Kadir Amaç

Kadir Amaç: İslamı Demokratikleştirmek Mümkün mü?

Eskiden insanlar filozoflar gibi düşünüyor ve halk gibi konuşuyordu. Bu tümcenin ne kadar doğru olduğunu da bilmiyorum. Şimdi ben, Müslüman halkların karşısında ne filozoflar gibi ve ne de halk gibi konuşabiliyorum! Çünkü Müslümanlar demokrasi kültürüne yabancı! Daha doğrusu, Tanrı ile benim arama egemen İslam duvarı giriyor! Bu şirk duvarından dolayı Tanrıyı göremiyorum, sesimi duyuramıyorum, Müslümanların, ülkeme ve halkıma yaptıkları kötülükleri onunla muzakere edemiyorum!

Tanrı’dan korktuğum için değil; onu sevdiğim için, ona kafama takılan her şeyi sormak için, onunla tartışmak için ve onunla dost olmak için! Tanrı insanı, dünyayı ve evreni muhteşem bir tasarımla yarattı. İnsana her şeyi öğretti, öyle ki beynimiz bir saniyede bir milyondan fazla veri işliyor! Tanrı, bilinmeyi istememiş olsaydı eğer insan dünyada kaybolurdu!

Tanrı var! lakin sen onu bilmek istemiyorsun! Çünkü kendini inandırmamaya şartlandırmışsın! Bilim insanları aya gidiyor, uzaydan fotoğraflar çekip dünyamıza gönderiyor! Aya hiç bir insanın gidemeyeceğine inanan bir insana, ne kadar delil ve ne kadar ispat sunarsak sunalım onu gene inandıramayız!

Evet, konumuza adım adım ilerleyerek devam edelim: Gece kendime karşı sevimli olurum; çünkü gece kendimi güvende his ediyorum ve gece en sevimli olduğum zaman dilimidir. Gece gözlerim, ağzım, yüreğim, ellerim ve gururumun en fazla konuştuğu ve mutlu olduğu zamandır! Gece günahlarımla, hatalarımla ve küstahlığımla ve kibrimle en net şekilde yüzleşltiğim, tartıştığım ve onları onardığım zamandır!

kendimi Şeriati’nin Yanlızlık Sözleri” ve Fuzuli’nin Erenler Bahçesi” gibi yanlız his ediyorum! Devlet ve otorite karşısında ise kendimi biraz anarşist, biraz idealist ve biraz da realist buluyorum! Bu duruma itiraz eden değerli okurlarımın olduğunu ayrıca biliyorum; ama ne yapabilirim ki? Allah Kahr etsin! Ahlakım böyle işte.

Bundan dolayı kimse benden dine, peygambere, lidere, devlete ve zengine biat etmemi beklemesin! Benim işim okumak, sorgulamak, yazmak, kafaları karıştırmak ve ülkemin bağımsızlık mücadelesine katkı sunmaktır. Şunu da söylemeyi unutmayayım: Kesin böyle düşünüyorum ve böyle inanıyorum demiyorum; şimdilik için, böyle düşünüyor ve böyle inanıyorum!

Dayatmalara asla itaat etmem! Bütün objeleri, felsefik ve rasyonel düzlemde değerlendiriyor, tartışıyor ve bir dizi çözümleme yaptıktan sonra görüş belirtiyorum! Devletin, dincilerin, siyasi partilerin ve görgüsüz zenginlerin şerefimi ve bilimsel dünya görüşümü itibarlaştırmasına asla hoşgörüyle bakmıyorum!

Küfür” ve tekfir kelimelerini hayatında eksik etmeyen insanların sosyolojisiyle ilgili ise şunları söylemek istiyorum: Küfürlü konuşan insanlar sosyoekonomik bir hayatın içinden gelen ya da az eğitimli insanlar tarafından kullanılan veya küfürlü konuşan arkadaş ve iş ortamından çok daha sık kullanılan bir taşkınlık kelimesidir.

Yani Küfür; aslında konuşmadan sapma eylemi olarak da özetleyebiliriz. Bu sapma eyleminin adı, ciddi uyum ve davranış bozuklukları, zeka geriliği, eğitimsizlik veya psikolojik bir dizi reaksiyon semptomları şeklinde sıralayabiliriz.

Eğer bir insan kendini ifade etmekte zorlanıyorsa; yeteneksiz, değersiz, eğitimsiz ve zeka sorunu yaşıyor demektir. Bu özelliklere sahip olan bir insan sosyolojisi sürekli çatışma içinde olur, tahammülsüzlüğünü küfür ve saldırganlık eylemiyle somutlaştırır.

Evet, bu gerilim çağında devlete ve bazı hodbin insanlara bağımlı olmuş olsaydım; bu kadar eziyetler çekmezdim, bu kadar güçlü okumalar yapamazdım, bu kadar erdem sahibi olmazdım, bu kadar kötülere karşı öfkeli olmazdım, bu kadar yoğunlaşıp ülkem ve insanlık için yeni bir felsefenin PİM KODUnu ortaya çıkarmazdım.

Şimdi Sokrates’in önce aforez edildiğini ve ardından neden İdam edildiğini biliyor muyuz? Hemen kısaca anlatayım: Çünkü o Atina’nın antropomorfik tanrılarına itiraz ediyordu, onun yerine daimond-vicdan ilkesini koyuyordu ve halkı felsefik sorularla Tanrının otoritesini sorgulamaya davet ediyordu. Ne gariptir ki onu öldürenler halkın ahlakını bozmakla suçlayacaktı (!)

Keşke ülkem özgür ve bende yanında olsaydım; sokaklarda halkımla sohbet etseydim, halkı ”ahlaksızlığa teşfik etmekle suçlanan fikirlerim yuhalansaydı! Gecelerimi babamın çaldığı kavalın sesiyle ”Mem-u Zin” ile geçireydim! Evet, bunu yapamayacağımı biliyorum; çünkü Mem öldü, Zin öldü, babam öldü ve bela beni hicrete savurdu! Şuan tam karşımda Allahın Halifesi, Allahın Devleti ve Allahın Askeri olduğunu idia eden ve üzerime tekbir çekerek yürüyen şehir haydutları var!

Endişe etmeyin, onlarla İslamcılık tercübemle ve bilimsel okumalarımla ikna etmeye gayret edeceğim. İslamcılık yıllarımı biraz da büyük filozof Rousseau’ya benzetiyorum: Rousseau’da dindarlık dönemlerinde rahip olmayı ve halka vaaz vermeyi çok arzu ediyordu. Ben de İslam mütefekkiri olmayı ve kalabalıklara vaaz vermeyi çok istiyordum; ama şimdi istemiyorum, bunun yerine İslamı tartışmak ve İslamın demokratikleşmesi için katkı sunmak istiyorum. O halde konumuza hemen giriş yapmak istiyorum:

İslam peygamberi Muhammed’in Medine’ye siyasi sığınmacı olarak yerleştiğini biliyoruz. Kısa bir süre içinde ”muhacir” ile ”ensar” arasında ”İslam kardeşliği” ve peygamberlik düşüncesini örgütledi. Daha sonra Medine’de yaşayan Yahudi, Hiristiyan, ateist, müşrik, hanif dini , mecusi ve Medine’nin diğer inanç, düşünce, etnik gruplarıyla bir araya gelip demokratik bir toplum kurmak için bir dizi görüşmeler başlattı. Bu görüşmeler sonucunda taraflarla birlikte, Medine kamuoyuna ”Medine Toplum Sözleşmesi”ni duyurdu.

İslamcılar iyi bilir, ”hilafet ve saltanat denilince hemen akla Mevdudi‘nin Hilafet, Mustafa İslamoğlunun Sultanlar Ve İmamlar adlı kitapları akla gelir. İslam peygamberi Muhammedin hemen ölümünden sonra Kuranda adı hiç bir ayette zikr edilmeyen halifelik yönetimi ortaya çıktı. Aslında halifelik fikrinin esin kaynağı, İran ve Bizans krallıklarıdır.

Muhammed peygamberin geride bıraktığı İslam Cemaati, komşuları olan Bizans ve Sasani kralı gibi başlarına bir kral getirmek istediklerini o dönemin koşullarına bakarak anlayabiliyoruz. Çünkü Mekkedeki Arapların daha önce ne bir devleti ve ne de bir kralları vardı; ancak kabileler vardı, kabile liderleri vardı ve kabilelerin örf ve adetleri vardı. Bu saydıklarımızdan çok daha önemlisi Muhammed peygamberin kendisine ayit ne bir sarayı vardı ne de bir krallık tacı vardı! Hurma ağacının gövdesinden yapılmış kolonlar ve hurma ağacının yapraklarıyla üzeri örtülen bir evi vardı.

Daha somut bir örnek ve dikkat çekici bir altın vuruş yapmak istiyorum: Muhammed peygamber hayata iken zekat vermeyen ve Müslümanlıktan çıkan Müslümanlarla ilgili tek bir cezayi hüküm vermemiştir; ancak onun ölümünden hemen sonra zekat vermeyen ve İslam dininden çıkan Müslümanlara savaş açan ve Müslümanları katl eden ilk halife Ebubekir olmuştur. Bugün, bütün şeriat devletleri ve İslami terör hareketleri Ebubekirin bu uygulamasını referans aldıklarını hatırlatmak istiyorum.

Oysa ki bu durum, Muhammedin Medine Toplum Sözleşmesine ve Kuranın ruhuna aykırı bir uygulamaydı. Hakikaten, ilk büyük sapma ve halifelik yönetiminin ilk kötülük eylemi böyle başladı. Evet, Muhammed peygamberin sivil olan cemaati, hilafet ve saltanata dönüştürüldüğü gerçeğini inkar edemeyiz ve bu gerçekle Müslümanların yüzleşmesi lazım…

Her ne kadar Resmi İslam ilk halifenin Ebubekir, ikinci halifenin Ömer, üçüncü halifenin Osman ve son halifenin Ali olduğunu idia etsede, hakikatin böyle olmadığını çok iyi biliyoruz. Çünkü isimlerini zikr ettiğimiz bu, dört halife, Muaviye, Yezid ve onları takip eden tüm halifeler Kuran, sünnet, icma ve kıyas karinesini referans aldılar ve günümüze kadar Halife makamı Müslüman toplumlar için İslamın en kutsal otoritesi olarak kabul görüldü.

Halifelik kavramını biraz daha sadeleştirmek istiyorum: Halifeliğin zihin kodları o dönemin iki güçlü medeniyeti olan, İran Kısrası ve Bizans Sezarı dır. Bu, her iki isim de kral demektir. İşte bu yönetim şeklini ilk olarak Halifeliğe tahvil eden Ebubekir ve en son ona şekil veren Muaviyenin Kasrü’l-Beyza” Sarayıdır.

Yukarıda işaret ettiğimiz gibi İslamda saray yoktu, krallık yoktu, devlet başkanlığı yoktu; daha doğrusu devlet yoktu. Benim yaptığım kitabi okumalara göre, Peygamberlik düşüncesini sivil olarak tanımlıyorum; yani zalimlere ve kötülüklere karşı örgütlenen sivil bir hareket olarak. Değerli okurların musadesiyle konumuzun daha iyi anlaşılması için biraz başa dönmem gerekiyor; çünkü önce olup bitenleri anlamak için İslamın bin dört yüz yıllık ajandasına kısa bir yolculuk yapmak zorundayız:

Muhammed peygamber hayatta iken inşa ettiği İslam Cemaati kendi içinde ciddi bir dizi fikir ayrılıkları yaşamıyordu; ancak İslam Cemaati arasında, bir takım küçük çaplı fikir ayrılıkları ve ihtilaflar zaman zaman ortaya çıkabiliyordu ve Muhammed peygamber çıkan bu sorunları Abdulkerim Suruş‘un ifadesiyle gördüğü ruyalarla veya itişare yoluyla anında çözüyordu.

Muhammedin ölümünden hemen sonra Müslüman Arap Toplumun arasında ilk çıkan ihtilaf ve kargaşa Muhammedin cenazesinin nereye defin edileceğiyle ilgilidir. Daha doğrusu Muhammedin cenaze namazını kim kıldıracak, yerine Müslüman toplumlara kim öncülük edecek, zekat-vergi vermeyen Müslümanlara savaş açmak caiz mi, Muhammed peygamberin kızı Fatımaya bıraktığı fedek vadisimiras mı yoksa ”beytülmâl” mı? Ve, en son yönetim ve iktidar konularında Müslüman toplum kendi içinde hareretli tartışmalar yürüttü ve bu tartışmalar bölünmelere, çatışmalara ve birbirlerine karşı bir dizi savaşlara kadar götürdü…!

Daha sonra bu, Müslüman toplum içinde Hadis ve Rey ehli ortaya çıktı: Hadis ehlinin amacı neydi? Müslüman Toplumun yaşadığı yönetim krizini çözüme bağlamanın tek adresini Peygamber dönemine geri dönmeyi öneriyordu. Rey ehli ise hadis ehlinin bu önerisini şiddetle red ediyordu ve peygamberin yaşadığı dönemim siyasal ve sosyolojik şartlarının farklı olduğunu, bundan dolayı geriye dönüp gerinin siyasal parametrelerine ve gerinin sosyolojik nosyonlarına çözüm bulmanın İslam toplumunu daha çok krize götüreceğini ileri sürüyordu.

Hicri 9. yüzyıla gelindiğinde, Hanbel ile Mutezilenin düşünceleri bu döneme damgasını vurur. Bu iki İslam düşünürü ve taraftarları arasında şiddetli fikir çatışmaları baş gösterir. Mutezile, Kuranın mahlûq” olduğunu idia ediyordu. İmam Hanbel ise bu duruma itiraz ediyor ve Kuranın mahluk olmadığını ileriye sürüyordu.

12. yüzyıla gelindiğinde Yunan felsefecilerinden ilham alan, İbn-i Arabî ve İbn-i Rüşt akılcılığı ileriye sürdüler; ancak o dönemin egemen olan resmi İslamı tarafından tekfir edildiler. 13 yüzyıl İbn-i Teymiyecilik çağıdır. Teymiye isminde bir İslam düşünürü, tekfirci ve dışlayıcı fikirleriyle adeta Müslüman dünyasını, terör ve şiddet sarmalına haps edecekti.

18. yüzyılda ise Muhammed bin Abdülvehhâb isimli bir Arap alimi tarafından Vahhabîlikmezhebi kuruldu. Bu yeni mezhebin dini yorumları Müslüman toplumların birbirlerine daha çok düşmanlaştırdı, daha çok birbirlerini tekfir etmelerini ve daha çok birbirlerini acımasızca katl etmelerini sağladı. Öyle ki bu Abdulvahap Muhammedin kabrini yıkmaya tenezzül etti; ama yıkamadı ve Mısırdan gelen bir destek birliği bu duruma engel olmayı başardı. Evet, son olarak bahs konusu ettiğimiz bu Halife İslamın modern dünyadaki ardılları İhvan, Hamas, Hizbullah, Taliban, El Kaide, IŞİD, İran ve benzerleri şeklinde sıralayabiliriz.

Şimdi ise bahs konusu ettiğimiz bu İslam ın bu uygulamalarına cesurca muhalefet eden, sosyal adalete çağıran ve faziletli bir toplumun inşası için yeni fikirler ileri süren anarşist Ebuzerin, büyük İslam düşünürü Ebu Hanifenin ve büyük filozof Hallacı Mansurun ve Karmati Hareketinin İslamı demokratikleşme mücadelesinden küçük pasajlar sunmak istiyorum:

İlk olarak Ebu Zer el-Gıfârî ile başlamak istiyorum: Halife Muaviye, binlerce yaralı bereli, köleyi çalıştırarak Kasrü’l-Beyza isimli devasa bir Saray yaptırdı. Muhammed Peygamberin en samimi dostlarından biri ve dördüncü Müslüman kişi ünvanına sahip Ebu Zer, bir gün Kasrü’l-Beyza” Sarayın önünde geçereken, Muaviyenin mutlu ve kibirli bir şekilde Sarayı seyrederken gördü ve yanına usulca yaklaştı: Ey Muaviye! eğer bu Sarayı Müslüman halkın parasıyla yaptıysan, ihanettir; yok, eğer bunu kendi paranla yapıyorsan bu da ısraftır! dedi.

Muaviye, Ebu Zere bir gün şöyle dedi: Ey Ebu Zer! zenginler senden çok şikayetçi olduğunu söylüyor. Yoksulları zenginlere karşı örgütleyip kışkırtıyorsun. Bu yaptığın fitnedir, bundan vaaz geçmelisin ve ne istiyorsan sana vereyimEbu Zer, kuranın şu ayetini okudu: Ey inananlar, din bilginlerinin ve din adamlarının çoğu halkın parasını hakketmeden yerler ve ALLAH’ın yolundan saptırırlar. Altın ve gümüşü yığıp ALLAH yolunda harcamayanlara acı bir azap müjdele.

Ebu Zer, Kur’an’ın bu ayetiyle şunu demek istiyordu: Bu servet halkın servetidir, bu servet zenginler arasında dönüp dolaşan bir meta olmamalıdır; diyordu. Muaviye ise hayır, bu servet Allahındır diyordu; Allahla aldatıyordu, Allahla köleleştiriyordu ve elinde Kuranla dolaşıyordu.

Muaviye, Ebu Zerin öfkesini durdatamıyırdu, kimi aracı yaptıysa Ebu Zeri ikna edemedi ve Muaviye çareyi bir kölede buldu. Himayesinde bulunan bir köleye bir kese altın verdi ve bu altın kesesini Ebu Zere vermeyi başarırsa kendisini özgür bırakacağını vaad etti. Köle Ebuzere gitti, elindeki altın keseyi ona uzatı ve şöyle dedi: Lütfen! bunu alınız, çünkü benim özgürlüğüm sana bu parayı vermektir. Eğer sen bu parayı alırsan Muaviye beni özgür bırakacak. Ebuzer köleye şöyle dedi: Evet, sen özgür oluyorsun; ama ben de bu parayı alarak Muaviyenin kölesi olurum dedi.

Ebu Zer; Muaviyenin Sarayında şöyle haykırıyordu: Ey Muaviye! zenginleri sen zenginleştirdin, fakirleri sen fakirleştirdin! Ey Muaviye! Tanrıya yemin ederim ki, bu serveti ve hazineyi halka dağıtmadığın sürece yakanı rahat bırakmayacağım, ölünceya kadar seninle mücadele edeceğim

Halife İslamına karşı çıkanlardan biri de büyük İslam mütefekkir

Ebu Hanifedir. Abbasi İmparatoru ikinci halife Ebu Cafer Mansur, kendi döneminin en önemli Kur’an tefsircilerini, hadisçilerini, tarihçilerini ve bilginlerini para ve makam karşılığında kendi halifeliğine biat ettirir. Halife Mansur, Farisi milletine mensup olan, şarkın ve garbın alimi olarak isim yapmış Ebu Hanifeye Saray Şürekasına dahil olmasını, “Kur’an mahlûktur” düşüncesini onaylamasını, İslam İmparatorluğun Yargı Başkanlığı ve İslam Hazine Bakanı görevine gelmesi için teklifte bulunur.

Ancak Ebu Hanife Mansurun bu teklifini red eder ve şunu yanıtı verir: Bana mescidlerin kapısını saymamı söyleseniz bile kabul etmiyorum! Ve Mansur bu cevap karşısında çılgına döner ya bana itaat edersin ya da ölüme razı olursun.der. Ebu Hanife, düşüncesinden taviz vermez, halifeye diz çökmez, tutuklanır, Sarayın zindanına atılır ve her gün cihatçı cellatlar çıplak bedenine yüz kırbaç vurur ve en sonunda zehir içirilerek öldürülür.

Ebu hanife, ağır işkenceler altındayken şu tarihi sözleri sarf eder: Beni gasp edilmemiş bir toprağa gömünüz sözüyle İslam toplumunun kara yüzüne okkalı bir tokat indiriyor ve Halife Mervana muhteşem bir gol atıyordu! Ne demek bu sözün anlamı? Yani ”Abbasi İslam Devletinin işgalçi, hırsız, talancı, yağmacı, ganimetçi, katil ve emperyalist olduğunu söylemek istiyordu!

Biraz da Karmati Hareketinden ve onun savunucularından biri olan Hallacı Mansur dan bahs etmek istiyorum: Marks ve diğer sosyalist düşünürler henüz hayata yoklarken Karmatiler, İslamın ilk koministleri ve sosyalistleri olarak tarihte karşımıza çıkıyor. Öyle ki tarihteki ve günümüzdeki modern örgütlerin çıkış noktası da kabul edilir. Öyle ki Hasan Sabbah’ın kurduğu Haşhaşiler Tarikatına kaynaklık eden Karmatiler Hareketidir.

Karmatiler, Müslümanların Mekkede Kabenin etrafında dönmelerini felsefik nosyonlarla sosrguluyor ve Müslümanların müşriklerden hiç bir farkının olmadığını ileri sürüyordu. Karmatiler başka ne diyor? Halife ve Saray Allahın gölgesi oluyor da neden biz Müslüman halk Allahın gölgesi olmayalım? Yani Karmatiler İslama yeni bir yorum kazandırmak ve İslamı demokratikleştirmek istedikleri için ehli bidat olarak afaroz edildiler. İşte bu afaroz edilenlerden biri de Karmati Hareketinin savunucularından Hallacı Mansurdur.

Hallacı Mansur, 65 yaşında Bağdatda Allah adına vahşice öldürüldü! Hallacın ölüm fetvasını veren sufi ulemadan biri ve Hallacın öğretmeni Cüneydi Bağdadidir! Abbasi halifesi Muktedir Billah, Hallac mansurun fikirlerini neden tehlikeli buluyordu, Hallac gibi enel hak diyen binlerce sufi alimlerin fikirlerini neden tehlikeli bulmuyordu? Çünkü Hallac, Halifenin ve Sarayın Allahın gölgesi olmadığını söylüyordu; ancak Cüneydi Bağdadi ve binlerce Sufi Alimi Halifenin ve Sarayın Allahın gölgesi olduğunu onaylıyordu.

Evet, Hallacı Mansur önce sekiz yıl ev hapsine mahkum ediliyor; daha sonra İsa peygamber gibi çarmıha geriliyor, dev kalabalıklar önünde birinci gün sırtına yüz tane kırbaş vuruluyor, ikinci gün elleri kesiyor, üçünçü gün ayakları kesiyor, dördünçü gün kafası bedeninden ayırılıyor, beşinçi gün vucudunu yakıyor ve cesedinin külleri Fırat nehrine savuruyor!

Şimdi sıradaki örneğimiz, kendisini Tanrı‘nın oğlu ve Tanrı Devleti’nin yeryüzündeki temsilcisi olarak gören Kiliseyle ve kilisenin teolojik zaviyesini matematik ve felsefe ilmiyle munazara eden, fikirleriyle Avrupa Hiristiyan Toplumunu, demokrasi ve bilimle buluşturan Galileo arasında yaşananların son bölümünü yukarıda aktardığımız Hallac ile Halife Muktedir Billah arasında yaşanan muthiş hadiseyle karşılaştırarak değerli okurların görüş ekranlarına sunmak istiyorum:

Tam 388 yıl önce, Floransa şehrinde Galileo, yatak odasının penceresinden içeriye süzülen güneşin ilk ışıklarıyla sabaha merhaba dedi! Yatağın içinde vücudunu gerdi, yatağından kaltı, kıyafetlerini giyindi, yatağını düzelti, odasını toparladı, evden çıkıp doğruca yaşadığı şehrin Katedraline gidip Tanrıya şükranlarını sundu. Tanrıya teşekkür etme faslından hemen sonra, gözleri kilisenin tabanında sallanan avizelerden birine dikti ve her salınımda geçen zamanın aynı olup olmadığını düşündü!

Evine döndü, karanlık gökyüzünü çoktan kaplamıştı. Odasının penceresine usulca yanaştı, gökyüzündeki yıldızları dikkatlice seyir etti, yıldızlar hareket ediyordu, birbirlerine değmiyordu, Kilisede sallanan avize aklına geldi ve tekrar zamana yoğunlaştı! Yer ve gök acaba bitişik mi, Güneşten sonra gece nasıl geliyor, yoksa dünya güneşin etrafında dönerek mi gece ve gündüzü meydana getiriyor?

Evet, karanlık ile aydınlık arasındaki gerçekleşen zamana bütünüyle yoğunlaştı ve sonra büyük bir çığlık atarak evet, dünya sabit durmuyor, dünya dönüyor ve gece ve gündüz meydana geliyor dediği için; Kilise Galileonun bu fikirlerini asılsız buldu, engizisyon toplandı, Galileonun bu bilimsel teorisini Hiristiyan Teolojisine aykırı bularak idam kararını aldı.

Kilise Galileodan halkın huzurunda söylediğini inkar etme şartıyla idamının iptal edileceğini söyledi. Galileo, Engizisyonun Mahkemenin bu teklifini kabul etti ve Görmedim, Duymadım ve Bilmiyorum diyerek idam edilmekten kurtulsa da Kilise, Galileonun fikirlerinin dalga dalga yayılıp bilimin bu aşamaya gelmesine engel olamadı. Öyle ki, Hiristiyanlığın ve kilisenin kendinisini reforme etmesine, modern çağa kendini güncellemesine, sekülerleşmesine ve demokratikleşmesine ve bugünlere gelmesine vesile oldu.

Yahudi dini de için aynı şeyleri söyleyebiliriz: Yahudi din alimleri ve düşünürleri Fransız ihtilalinden hemen sonra teoloji konularında bir dizi değişimlere gittiler. Özellikle Almanya ve Amerika Yahudileri, modern çağın şartlarına uygun yeni bir teolojik düşünce geliştirdiler ve bu yeni Yahudilik düşüncesi bugünkü Ortadoğu’nun en demokratik Yahudi toplumunu ve en modern İsrail devletini doğurdu.

İnsanlık ailesinin tanıklığında, Musa ve İsa Peygamberin bugünkü modern torunları bilimde, teknikte, eğitimde, sağlıkta, ekonomide, özgürlükte, demokraside, hak ve adalet liginde insanlık ailesine büyük hizmetler sunuyor. Ancak aynı şeyi Muhammed Peygamberin modern çağdaki torunları için söylemek mümkün değil!

Çünkü Muhammedin ardılları olan halef, selef, Müslüman Devletler, islamcı Cemaatler; halkı Allah’la dolandırıyor, Kur’an’la hipnoz ediyor ve Muhammed Peygamber ismiyle Müslüman halkı reayalaştırmaktan vaaz geçmiyor! Bununla da yetinmiyor; kafa kesiyor, domuz bağıyla insana işkence edip mezar evler kazıyor, Yahudi-Hiristiyan toplumlarına tekbirler eşliğinde saldırılar düzenliyor, Dubai gökdelenlerinde petrol parasıyla seks partileri düzenliyor, Kürtlere, Nihavend ve Kadisiyede yaşatıkları ilk acının ve ilk kötülüğün dozajını artırarak devam ediyor.

İkincisi, Müslüman milletler rasyonel ve bilimsel olan düşüncelere tarih boyunca rağbet etmeyi günah sayıyor. Egemen İslam, Müslüman toplumlara fantastik ve erotik düşünceleri empoze ediyor. İslam Toplumu geçmişte olduğu gibi, modern dünyada da kutsalçılığa, mitolojiye ve mucizevi düşüncelere aynı şekilde rağbet etmeyi hayırda yarış olarak değerlendiriyor(!)

Şimdi akıl ve bilim ehline soruyorum: Müslüman milletlerin ahvallerini genel hatlarıyla özetlemeye çalıştım. Peki, bu Tanrı Müslümanları neden sevsin, ya da neden cennete konuk etsin ki? Örnek: Müslümanlar yerküre ölçeğinde iyilik yaptıkları için mi, yeryüzünde demokratik ve uygar devletler kurdukları için mi, İşçi haklarına ve kadın haklarına değer verdikleri için mi?

Şimdi, Müslüman alimlerin ve Müslüman düşünürlerin bin dört yüz yıl boyunca birbirleriyle şöyle gerçek bir TİYATRO oyunu oynadıklarını biliyoruz:

Allah böyle buyuruyor, Allah böyle demek istemiyor, Allah şöyle demek istiyor; ama siz Allahın sözlerini yanlış tevil ediyorsunuz!

Hayır, ben Allahın resmi dili olan Arapçayı gayet iyi biliyorum; hemde ebced hesabını yapıyorum ve Allahı yanlış anlamam mümkün değil diyorum!”

Doğrusu asıl yanlış anlayan, Allahın sözlerini saptıran ve İslam dairesinden çıkıp küfür dairesine giren sizsiniz!

Allahu Ekber! muhakak gerçek kafir olan sizsiniz ve sizi öldürmek cihadır!

Şimdi, gezegenleri yaratan böyle bir Allahın dini olabilir mi? Evet, devam edelim: Müslüman alimler ve Müslüman düşünürler Kuranın Allahın bin dört yüz yıl önce Muhammed peygamber arasında geçen konuşmalardan ibaret olduğunu idia ediyor! Bilimsel İslamın teorisyeni Ali Şeriatinin öğrencisi Prof. Dr. Abdulkerim Suruç bu duruma hayırdiyor. Yani aslında Allah ona git, şu şu ayetleri insanlara tebliğ etdememiştir. Kendisi rüya merkezli bir tecrübe yaşamış ve gördüğü şeyleri insanlara rivayet etmiştir. Bu bakımdan bir meleğin ayetleri Muhammedin (a.s.) kalbine indirdiği, onun da bunları tekrar ettiği yönündeki tasavvur değişmelidir. Bunun yerine Hz. Peygamberin, tıpkı bizzat sahnede yer alarak olaylara can ve şekil veren bir muhabir gibi vakıaları bildirdiği şeklindeki anlayış benimsenmelidir. Yani Kuranda Allahın söyleyen, Peygamberin de işiten olduğu yönündeki önermenin yerini, gözlemleyip rivayet edenin Hz. Muhammed olduğu yönündeki anlayış almalıdır. Dolayısıyla ortada bir hitap ile muhatap, haber ile muhbir ya da kelam ve mütekellim ilişkisi diye bir şey yoktur. Kabul edilenin tersine olup biten her şey, gözlemek ve rivayet etmekten ibarettir. Elbette ki her şey tamamen Allahın gözetiminde ve onun izniyle olmaktadır. Kaynak: Abdulkerim süruş Nebevi Rüyaların Ravisi Hz. Muhammed

Ancak burda bir sorun var: Eğer Kurandaki geçen konuşmalar Tanrı, melekler ve Muhammed arasında geçen diyaloglar ise Kuran Müslüman toplumlara neden bir çözüm üretemiyor, Kuran Müslüman toplumları neden mutlu olmasını sağlayamıyor, Kuran Müslüman toplumlar arasında, adaleti ve barışı neden tesis edemiyor? Ya da şöyle soralım: Allahın düşüncelerini referans alan bir toplum ve bir devlet şimdiye kadar, adaleti ve demokrasiyi mamur etmesi gerekmez miydi? Ya da Müslümanlar Kur’anı okuduklarında neden hepsi farklı farklı anlıyor, farklı anlamlar yüklüyor?

Sanırsam burda bir tiyatro oyunu var ve Müslüman toplumların ezici çoğunluğu bu tiyatroya inanıyor ve bizim de bu tiyatroya inanmamızı istiyor! Oysa ki yaşadığımız bu küresel çağ, bilim ve teknoloji çağı olmasına rağmen; insanlık ailesi içinde hala İslam toplumları medenileşemedi, demokratikleşemedi ve kendi içlerinde örnek bir adalet devletini ve sevgi toplumunu inşa edemedi!

Dolayısıyla bu problemin tek çözüm adresi; İslam Düşüncesinin demokratikleştirilmesidir. İslam Düşüncesi demokratikleştirilse, insanlık ailesi ve Müslüman toplumlar rahat bir nefes alacak ve gelecek nesiller özgür yaşayacak. Bunun için de İslam Toplumu gözlerini açıp bin dört yüz yıl önceki Arabistan çölünde yaşamadığını iyi bilmesi lazım. Hakeza, Müslüman toplumların ve İslam düşüncesinin modern hayatı en gerilerde takip ettiğini ve hala kendine bir çözüm bulamadığı gerçeğiyle yüzleşmek zorundadır!

Pekiala, İslamın bu sorununu nasıl çözeceğiz? Heidegger ve Satre ontoloji ve egzistansiyalizm üzerine çok ciddi çalışmalar yaptılar! Heidegger seçeneğini nazilerden yana Satre ise bolşeviklerden yana koydu! Her iki ünlü düşünürün seçimi bilinçli bir seçimdi! Ben de yaşadığım bu küresel çağda, seçimimi ve tanıklığımı demokrasiden yana koyuyorum!

Bu duruma göre diyorum ki, çağın şartlarına uygun demokratik bir İslam ve çağın şartlarına cevap olan yeni bir mezhep inşa edilmelidir! Öncelikle, Sunni ve Şia kaynaklardan uzak durulmalıdır. Çünkü, Sunni ve Şia kaynaklarını referans alan bir İslam’ın, modern insana acıdan ve cehaletten başka verebileceği hiç bir güzel armağanı yoktur ve modern insanlık ailesi bu duruma tanıktır.

İslamın demokratikleşmesi için iki şey öneriyorum:

1- Müslüman dünyanın ilahiyatçıları, düşünürleri, felsefecileri, sosyologları, tarihçileri ve yazarları başta Kur’an’ın Tevbe, Enfal ve benzeri sürelerini tartışmaya açmalıdır! Allah adına yapılan cihan ibadeti, şiddetin her türlüsü ve tekfir kültürü yasaklanmalıdır! Çok eşli evlilik, miras, örtü ve benzeri bir dizi çağ dışı ayetler nesh edilmelidir!

Modern Avrupa ulus devletlerin resmi antagonizmasını inşa eden Rousseau, Hiristiyanlığın ve ruhbanlığın yasaklanmasını istiyordu. Çünkü çocukluk ve gençlik yıllarında Hiristiyan din adamlarından çok çekmişti; ruhban sınıfı aynı milletten olan ancak aynı dine inanmayanları aforoz ettiğine ve inanmayanların cehennemle itibarsızlaştırıldığına tanık oluyordu!

Bu tezimde İslamı yasaklayalım demiyorum; ama İslamın mutlaka köklü bir reforma ihtiyacının olduğunu söylüyorum. Çünkü bu İslam dinine yapılan en büyük iyilik olacaktır. Eğer İslamı reforme etmezsek İslama en büyük kötülüğü yapmış oluruz.

2- İslamın kapalı olan iştihad kapısını bir daha kapanmamak üzere açık tutacak ve modern dünyada müslümanların hayatını kolaylaştıracak, seküler ve küresel bir mezhebe mutlaka ihtiyaç vardır. Küresel çağın ruhuna uygun, yenilikçi ve seküler bir mezhep ortaya çıkmadığı sürece, müslümanların ortaçağ karanlığından çıkmaları ve rönensanslarını gerçekleştirmeleri mümkün değil.

Önerdiğim bu iki şey İslam Dini üzerinde gerçekleşme imkanını bulursa İslam demokratikleşecektir. Demokratikleşen bu İslam, Müslüman toplumları da demokratikleştirecektir. Bu yöntemle demokratikleşen Müslüman toplumlar elbette ki artık eskisi gibi insanları öldürmeyecek, eskisi gibi insanı dinle sömürmeyecek, kaderci bir hayata teslim olmayacak, memleketleri işgal etmeyecek, emperyalist emellerin peşinden koşmayacak ve Kürtlerin kendi öz toprakları üzerinde devletleşmeyi meşru bir hak görecek. Çok daha önemlisi demokratikleşen bu İslam Toplumu; bilim, adalet, hukuk, demokrasi, ifade özgürlüğü ve itidal yörüngesi içinde Allah’ı tartışabilecek, Kur’an’ı tartışabilecek, Muhammed Peygamberi tartışabilecek ve bin dört yüz yıllık İslam tarihini tartışabilecektir.

Elbetteki İleriye sürdüğüm bu, reform ve demokratikleşme önermesi, hemen gerçekleşecek bir şey değildir; sosyalizasyon ve inşa süreci için uzun soluklu ve uzun yürüyüşlü bir zaman, imkan ve disiplin çalışmasına ihtiyaç vardır. Çünkü Ortadoks, Katolik ve Engizisyon Hiristiyanlığı öyle kolay şekilde, protestan ve demokratik Hiristiyanlığa evrilmedi. Hiristiyanlık geleneği çok ağır bedeller vererek bugünkü modern yaşamda kendine yer bulmayı başardı.

[email protected]

https://twitter.com/KADIRAMAC

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu