçılar açısından son derece önemli ve çağdaş dans alanının gelişmesi ve varlığını sürdürmesi açısından da büyük bir destek. Ben yıllardır Zeynep Tanbay’la çalışan biri olarak diyebilirim ki Zeynep Hanım’ın kolektif çalışmayı seven ve gelişmesini istediği alanlarla ilgili de tüm imkanları zorlayan bir yapısı var. Dolayısıyla böyle bir ismin böyle bir kurumda olması çok değerli. Normalleştikçe, sahneler açıldıkça, bu konuda çok fazla katkıları olacağına inanıyorum.

Peki, nasıl şarkı söylemeye başladın Serhat? Ben beni ilk kez dinlediğimde hem çok şaşırdım, büyük süprizdi çünkü hem de çok etkilendim. Anlatsana biraz nasıl gelişti?

Ben her zaman şarkı söylemeyi çok istiyordum. Küçüklükten itibaren içimde hep bir şarkı söylemek arzusu vardı ve söylerdim de. İçimde hep o karakter vardı. Dans bendim ama şarkı söylemek yapmak, yaşamak istediğim bir deneyimdi. Dansa çok geç yani 22 yaşında başladım. Bu anlamıyla geç bir kendini bulma deneyimiydi. Akademik kariyerimi üniversite düzeyinde tamamlayınca biraz zamanım olmaya başladı. Müzikal işlere dair de fikirlerim vardı. Bin yıl önce İran’da yaşamış ünlü Kürt şair Baba Tahir Uryan’ın şiirlerinden besteler yapmak ve bunu bir proje olarak sahnelemek gibi bir hayalim vardı. Bu hayalimi müzisyen( Zelal Gökçe, Nurcan Değirmenci, Meral Tekçi, Serhat Ertuna, Sabır Erdinç ve Yeşim Coşkun) arkadaşımla paylaştım ve onlar çok sıcak baktılar. Baba Tahir’in rubailerini besteledik ve “Divan-a dûbeytî” adlı bir proje ortaya çıktı. Fikrini ortaya koydum, insanları bir araya topladım, kendi bestelerimizi yaptık ve 13 tane bence çok özel beste ile konserler dizisi yapmaya başlayınca müzik hayatıma da adım atmış oldum. Daha önce de küçük küçük denemelerim vardı ama profesyonel olarak bu alana adım atmam bu konserlerle 2012’de oldu. Sonra baktım ki müzik artık benim hayatımda var. Ve ben üzerine daha fazla gitmeye başladım. Onun üzerine şan eğitimi almaya başladım, kendi bestelerimi yapmaya başladım derken şu an müzik de hayatımda çok çok dolu bir yerde.

Ahmet Kaya’dan beri Kürtçe söylemekle ilgili değişen bir şeyler var mı Serhat? Kendini güvende ve rahat hissediyor musun?

Aytül sen bu soruyu maileme gönderdiğinden beri çok düşündüm çünkü hakkaniyetli davranmak, ben kendimi tanımladığımdan beri benim için çok hassas bir yerde. Hiçbir şeye haksızlık etmemek; eğer bir yerde bir ilerleme, bir gelişme varsa onu görmek benim için çok önemli. Bazen bir şeyler yapılır ve o görünmezlikten gelinir ya da bir şeyler yapılmaz ve o esnetilir. Sanki uzlaşmaktan bahsedildiği ilk andan sonra her şey olmuş oluyor ya bazen… Tabii biz sanat yapan insanlar biraz daha farklı bir yerde durmak zorundayız ama şunu söyleyeyim; gerçekten Kürtçe şarkılarının rahatlıkla söylenmesi demek Kürtçeyle ilgili sorunların çözüldüğü anlamına asla gelmiyor. Öncelikle uygun yasal düzenlemeler olmadığı sürece, bu sorun hep böyle devam edecektir. Türkiye’de mevcut Türklük ideolojinde, zihniyet olarak bir değişim yaşanmadığı sürece tutucusu da gelir aynı sorunları yaşatır, laiği de gelir aynı sorunları yaşatır. Aslında Cumhuriyetin ilanının ardından geliştirilen zihniyette bir kırılma, bir dönüşme yaşanması gerekiyor. Şu refleks olduğu sürece hiçbir şey değişmez; “Biz Türkiye’de Türkçülük dışında herhangi bir şeye hak tanıdığımızda Türkiye yok olacak” Böyle bir şey yok ve artık dünya böyle bir dünya değil. O refleks, bir şekilde bu sorunu çok canlı tutuyor. Bu milliyetçilik, kendi dışında olanı görmeme, hatta yok sayma refleksi, sorunu çok canlı tutuyor. Söz konusu Kürtlük ve diğer haklar olduğunda muhafazakarlar ve laikler birbirlerinden ne bir adım ileride ne de bir adım gerideler.

Corona hayatını nasıl etkiledi, işsiz kaldın mı neler yaptın?

3-4 ay işsiz kaldım. Bu dönemde ailemle olan ilişkilerim çok canlıydı. Benim annem koah hastası ve 82 yaşında. Öyle olunca ben annemi aldım ve köye gittim. Çok güzel bir süreç geçiriyorduk orada ama sezon açılınca sonbaharda geri geldik. Ve gelir gelmez de Corona olduk. Bende herhangi bir reaksiyon olmadı açıkçası, annem de şükür ki beklediğim düzeyde ağır bir süreç geçirmedi. Entübe ya da yoğun bakım süreci yaşamadı ama biz tedbir amaçlı 14 gün hastanede yatırdık onu. Akut değildi ama zaten akciğerleri çok hasta olduğu için onu orada tuttuk ve şimdi daha yeni yeni eski performansına dönüyor. Ben de geri döner dönmez prova sürecine başladım, derslere de başladım. Ama ilk kapanma döneminde çok zor bir süreç geçirdim, psikolojik olarak sorunlar yaşadım, bireysel reflekslerim beni kilitledi. Anneme bir şey olacak kaygısını çok yoğun yaşadım hatta kurdeşen döktüm. Annem hasta olup iyileşince biraz rahatlamaya başladım. Hep kaybedeceğimi sanıyordum, Ekim 2020’den sonra bu kaygıyı biraz üzerimden atınca yeniden başlayabildim. Ders verdim, dans ettim, videolar çektim…. Ben çalışmaya devam edebildim ama bu süreçte çok fazla arkadaşımız intihar etti hatta en son bir hafta önce Diyarbakır’da bir müzisyen intihar etti. Çok çok üzücü bu. Türkiye kendini dünyadaki gelişmiş ülkelerden biri olarak tanımlıyor ya, Türkiye’de bir müzisyenin maddi nedenlerden dolayı intihar etmesinin acısı tarif edilemez. Bir iki ya da üç değil sanırım 160, 170 kişiye yakın insan geçimsizlikten kaynaklı hatta çocuğu olan insanlar bile buna dayanamayıp intihar etti. Bir çağrıda bulunmak gerekirse; Türkiye’de sanatçılar var sanat emekçileri var. Bu iş sadece devlet bünyesinde çalışan insanların yaptığı bir iş değil, tiyatrolar can çekişiyor her gün bir sahne kapanıyor. Toplumu gerçek anlamda şiddet eyleminden ve nefret duygusundan uzaklaştıran, barışı sağlayan, daha fazla insanın kendisiyle olan mücadelesine, sürecinde ayna görevi gören bir işlevi varken sanatın, neden sanatçılar bu kadar görmemezlikten geliniyor, neden sanat bu kadar önemsiz bir yerde görülüyor? Ben hayretle bu süreci takip ettim, ben de o geçim sıkıntısına düşen sanatçılardan biri olabilirdim. Bunun ne kadar acı bir şey olduğunu, empati kurarak anlayabiliriz. Türkiye’de bunların yaşanıyor olması çok talihsiz bir durum. Duyuyoruz işte bir sanatçı ödeyemediği bir fatura yüzünden intihar ediyor.

Bu soruyu sormayı çok seviyorum son bir soru olarak hayallerin neler?

Geçenlerde İBB Kültür ile de söyleşi yaptım orada da geldi bu soru ama Aytül benim hiç hayalim yok aslında.

Hayalimi yaşıyorum demiyorsundur diye düşünüyorum, yoksa öyle mi diyorsun?

Hayır, hayır hayalimi de yaşamıyorum maalesef ama ne dilek tutmayı bilen bir insanım ne de hayal kuran bir insanım.

Peki o zaman biraz değiştirerek sorayım, neler geçiyor gönlünden?

Onlar da çok klişe işte çok klasik; ne bileyim… Aslında gönlümden ne geçer biliyor musun? Dünyadaki her insanın bir şekilde, hobi düzeyinde de olsa bir sanat alanıyla ilgilenmesini çok isterdim. Çünkü ben insanın doğasında sevginin olduğunu düşünüyorum. Görünen kabukların kanada dönüşmesini ancak bir sanat dalıyla hemhal olunca mümkün görüyorum. Ben bunu kendimden de biliyorum. Sanat beni çok esnetti, çok sakinleştirdi çok törpüledi, dedim ya hakkaniyetli bir insan haline getirdi. Sanat gerçekten dönüştürüyor bu anlamda. Keşke herkes biraz ilgilense…


Serhat KURAL- Dans sanatçısı ve müzisyen

Fotograflar: Cihan BACAK

Arti Gercek

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu