Kadir Amaç

Hükümdarlığın Felsefesi

Alışılagelen tarzda bir makale  ya da bir kitap yazmayı eğlenceli bulmuyorum. Modern Üniversite memurları, tarihçileri ve köşe yazarların yazdığı gibi, bir makale ve bir kitap yazmak bana heycanlı gelmiyor! Doğrusu, yazılarımı kışkırtıcı ve heycan uyandıracak felsefik bir formata yazmayı çok seviyorum!

 Çünkü kalemin bazen Ehmedê Xanî, bazen Mîr Celadet Alî Bedirxan, bazen Ape Musa, bazen Kandil’deki gerilla, bazen Güney Kürdistan’daki Peşmerge, bazen Beritan, bazen Hayri Durmuş, bazen de Qazî Mihemed gibi soylu ve asil durur.

Evet, bazen de  kalemim Cegerxwin olur; bazen Hafız, bazen Fuzuli, bazen Mevlana, bazen Paskal, bazen Theodor Herzl, bazen Makyevelli, bazen Rigas Ferreos, bazen Edward Said, bazen, Muhammed İkbal, bazen Malik Bin Nebi, bazen Fazlu Rahman, bazen Hediger, bazen Rousseau, bazen Sartre, bazen Spinoza, bazen Thoreau ve bazen de Ali Şeriati gibi yenilikçi olur.

Öyle ki kalemim  bazen Kur’an, bazen İncil, bazen Tevrat, bazen Ahura Mazda, bazen Mıshefa Reş, bazen Das Kapital, bazen Nechul Belağa ve bazen Buda’nın Tripitaka’sı olur.

Şunu da söylemeliyim: Kendimle alay ettiğim, kendimi onaylamadığım zamanlar olduğu gibi; kendimi abartığım ve kendimi lanetlediğim zamanlarda oluyor! 

Evet, bu çalışmam da milletlerin ikballeri ve yazgılarıyla ilgili zihin fakültemde inşa ettiğim düşünceleri, milletimle ve siyaset felsefecileriyle paylaşmak istiyorum.

Milletlerin self determinasyon hakları denilince siyaset felsefecilerin aklına  Immanuel Kant, ilk gelen isim olur! Kant ‘ın bugün ”Birleşmiş Milletler Topluluğ”un “Ebedi Barış Üzerine Bir Deneme” isimli makalesini referans alarak kurulduğunu acaba, kaç siyasetçimiz, kaç yazarımız ve allame idasında olan kaç entelektüelimiz  biliyor?

Immanuel Kant, bilgi ve siyaset felsefesinin en merkezi figürüdür diyebiliriz! Ünlü filozof gençlik yıllarını fakirlikle geçirdi. Maddi sıkıntılardan dolayı Üniversite hayatını yarıda bırakmak zorunda kaldı. İlerleyen yıllarda arkadaşlarının yardımı ve teşfikleriyle üniversiteyi bıraktığı yerden eğitimini tamamladı.

 Ancak çok uzun bir süre ünlü filozofu kimse öğretmen olarak çalıştırmadı. 15 yıl aradan sonra üniversite de öğretmen olarak işe başladı. Hiç evlenmedi, birlikte olduğu kadınlar onu önemsemediler ve  terk ettiler.

Kant, Avrupa düşünce fakültesine muhteşem katkılar sundu, düşünce üreterek rakiplerini zorladı ve kendine hayran bıraktı. Düşüncelerini okuyan her insan onun, heybetli ve büyüleyici bir insan olduğunun duygusuna kapıldı; ancak filozof Kant,  sadece 153 cm boyundaydı!

 İslamcılık yıllarım da Kant’ ın Ahlak Felsefesiadlı yapıtını büyük bir beğeniyle okumuştum. Şimdi ise ”Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları tarafından Türkçe ye çevrilen ”Ebedi Barış Üzerine Felsefi Denemeadlı yapıtı okudum ve okuduğum bu eser milletimin yazgısıyla ilgili bana muhteşem bir ilham verdiğini gördüm.

Kant; Devletlerin ve milletlerin bir ağaç gövdesi gibi olduklarını ve  kendilerine has köklerinin var olduğunu şu altın vuruş  sözleriyle ebedileştiriyordu: İster Küçük olsun ister büyük olsun, hiçbir bağımsız devlet, diğer herhangi bir devletin hakimiyeti altına tevarüs, mübadele, alım-satım veya hibe yoluyla geçmemelidir. Bir devlet, üzerinde kurmuş olduğu toprak parçası gibi bir mülk değildir. Kendi hakkında ancak kendisinin karar verebileceği ve kimsenin emrine ve arzusuna bağlı olmayan bir insan topluluğudur. 

Bu zaviyeden hareketle modern self determinasyon hakkının Promordiyal, tarihsel, kültürel, siyasi ve felsefi kökleri olmakla birlikte; uluslararası hukukta ve uluslararası kurumlar tarafından da tartışılmaz bir hak olarak belirlenmiştir.

Aristolos, ”Politika” adlı eserinde siyasal egemenliği ”gemi’‘ye ve toplumu da gemideki ”yolcu”lara ve ”mürettebat”a benzetmiştir. O halde  gemi’deki siyasal egemenliğin varlığı, gemi ve gemi’deki yolcuların  güvenliğine bağlıdır sonuçu ortaya çıkıyor.

İkinci örnek;Uluslararasında milletlerin eşitliği ve halkların kendi geleceklerini tayin etme ilkesine saygıBirleşmiş milletlerin ilk maddesinde yer almıştır.

 Evet, milletlerin şu kader meselesini biraz daha muvazane edelim: 20. yüzyılda, üç ulusal self determinasyon ve teriyoryal dalgası görüldü.

 Birincisi, 1918’de Wilson’cu dalga. ikincisi, 1945’te dekolonizasyon dalgası. Üçüncüsü, 1989’da post-Bolşevik dalga olarak sıralayabiliriz.

 Bu üç uluslaşma ve devletleşme dalgasında Kürtler payını alamadı. Şu nokta da oldukça önemlidir:  Eski SSCB’nin en meşhur anayasası 72 maddedir! Madde şöyle başlar: Her milletin  Birlik Cumhuriyetinden özgürce ayrılma hakkı vardır.

Eski Sovyet Cumhuriyetine bağlı milletler, anayasadaki bu maddeden yararlanmıştır. Ancak Rusya’da yaşayan Kürtler, sosyalist devletin hiç bir maddesinden yararlanmamış ve Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Kürtlerin o dönem başlatıkları hiç bir ulusal mücadelenin liderlerine ( Mustafa Barzani, Qazî Muhammed, Abdullah Öcalan) destek sunmamış, aksine işgalçi devletlerden yana olmuş ve Kürtlere büyük  darbeler vurmuştur. Bu durum bize,  Kürtlerin ne kadar talihsiz bir millet olduğunu gösteriyor.  

İkinci önmli nokta şudur: Siyaset bilimciler ikinci dünya savaşından hemen sonra Avrupa kıtasında sömürgecilik tarihinin sone erdiğine işaret ederler.

Bu tarihten hemen sonra halklar arasında soğukluk, uyumsuzluk, anlaşmazsızlık ve birbirlerinden kopuş menziline adım adım savrulduğunu Quebeclerin Kanada’dan, Flamanların Belçika’dan, İskoçyalıların Birleşik Krallık’tan ve Katalonların  İspanya’dan ayrılma referendumunu örnek gösterirler

Özellikle 1989 ‘un sonlarında Berlin Duvarı’nın yıkılması, 1990’da Doğu Almanya ve Batı Almanya’nın birleşmesi, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği”nin ve son olarak Doğu Avrupa- Yogoslavya‘daki halkların birbirleriyle yaşadıkları çatışmalar, kopuşlar ve savaş 110’un üstünde yeni ulus devlet ortaya çıkardı!

Bu gerçek aynı zamanda halklar arasında kardeşlik, ideoloji ve din karinesinin değil, hukuk, siyasal egemenlik, ve self determinasyon karinesinin belirleyici olduğunu bize gösteriyor.

Tam bu nokta da Türkler için ve  Kürtler için de en rasyonel ve en kalıcı çözüm ayrılmaktır. Ayrılık her iki milleti kazanççıkarır,  her iki milleti mutlu eder! Yani Türk devletinin kafası rahat olur,Türk devleti demokratikleşir, Türk toplumu demokratikleşir. 

Şöyle bir bilgi aklıma geldi: Helenlerin tarihte,  kendilerinden olmayan ve kendilerine benzemeyen her milleti barbar olarak gördüklerini biliyoruz. Haklımıydılar? Evet, bence, haklıydılar!

Çünkü helenler felsefe, düşünce, sanat ve kültürle ilgileniyordu ve Perslerin saldırılarına uğruyordu. Bugün kim barbar? örneğin: Bugün Türk barbarlıkta bir marka haline gelmiş ve bu konuda sınır tanımıyor! Müslüman zihinler hakeza; barbarlık düşüncesini cihad ve ibadet olarak tasavvur ediyor. 

 Şu sosyolojik gerçeği söylemek zorundayız: Türk toplumu; devletçi,  mukadesatçı, muhafazakar ve fetihçi bir kültüre sahiptir. İkincisi, kendisini hakikatin merkezi, kendisi gibi olmayan herşeyi tehlikeli ve kendisi gibi inanmayan herkesi şeytan görüyor.

Kürtler, T.C’yi demokratikleştirmek için neden bu kadar bedeller veriyor? Türklerin devleti Kürtlerin devleti değil ki! Bu devlet,Türklerin devleti! O halde bırakınız, Türk milleti kendi devletini demokratikleştirmek için bedel ödesin ve biz Kürtler de kendi topraklarımızın efendisi olmak için bedel verelim!

 Konuyu daha somutlaştıralım: Türk toplumu ithal ettiği bilimi muhafazakarlaştırıyor, üniversiteyi muhafazakarlaştırıyor,  laikliği muhafazakarlaştırıyor, modernizmi muhafazakarlaştırıyor, kapitalizmi muhafazakarlaştırıyor, kominizmi muhafazakarlaştırıyor,  sosyalizmi muhafazakarlaştırıyor ve öyle ki  İslam muhafazakarlığa yüzde yüz karşı olduğu halde  İslam’ı muhafazakarlaştırıyor.

Türklüğün Kürtler üzerindeki egemenliğinden biraz daha bahs edelim:Türk devleti Kürtlere her türlü kötülüğü yapan bir devlet! Çok daha kötü bir özelliği ise,  emperyalist emellere sahip olması  ve kendisini İslam devletler liginin en kudretlisi görüyor. Türk milleti ise, Türk devletinin bu özellikleriyle gurur duyuyor ve adeta Türk devletine tapıyor! Dolayısıyla devlet ajandası  kötülüklerle, sosyalizasyonu ırkçılıkla dolu olan ve Kürtlerin Kürtçe ıslık çalmasına bile tahammül  etmeyen bir devlet ile Kürtler neden birlikte yaşasın!

Dolayısıyla her devlet içinde yaşayan, kökleri o devletin sınırları içinde olan ve farklı niteliklere sahip olan her millet devlet olma hakkını ve her devletinde bir ulusa dayalı olmasını en rasyonel, en kalıcı çözüm olarak görüyorum.

Hiristiyan devletler, özellikle İngiliz ve Fransızlar Sykes-Picot, Sevr ve Lozan antlaşmasıyla Kürtlerin vatanlarını dört parçaya bölüp, fetihçi-cihadçı Müslüman devletlere peşkeş çektiği biliyoruz.

Elbette ki bahs konusu ettiğimiz bu devletlerin, Kürt milletine ve Kürt ülkesine yaptıkları bu kötülüğü unutmak ve bu devletlerin suçlarını af etmek mümkün değil!

Parsellenen ve bölünen  Kürt toprakları üzerinde yerleştirilen Türkiye, İran, Irak ve Suriye  devletlerin siyasal egemenliği Kürtlere ikinci bir kötülük yapan unsurlar olduğunu bugün çok daha iyi görebiliyoruz.

 Evet, uluslararası güç koparatifleri ve işgalçi Müslüman devletler Kürtlere bu kötülüğü yaparken,  Kürtlerin de en az bahs konusu ettiğimiz bu  Hiristiyan ve Müslüman devletler kadar kendilerine kötülük yaptıklarını, zulüm ettiklerini, birbirlerine karşı suç ve günah işlediklerini  rahatlıkla söyleyebiliriz.

İşte tam bu nokta da Kürtlerin ikbalini ve yazgısını Kitâb-ı Mukaddes’te bahs konusu edilen, yahudilerin ve onlara liderlik yapan Musa peygamberin ülkesi olan Filistin i  ilhak eden,  Amâlika ve Ken‘anlılara karşı  yürütüğü ve başarısız kaldığı mücadeleyi Kürtlerin yaşadığı devletsizliğe benzetebiliriz.

 Yahudi milleti, Romalılar tarafından milâttan sonra 70 ve 135 yılları arasında vatanları olan Filistin topraklarından çıkarılır ve Mısır topraklarına zorunlu olarak göç ederler. Yahudi milletinin atası olan Hz. Yakup, evladı Yusuf ve diğer oğullarıyla birlikte Filistin’de yaşıyordu.

Mısır’da yıllarca zindanlarda yatan, en sonunda da firavunun gözüne girip Mısır’a hükümdar olan Yusuf, babası Yakup’ tan kardeşlerini de alıp yanına yerleşmelerini istedi. Onları Mısır’ın en iyi bölgesine yerleştireceğini ve güzel bir hayata kavuşacaklarını vaad etti. Hz. Yusuf’un önerisi üzerine Hz. Yakup, diğer çocuklarıyla birlikte Mısır ülkesine hicret eder.

Evet, uzun bir süre Mısır ülkesinde yaşayan İsrâiloğulları sonunda Firavun’un zulmüne dayanamayıp Hz. Mûsâ’nın önderliğinde Mısır’dan çıkıp ana yurdları olan Filistine dönmeye karar verirler. 

Hz. Musa ve beraberindeki kalabalık Yahudi kavmî  Sînâ çölüne geldiklerinde Filistin’de, Amâlika ve Kenanlılar adlı  kuvvetli iki kavmin  bulunduğunu ve kudretli topluluğun burayı işgal ederek güçlü bir devlet kurmuş olduklarını görürler.

 Hz. Musa, vatanının işgal altında olduğunu, ülkesini yeniden feth edilmesi ve Kudüs’e girmek gerektiğini beraberindeki milletine anlattı.

 Hz. Musa, Amâlika ve Kenanlılar hakkında araştırma yapmak, istikbarat toplamak ve rapor vermek üzere kendi kavminin on iki kabilesinden on iki gözlemci seçip hafiye olarak Kudüs’e gönderdi.

Kudüs’de işgalçilerin durumunu araştıran istikbaratçılar, burada yaşayanların güçlü ve  kuvvetli bir millet olduğunu gördüler ve durumu Hz. Musa’ya rapor ettiler. Hem eski, hem yeni Ahidde ve Kuran tefsirlerin verdiği bilgiye göre Hz. Mûsâ, bu istikbari  bilgilerin halkı üzerinde korku yaratır endişesiyle bu durumun milletine  anlatılmamasını istediAncak Hz. Musa’nın gönderdiği bu gözlemcilerden sadece  Kaleb ile Yûşa‘ b. Nûn dışındakiler bu sırrı halka yaydılar.

 Musa Peygamberin, bu iki sağlam ve cesur dostu Kaleb ve Yûşa düşmanın çok güçlü olduklarını bildiklerine rağmen kavimleri olan İsrailoğulları’nın Filistini fethedip Beytülmakdis’e girebilecek durumda olduklarını söyleselerde, işgalçilerin gücünden korkan ve kölelik ruhlarına işleyen kavimlerini bir türlü  ikna etmeyi başaramadılar.

Ve sonra Hz. Musa ve  İsrailoğulları arasında yaşanan bu olayı Kur’an’ın Maide Süresi,  şöyle  anlatıyor:

Ey kavmim! Allah’ın sizin için (vatan olarak) yazdığı kutsal topraklara girin, sakın geri dönmeyin, sonra kaybedenler siz olursunuz.” 21 ayet

 Dediler ki: “Ey Mûsâ! Orada zorba bir topluluk var, onlar oradan çıkmadıkça biz oraya asla giremeyiz. Ama oradan çıkarlarsa biz hemen gireriz.”22 ayet

 Korkanlar arasından Allah’ın kendilerine lutufta bulunduğu iki cesur adam şöyle dedi: “Kapıdan üzerlerine hücum edin; oraya girdiğiniz an artık kesinlikle siz galipsiniz. Eğer müminler iseniz ancak Allah’a güvenin.” 23 ayet

 İsrâiloğulları, “Ey Mûsâ! Onlar orada bulundukları sürece biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız!” dediler.24 ayet

 Mûsâ, “Rabbim! Ben kendimden ve kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum. Artık bizimle bu yoldan çıkmış kavim arasında sen hükmet” dedi. 25 ayet

Allah buyurdu ki: “Öyleyse onlar yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşmak üzere oradan (kutsal topraklar) kırk yıl mahrum bırakılmışlardır. Artık sen yoldan çıkmış toplum için üzülme!” 26 ayet

 Dikkat ederseniz ilk başlarda İsrailoğulları Hz. Yusufun’un Mısır’da yaratığı imkanlar sayesinde, rahat ve itibarlı bir yaşam geçirmiştiler. Daha sonra yıllarca öyle ki asırlarca Mısır yöneticileri tarafından köle muamelesi gördükleri için şahsiyetleri zedelenmiş, itibarları nötürlenmiş, millî ve dinî kimlikleri zayıflamış olan İsrâiloğulları Musa nın başlatığı bu ulusal mücadeleyi ve kendi öz toprakları üzerinde devletleşmenin önemini kavrayamamış ve istikballerini görememişlerdir.

  Musa, İsrailoğullarını Firavun’un zulmünden kurtarmış ve onları yanlarına alarak vatanları üzerinde bir devlet sahibi yapmak için onları milli kurtuluş mücadelesine davet etmiş ancak  Musa’nın kavmi bir dizi bahaneler öne sürmüş ve orada güçlü kuvvetli topluluklar” bulunduğunu ileri sürerek ”onlar çıkmadıkça oraya” girmeyeceklerini söylemişlerdir. Öyle ki daha ileriye giderek Musa’ya şöyle dediler: Ey Musa, sen ve Allah’ın gidin savaşın; biz burada oturacağız!”  ve  “Biz bu işte yokuz”  dediler.

Heyhat! ne elem verici bir şey ki  bugün, Kürtlerin çok önemli bir bölümü  İsrailoğulları’nın Musa’ya söylediklerinin bir benzerini birbirlerine karşı ya da  aktif mücadele eden Kürtlere; siz gidin işgalçi devletlerle savaşın, biz onlarla savaşmayız, biz onları din kardeşlerimiz olarak görüyoruz, onların egemenliğinden razıyız, gavurların sömürgesi olmaktansa onların sömürgesi olmamızda herhangi bir sakınca görmüyoruz ve sizler huzurumuzu kaçırıyorsunuz ve başımızı belaya açıyorsunuz dediklerine şahitlik etmiyor muyuz?

Evet, tartışmamıza Kur’an’ın şu ayetiyle devam edelim: Müslümanların işgali altında yaşayan Müslüman Kürt milleti, Kur’an’daki  şu ayeti biliyor mu, görmüyor mu, okumuyor mu? “Allah, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanıza yardım edenleri dost edinmenizi yasak eder; kim onları dost edinirse, işte onlar zalimdir.” (Mumtehine8) Görüldüğü gibi Kur’an, zulme uğrayan bir milletin isyan etmesini yüzde yüz meşru bir hak görmüş, sesiz  ve tarafsız kalan kimseleride kınamıştır.

Evet, işgal ve müstemlekeciliğe karşı örgütlenmek, isyan etmek ve savaşmanın hem beşeri ve hem de ilahi öğretilere göre yasal bir hak olduğunu net olarak gördük! Şimdi Ey Kürtler! ülkeniz işgal altında değil mi? sömürge bir millet değil misiniz? Ülkeniz dört parçaya bölünmüş mü, diliniz yasaklı mı?

Evet, devam edelim: Felsefeyi sevdiğimi söylemiştim.  Kinizim felsefesinin kuruyucularından filozof Diyojen, bir gün Atina sokaklarında elinde feneriyle dolaşmaktadır. Filozofun yanından geçen bir dizi insanlar Diyojen’e ne aradıklarını sorarlar. Büyük ustad şöyle yanıt verir: ”Adam arıyorum” der.

Filozof Diyojen, bugün elli milyon nufüsa varan ve yeryüzünün tek devletsiz bırakılan  Kürt milletinin içinde bulunduğu bu kötü  ahvalini görmüş olsaydı; acaba Kürtler için ne söylerdi?

Evet, muhtemelen şunu diyecekti: ”Kürtleri bu zifiri karanlıktan aydınlığa çıkaracak güzel düşünceli insanlar arıyorum, güzel düşünceli milletler arıyorum , güzel düşünceli devletler arıyorum  ve güzel düşünceli din adamlarını arıyorum”

O halde ustad Diyojen aramızda olmadığına göre Kürtler, herkesleşmenin önüne geçtikleri vakit Kürt olurlar. Kürt demek ne demektir? varlık demek! ? O varlık var olduğu için Kürt var! O halde var olmak demek, primordiyal köklere  ve ontolojik yasalara bağlı olmak demektir.

İkincisi; Kürtlerin ontolojik farkındanlığı toplumbilimin iki önemli kavramı olan, entegrasyon ve regülasyon kavramlarıyla  unuturuluyor ya da onlarlaştırılıyor-benzeşleştiriliyor. Şöyle izah edeyim: Bilinçim, ontolojik ve primordiyal ekseninden çıkmış ve onun eksenine girmiş. Şimdi bilimcim ne durumda? Bilimcim ona benzeşmiş, ruhum ona benzeşmiş, düşüncelerim ona benzeşmiş, ahlakım ona benzeşmiş, kültürüm ona benzeşmiş, dinim ona benzeşmiş. Dolayısıyla ontolojik bağımlılık, sömürgeciliğin dilini ve kavramlarını kullanmaktır. Bu durum milli duyguları köreltir ve  komüniteryan benliği yabancılaştırır.

İşte tam bu noktada Durkheim’in ”bilinçlerin aynileşme”si, Mark’ın ”yabancılaşma”sı, Ali Şeriati’nin ”eşekleştirilme”si ve bizim işaret ettiğimiz ikinci el akılkavramsallaşması bahs konusu ettiğim ontolojiye tekabül  ediyor.

 Son olarak şunu söylemek istiyorum: Önce sömürgeci devletler, sonra sosyalistler ve sonra politik İslamcu unsurlar; biz Kürtleri, tarihi ve kültürel primordiyal köklerimizden alıp kopardılar.

  Dolayısıyla ruhumuzu kaybetmiş durumdayız, yüreğimizi kaybetmiş durumdayız, dilimizi kaybetmiş durumdayız, ontolojik varlığımızı kaybetmiş durumdayız.

 Bugün işgalçi devletler Kürtlerin önüne iki seçenek sunuyor: Ya asimilasyon ya da eliminasyon diyor. İkisinden birini seç diyor. Yani diyor ki; ya bize benzeyip türk-arap-fars olacaksınız, ya da sizi imha edeceğiz.

Bakınız, milletlerin umran ve asabiyeleriyle ilgileniyorum. Bizim kaderimiz ve ikbalimizi hiç bir milletin sosyolojisine benzetemiyorum!

Tam bu nokta da  bir örnek vermek istiyorum:  Ben bir tarihçi değilim ama dünyanın en iyi tarihçisi  Braudel, Batı’daki ateistlerin bile Hıristiyan kanı ve ruhu taşıdıklarını” söylerken;  ateist düşünür Zizek ise “AB’nin ancak Yahudi-Hırıstiyan geleneği üzerine inşa edilebileceğini” söyler.

Demir zincirlerden kurtulup gümüş zincirlere bağlanmak istemiyoruz. Her ikisinin adı, boyun eğmek ve köleliktir. Ne boyun eğmek istiyoruz ne köle olmak istiyoruz; her millet gibi ülkemizin efendisi olmak istiyoruz.

Daha Fazla Göster

4 yorum

  1. Sayın Barzan Kürd Kardeşim, senin benim için bir sosyal hesab açmana gerek yok. Nasılki bu siteye yorum yazıp gönderiyorsan, ki bunu e-mailinle yapıyorsa, bana da aynı yolla ilişkiye geçebilirsin. Ben senin gibi Kürd yurtseverlerle yazışmayı çok seven biriyim. Feyz buku hiç kullanmam. Gözlerinden öper, her türlü çalışmanda başarılar dilerim. rizacolpan@gmail.com

  2. Heja kek Riza.
    Daha oncede yazmi§tim.
    Bir sosyal hesab açmaya §imdilik niyetim yok.
    §irilerinizi,yazilarinizi internet ùzeri okudum ve dinledim.
    Siz kiymetli Kùrdistani bùyùgùm ilà tani§mak bana sevinc verir ama §u an mùmkùn deyil.
    Siz neden yorum yada yazi yazmiyorsunuz?
    Yada nerede yaziyorsunuz?
    Sizi tehdit eden namerdlere kar§i yazmak iyi bir cevab olur dù§ùncesindeyim.
    Selam ve hùrmet ilà saglik ve mutluluk dilerim.

  3. Heja Seyda.
    Hasan Bildiricinin son yazisinda sizi okuduk.
    Sizin arabiniz Alivi ve sunni islam iki ata bagli.
    Dù§er bir yerinizi kirarsiniz.
    Zaten islam ilà hirpalandiginiz yeter.
    Gecmi§ siyasi mevsimin tùm yabancilarini okumusunuz .
    Galiba bundan milli yazamiyorsunuz.
    Kurd bilgesi denilen Tùrkiyeciligin fikir babasi merhum Musa Enter:Ben ne yapayim daglik Hakkariyi Antalya ve istanbul durdugu yerde.
    Eh nede olsa merhumun cedleri Mekkede çinayet i§lemi§ ve oradan sùrùlmù§lerdi.
    Tabi ba§ka içratlarida var.
    Musa kendi kawminin lider peygamberiydi.
    Israil milli dù§ùncesi siyonizim Musa,ya aid ve israilde i§galçi Ereb islami kovdu.
    Muzaffer siyona, Gelawejden shalom.
    Muhammed çol e§kiyasi bir talanciydi (Enfalci)
    Musanin sozùnù talan etmesi O namerd alçagin ozùnù deyi§tirmez.
    Kawim için soylen sozù E§kiya için soyletmek yaki§iksiz.
    Alivi islamci yobaz haremzadeler Kerbela e§kiyalarinin matemini tutuyor.
    Sizde Ali §eriat denilen adamin.
    Ismi bile Ereb katiligi ve vah§eti.
    Gùnùlù itirafciliktan yararlanmak istiyen ve 700 sayfa itiraf veren bir adami Kùrd liderleri ilà e§it gormeniz hiç dogru deyil.
    Ha§a biz Kùrdlerden ve kiymetlilerimizden.
    Bir dahaki isim listesi ve alintilar yerine Kùrdistani bir yazi sizden bekliyorum.
    Selamla.
    Not.Hani ayda bir Zazai yazacaktiniz?

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı