Gündem

İnsanlık dışı uygulamaların merkezi Diyarbakır 5 Nolu Askeri Cezaevi: Mağdurlar işkenceyi anlattı

'İşkence üzerine müzakere yaptık. Elinizi açın dediğinizde açarız, saatte bir gelin dedik. Kabul ettiler. Saatte bir gelmeye başladılar. Ama kısa süre sonra anlaşmayı bozdular.'

12 Eylül 1980’de gerçekleşen askeri darbenin üzerinden tam 41 yıl geçti. Darbenin ardından ülke genelinde gözaltı furyası başladı. Aralarında siyasetçi, gazeteciler, aydın ve yazarların da olduğu yüz binlerce kişi gözaltına alınarak ağır işkencelerden geçirildi, çok sayıda kişi işkence tezgahlarında can verdi.  Ülke genelinde yaşanan işkencelerin en ağırı Diyarbakır’da bulunan 5 Nolu Askerî Cezaevi’nde yaşandı.

The Times gazetesinin “Dünyanın en kötü şöhretli 10 cezaevi” arasında sıraladığı Diyarbakır 5 Nolu Cezaevinde darbenin ardından 1981-1984 yılları 34 kişi hayatını kaybetti. Cezaevinde uygulanan ağır işkencelerden dolayı çok sayıda insan akli dengesini yitirirken, onlarca kişi sakat kaldı. Elektrikle işkence, falaka, kaba dayak, lağım çukuruna atma, dışkı yedirme, copla tecavüz uygulanan işkenceler arasındaydı. Diyarbakır’da 41 yıl önce insanlık dışı işkencelerden geçen mağdurlar Artı Gerçek’e konuştu.

ASKERİ SORUMLULARIN KIBRIS GEÇMİŞİ

Adı ağır işkenceler ile anılan, 1981-1984 yılları arasında Diyarbakır 5 Nolu Askeri Cezaevi’nde kalan tüm tutukluların ismini zikrettiği kişi Esat Oktay Yıldıran’dı. O tarihte yüzbaşı rütbesinde olan Yıldıran, 1974’te Kıbrıs Savaşı sonrası Diyarbakır Cezaevi’ne iç güvenlik komutanı olarak atanmıştı. 1981-1984 yılları arasında Korgeneral rütbesiyle Sıkıyönetim Komutanı olan isim ise Kemal Yamak’tı. Kemal Yamak’ta Esat Oktay Yıldıran gibi Kıbrıs’ta görev yapmış, Kıbrıs savaşında Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı görevini yürütmüştü.

İŞKENCE ÖZEL BİRLİKLERİN GELMESİ İLE BAŞLADI

Ahmet Candan 1980’de Diyarbakır’da 5 Nolu Askeri Cezaevi’nde işkence görenlerden. Candan, darbeden önce tutuklananlardan. Cezaevinde yer olmadığı için askeri alanda tutulduklarını anlatan Candan,  darbe olduktan sonra Diyarbakır Cezaevi’ne getiriliyor.

Getirildiklerinde cezaevinde normal askerler olduğunu, bu askerlerle pek olumsuzluk yaşamadıklarını belirten Candan, daha sonra cezaevinin hem içinin hem de dışının özel komando birliklerine devredilmesi ile işkencelerin 1981 yılı yılbaşından sonra başladığını söylüyor. Candan, o dönemde Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanı ve 7’inci Kolordu Komutanı Kemal Yamak ile cezaevinden sorumlu olan Esat Oktay Yıldıran’a dikkat çekiyor. Her ikisinin de Kıbrıs’tan geldiğini hatırlatan Candan, “Kıbrıs’ın bir özelliği var, orada Rumlara, yabancılara karşı bir düşmanlık hep diri tutuluyordu. Kürt coğrafyası, Kürdistan bu açıdan onlar için bir sahaydı. Özellikle Kıbrıs’ta aktif görev alanlara görev verdiler.” diyor.

İŞKENCE ÜZERİNE MÜZAKERE

Candan’ın anlattığına göre özel komandoların gelmesi ile üçer kişiler halinde koğuşlardan alınarak hücrelere götürüldüler.  Sistematik işkence yöntemleri ise bu aşamadan sonra başladı. Öyle bir noktaya geldiklerini ve uygulanan işkence üzerine askerle müzakere yapmaya başladıklarını anlatan Candan, yaşananları şöyle anlatıyor:

“Önceden hücrelere geldiklerinde ellerimizi açmıyorduk. Onlarda aralıksız hücrelere girip ellerinde ne varsa onla vuruyordu. Vururken ayağımızı demire bağlıyorlardı. Anlaşma yapmak istedik. ‘Elinizi açın dediğinizde açarız, ama bu aralıksız olmasın. Saatte bir gelin’ dedik. Bir de vururken ayağımızı demire bağlanmasın dedik. Kabul ettiler. Bir saatte bir gelmeye başladılar. Elimizi ayağımızı tuza koyuyorduk, bir saat geç gelince rahatlıyorduk. Yaralardan dolayı tuz yakıyordu ama inanır mısınız biz rahatlıyorduk. Kimisinin kemiği kırılmıştı, kimisinin parmağı. Öyle bir haldeydik. Anlaşmaya bağlı olarak bir saat aralıklarla gelmeye başladılar. 15 dakika aralıksız vuruyorlardı. Öyle bir duruma geldi ki, ‘biz dövmekten yorulduk bunlar dayak yemekten yorulmadı’ demeye başladılar. Bu anlaşma yarım gün sürdü. ‘Hayır saatte bir olmaz, sürekli dayak olacak’ deyip anlaşmayı bozdular. Tekrar gelişi güzel, gece, sabah, öğlen durmadan gelip vurmaya başladılar. Kimisinin kemiği çıkmış, kimisinin parmağı kırılmış. Kırılmayanlar gelip dayak atmalarını bekliyordu.”

‘RUMLARIN KANINI İÇTİM’

1981’de Diyarbakır Cezaevinde kalan kadın tutuklulardan Rahime Kesici Karakaş, işkence mağdurlarından. Cezaevinde yaşadıkları ve tanık olduğu ağır işkenceleri “5 Noluda Kadın Olmak” kitabında da anlatan Karakaş,  koğuşlarına gelen Esat Oktay Yıldıran’ın özellikle Kıbrıs’ta yaptıklarını böbürlenerek yüksek sesle anlattığına dikkat çekiyor.

Esat Oktay Yıldıran’ın özel yetiştirilerek Diyarbakır’da görevlendirildiğini düşündüğünü anlatan Karakaş, “O dönem yapılabilecek en kötü şeyler, hayal bile edemeyeceğiniz en kötü şeyler yapıldı. Gece yarısı kadın koğuşunun kapısı açılıyordu Esat Oktay alkollü bir şekilde askerle içeri giriyordu. Kadınları taciz ediyordu. Boyumuzu tutup duvara yapıştırıyordu ve nefesimiz kesiliyordu. Tabi o sıra taciz ediyordu. Her türlü pisliği yapıyordu. Askerlerin karşısında bunu yapıyordu. Kendisini güçlü his etmesinin tek bir nedeni vardı, özel yetiştirilmişti. Kıbrıs savaşında Rumların kanını içtiğini söylüyordu” diye anlattı.

‘‘BEN BURADA SİZİ TÜRKLEŞTİRMEK İÇİN VARIM’ DİYORDU’

Ağır işkence yöntemlerin uygulandığı cezaevinde dayatmalardan biri de Türkçe öğrenme zorunluluğu. 70 yaşında olup Türkçe bilmeyen yaşlılar Kürtçe konuştuğu için ağır işkenceler gördü. Anneleri ile Kürtçe konuşan tutuklular ailelerinin gözleri önünde darp edildi. Türkçe bilmeyen yaşlılar dahil ‘İstiklal Marşı, Andımız, Gençliğe Hitabe’yi ezberleyemedikleri için ağır işkenceler gördü. Türkçe’yi öğrenemeyenlerin ağır işkencelere maruz kaldığını anlatan Karakaş, “Esat Okay açık bir şekilde ‘Ben burada sizi Türkleştirmek için varım’ diyordu. Görüş yerinde ‘Türkçe konuş, çok konuş’ yazıyordu” diyor.

BARIŞ: İNSAN AKLININ ALAMAYACAĞI İŞKENCELER UYGULANDI

78’liler Girişimi Eş Başkanı Hüseyin Barış’ta Diyarbakır 5 Nolu Askeri Cezaevi’nde ağır işkence görenlerden. Darbeyi gerçekleştiren dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya’nın yargıladığı davaya da müdahil olan Hüseyin Barış, diğer tanıklar gibi cezaevinde işkencenin sistematik olarak her alanda uygulandığına dikkat çekti.

İnsan aklına gelemeyecek düzeyde işkence yöntemlerinin uygulandığını belirten Barış yaşananları anlattı: “Dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş işkence yöntemleri hayata geçirildi. Ne kitaplarda yazıldı, ne de filmlerde var. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir uygulama yok. Bir defa sen yoksun. Kafan eğik, ayak parmakların dışında sağa sola gözlerini gezdirmen yasak. Birlikte çıkıp mahkemeye gidiyorsun, yan yana kaldığın koğuş arkadaşına bakman işkence nedeni.  Lağıma sokma, dışkı yedirme, elektrik, falaka, pislik içinde bırakma, aç bırakma, görüşçüler üzerinden işkence, inanç, etnik kimlik ne varsa her şey üzerine işkence uygulandı. Herkesin gözü önünde copla tecavüzler yapıyorlardı. Gözümüzün içine baka baka yaptılar bunu. O insanın yakarışı göğü deliyordu. O ses tüm koğuşlarda yankılanıyor. O sesi duyan herkes dehşete kapılıp kendinden geçiyordu.”

 VEDAT AYDIN’I ÇIRILÇIPLAK SOYUP KOĞUŞA GETİRDİLER

Tıpkı diğer tutuklular gibi kendisinin de ağır işkencelere maruz kaldığını anlatan Barış, aynı dönemde Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi’nde olan ve ağır işkenceler gören Diyarbakır’da 1991 tarihinde evinden kaçırılarak katledilen HEP Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın’ın yaşadığı bir işkence olayını anlattı:

“Biz koğuşta 130 kişiyiz. Vedat Aydın’ı başka bir arkadaşla birlikte mahkemeye götürdüler. Tabi mahkemeye giderken mont giyiniyor. Aceleyle çıktığı için aşağıdaki düğmeyi yanlışlıkla yukarıdaki iliğe geçirmiş. Tabi mahkeme yeri var çıkışın yanında. Karşısında da camlar var. Göz ucundan cama bakınca düğmeyi yanlış iliklediğini, yakasının eğri büğrü olduğunu fark ediyor. Mahkeme huzuruna bu şekilde çıkmak istemiyor. Elleri arkadan kelepçeli olduğu için düzeltemiyor. Yanındaki askere ‘Lütfen yakamı düzeltir misin’ diyor. Bunun üzerine asker ‘Gardiyan, asker gelin bakın. Bu adam Türk askerine lütfen düğmemi düzeltir misin’ diye bağırmaya başlıyor. Vedat Aydın’ı o halde aralarına alıp dövmeye başlıyorlar. Öyle böyle değil. Başı gözü hep yara bere içinde, gözleri şişkinlikten görünmüyor. O şekilde mahkemeye götürüyorlar. Mahkemeye götürürken de üzerine oturuyorlar. O halde hakimin karşısına çıkardıklarında hakim, ‘Vedat Aydın burada mı’ diye soruyor. Vedat Aydın’ı tanımıyor. Vedat Aydın benim deyince hakim ‘Gerçekten sen misin ’ dedikten sonra hemen bunu çıkarın buradan diyor. Hiç soru sorgulama falan yok. Oradan tekrar döve döve getiriyorlar. Koşuşa getirdiklerinde çırılçıplaktı. Elbiselerini koltuğunun altına koymuşlardı. İçeri girince yüzü gözü şiştiği için biz de tanıyamadık.  Kapıdan bize bakınca güldü, mahcup bir şekilde “kusura bakmayın arkadaşlar” dedi. Bizde hemen üzerini çarşafla örterek içeri aldık. Vedat Aydın’la birlikte olan diğer arkadaşı da o kadar dövmüşler ki o da bayılmış. Koğuştan 4 arkadaş gidip elleri ve ayaklarından tutarak getirdiler içeri. Bu unutulmaz. Sadece bu değil. Bunun gibi yüzlerce binlerce işkence olayı yaşandı.”

‘KOLORDU ANA BİNASININ ARKASI İŞKENCE MERKEZİYDİ’

Nuri Sınır’da 1981-84 arası Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi’nde en ağır işkence görenlerden. Yaşadığı, tanık olduğu ağır işkenceleri “İşkence Karanlığına Doğru” kitabında topladı. Sınır Diyarbakır 5 Nolu’da yaşadığı tüm işkenceleri kitabında yer verdi.

12 Eylül denince akla gelen ve bilinen Diyarbakır 5 Nolu Askeri Cezaevi. Ancak Sınır’ın aktardığına göre başka yerler de vardı. Diyarbakır’a getirildiğinde şu anki 7. Kolordu Komutanlığına götürüldüğünü söyleyen Sınır, kolordu ana binasının arkasında bulunan su kulesinin orada işkence merkezi olduğunu anlattı. Kendisinin de orada 43 gün işkenceye maruz kaldığını aktaran Sınır,  “Mahkemede de söyledim. İnsanların sürekli getirildiği, 24 saat işkencenin uygulandığı bir yerdi. Gözlerim bağlı bir şekilde 43 gün orada kaldık. 43 gün gözlerim bağlıydı. Elektrik, filistin askısı, falaka, iple tavana asma, tekerlek içine sokma sadece işkence yöntemlerinden bazılarıydı. Bağırmalar, çağırmalar… Bir işkence merkezinde yapılan her çeşit uygulamaya şahit olduk, karşı karşıya kaldık.” dedi.

‘VURUN ULAN VURUN, BEN KOLAY ÖLMEM’

Daha sonra oradan Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi’ne götürülen Sınır, burada uygulanan işkencenin insan onurunu hedef aldığını, akıl almaz yöntemler uygulandığını aktardı. 70 yaşındaki yaşlı tutuklulardan, görüşe gelen ailelere kadar herkesin bu işkencelerden geçtiğini ifade eden Sınır, yaşadığı ve tanık olduğu işkence yöntemlerinden bazılarını aktardı:

“Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi’nin her köşesinde farklı bir işkence vardı. Her yürüyüşte, her alanda, mahkemeye götürülürken işkence yapılıyordu. Mahkemeye götürüp getirilinceye kadar aracın içinde işkence yapılıyordu. Orada insanlık, bakın insan demiyorum, insanlığa karşı suç işlendi.  Sabaha kadar ‘Vurun ulan vurun. Ben kolay ölmem. Ocakta küllenmiş közüm, kalbimde bir çift sözüm var…’ diye Ahmet Arifin o dizesini sabaha kadar söyleyen bir insanın sesini dinledim. O insanın sağ kaldığına inanmıyorum.”

ASKERLER İBRAHİM DAYININ SIRTINA BİNİP İZLETİRDİ

“Suruç tarafından İbrahim Dayı vardı. 70’in üzerinde yaşı vardı. Avluya çıkarırdılar. Avluya bakan 4 koğuş var. Yaşlı bir amcamızdı. Askerler sırtına binerdi. ‘Her Türk Asker Doğar’ diye bağır derlerdi. İbrahim dayı bunu bir türlü beceremezdi. Bütün enerjisini kullanarak ‘Hey Türk, Hey Türk’ iki cümle kurardı. Omzundaki yüke dayanamaz yere düşerdi. Ondan sonra farklı hakaretler ederlerdi.”

KAFA ÜSTÜ LOGARIN İÇİNE SOKTULAR

“Düşünebiliyor musunuz, bir insanın kafasından tutularak lagara sokulması nasıl bir şey. Bu bende uygulandı. Başka insanlarda da uygulandığını gördüm. Önce kaba dayakla, bir sürü asker beni ortalarına aldılar. Sonra uzun boylu bir tutukluyu getirerek, ‘Bunu kafa üstü kaldıracaksın, lagara sokacaksın’ dediler. Mustafa o korkusunu yenemedi. Debelendim. Ayağımla çenesine vurunca elinden kurtulup bel üstü yere düştüm. Yapabileceğim bir şey yok. Ne kaçabileceğin bir yer var, ne uçacağın bir yer var ne bir kapı. Ayaklarımla kendimi logarın içine koydum. Boynuma kadar sokmaya çalıştım. Bu defa botlarıyla, tekmelerle, coplarla, kamçılarla vurmaya başladılar.  Öyle bir şekil aldı ki ben o botlardan kurtulmak için kafamı pisliğin içine soktum. Baktım olmuyor, öldüreceklerse öldürürler diye düşünerek, iki elimi logarın kenarından tutup var gücümle o pislikle dışarı fırladım. Onlar etrafa kaçtılar. Benden kaçmadılar, benimle birlikte pisliğin etrafa saçılmasından dolayı kaçtılar. Sonra üzerime geldiler, gözlerimi açtığımda bir ranzanın üzerindeydim. Demek ki bayılmışım.”

‘KERPETENLE SAĞLAM OLAN 4 DİŞİMİ ÇEKTİ’

“Bir gün dişim ağrıyordu. İdareye bildirdik. Bu gece bir şey yapamayız dediler. Diğer gün sabah saat dokuz sularıydı gelip beni götürdüler revir diye bir yere. Tahta bir sandalye vardı beni oturttular. Üzerinde doktor önlüğü giymiş gibi görünen bir zebani elinde kerpeten. Hangisi ağrıyor diye sordu bende ağrıyan dişimi gösterdim. ‘Sandalyeye bağlayın’ dedi. Ellerim ve gövdemden beni sandalyeye bağladılar, iki askerden biri sağıma, biri de soluma girdi. Bu benim ağzıma girişti. Bağırmaya çalışıyorum bağıramıyorum. Kerpetenle tam dört tane sağlam dişimi çekti.”

‘CEZAEVİ İŞKENCE LABORATUVARI OLARAK KULALNILIYORU’

Cezaevinden çıktıktan sonra uzun yıllar yaşadıklarının etkisinden kurtulamadığını anlatan Sınır, bu vahşeti her yerde anlattığını söyledi. Arkadaşlarının ‘Delimisin, seni bir daha götürüp öldürürler’ uyarılarını dinlemeyen Sınır, yazdığı kitabı 37 yılda tamamlayabildiğini söyledi.  “Olayları düşündüğümde kalem elimden düşüyordu. Dile getiremiyor yazamıyordum. Ağlıyordum. En sonunda iki ay eve kapandım ve yazdım” diyen Sınır, Diyarbakır 5 Nolu Askeri Cezaevi’nin işkence laboratuvarı olarak kullanıldığını söyledi. Belirli aralıklarla sivil bir ekibin cezaevine gelerek tutuklularla görüştüğünü anlatan Sınır, “Tutuklular işkenceden bahsediyordu. Tahminimce bunlar işkencenin insan üzerindeki etkisi, bu işkenceye karşı gösterilen direnci inceliyor ve başka yöntemler deniyordu” diyerek cezaevinde çok farklı işkence metotlarının uygulandığını söyledi.

 İNSANLIĞA KARŞI İŞLENEN SUÇ MÜZESİ OLSUN

1981-1984 yılları arasında Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi’nde ağır işkenceler gören tutukluların ortaklaştığı tek nokta o tarihte farklı ve akıl almaz işkence yöntemlerinin uygulandığı.

Aradan 41 yıl geçmesine rağmen o anları anlatan mağdurlar gözyaşlarına hakim olamıyor:

“Orada İnsanlık Suçu İşlendi” diyen mağdurlar, yaşanan vahşetin bilinmesi, unutulmaması için Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi’nin müze olmasını talep ediyorlar. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 9 Temmuz’da Diyarbakır’da yaptığı konuşmada, Diyarbakır 5 Nolu Cezaevinde zulüm, ağır işkenceler yaşandığını belirterek anılan Diyarbakır Cezaevi’nin boşaltılarak kültür merkezi yapacaklarını açıklamıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamasına tepki gösteren 78’liler Girişimi Eş Başkanı Hüseyin Barış, oranın “İnsanlığa Karşı İşlenen Suç Müzesi” olmasını istiyoruz. “Nasıl ki Almanya’da Nazilerin kamplarını dünyadaki insanlara açmışlarsa, Diyarbakır’daki 5 Nolu Cezaevi de o şekilde gelecek nesillere bırakılmalı” diyen Barış, “Bizim kültür müzesine ihtiyacımız yok. Bizim ihtiyacımız var olan, işlenen tüm bu suçların tanığı olan ve tamamıyla o suçların işlendiğini net gösterildiği görüntüsüyle, hatta duvarı sildiğinizde altında çıkan resimleriyle, yazılarıyla nasıl bir vahşet ve barbarlığın yaratıldığını gösteren bir utanç müzesi olarak kalmasını istiyoruz.”

12 EYLÜL ASKERİ DARBE BİLANÇOSU

-Askeri darbenin ardından bir milyon 683 bin kişi fişlendi, bir milyona yakın kişi gözaltına alındı.

-Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı, 7 bin kişi için idam cezası istendi,

-517 kişiye idam cezası verildi. Bu cezalardan 50’si infaz edildi. 71 bin kişi “irtica” ve “komünizm propagandası” suçlamasıyla, 98 bin kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı.

-14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı. 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.

-Yaklaşık 300 kişi gözaltındayken öldürüldü. 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi.

  • 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.

-Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.

12 EYLÜL DARBESİ DAVA SÜRECİ

12 Eylül 1980 askeri darbesi ile ilgili yargılama, 1980’de yürürlüğe giren, “Milli Güvenlik Konseyi üyelerinin yargılanamayacağı”na dair Anayasa’nın geçici 15’inci maddesinin 12 Eylül 2010’da referandumla kaldırılması ile başladı. Ardından Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, askeri darbeyi gerçekleştiren dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Emekli Orgeneral Tahsin Şahinkaya hakkında hazırladığı iddianame 10 Ocak 2012 tarihinde Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi.  Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri’nin kapatılmasının ardından dava Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam etti.

2014’te sonuçlanan davada Kenan Evren ve Şahinkaya darbe suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm edildi. Evren ve Şahinkaya’nın rütbelerinin de sökülmesi ve orgenerallikten erliğe düşürülmesi karara bağlandı.

Hem sanık hem de katılanlar tarafından karar temyiz edildi.  Dava Yargıtay’dayken iki sanığın da ölmesi üzerine dava düştü.
Hüküm kesinleşmediği için Evren ve Şahinkaya’nın rütbeleri de er statüsüne indirilmedi.  Dosyanın gönderildiği yerel mahkeme, karara uyarak düşme kararı verdi.

Remzi BUDANCİR – ARTI GERÇEK

Daha Fazla Göster

Yorum yaz

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu