Gündem

HDP’ye Türk solundan “Türkiye’ci değil” eleştirisi

Sinan Baykent yazdı

Bir dönem Halkların Demokratik Partisi’nde (HDP) Parti Sözcülüğü görevini de ifa eden Kars eski Belediye Başkanı Ayhan Bilgen’in 12 Ekim tarihinde kişisel sosyal medya hesabından yayınladığı “HDP tersine Türkiyelileşme yaşıyor” başlıklı mesajı siyaset çevrelerinde büyük bir yankı uyandırdı.

Bilgen’in paylaşımlarında benim bilhassa dikkatimi çeken ve üzerinde durulması gerektiğini düşündüğüm 4 farklı başlık var.

Bunlardan ilki HDP’nin kuruluş amaçlarıyla bugün itibarıyla vardığı nokta arasında açılan makasın ne denli büyük olduğuna yönelik yapılan özeleştiridir.

Ayhan Bilgen şöyle yazıyor:

HDP kurulurken planlanan Türkiyelileşme (…) konu(sun)da başlangıç düzeyinde bir adım atılmış olsa da istenen düzeyde mesafe alınmaması yeniden masaya yatırılmalıdır.

Hatırlanacağı üzere, HDP projesinin birinci sacayağı adına “Kürt siyasal hareketi” denilen organizmalar bütününün Türkiye sosyalist solu bileşenleriyle ortak bir platform etrafında toplanmasının önünü açmaktı.

Başka bir deyişle HDP geçmiş HADEP, BDP vb. tecrübelerinin aksine salt “Kürt siyasal hareketinin” değil, aynı zamanda “solun” yeni adresi de olacaktı.

Kâğıt üzerindeki bu “niyetin” somuttaki izdüşümü ise aslında sosyalist solun -irili ufaklı birkaç örnek müstesna- neredeyse “öğütülmesine” yol açtı.

HDP düşüncesine ilk aşamadan tavır alanların (veya alabilenlerin) dışında sosyalizm iddiasını sırtlayan solun yadsınamaz bir porsiyonu bir nevî ayrılıkçı Kürt milliyetçiliğinin zorunlu hizmetkârı mertebesine indirgendi ki, ben yaratılan durumu en hafif tabirle “üzücü” şeklinde yorumluyorum.

Böyle yorumluyorum zira “yerli” karakterine sımsıkı bağlı ve vatanı ileriye taşımayı isteyen bir sosyalist sol temsiliyetinin – aritmetik planda meclis dışında kalsa bile – Türkiye’ye çok şeyler katabileceğine inanıyorum.

Velhâsıl Ayhan Bilgen’in işaret ettiği gerçekliğin ötesinde, HDP’nin kullanmaya alıştığı bölücü dilin ve benimsediği ayrılıkçı pratiğin ilk kurbanları zaten kendisine “ortak” ve hatta bir bakıma “eş kurucu unsur” seçtikleri olmuştur.

Dolayısıyla ulusal çapta bir “Türkiyelileşmeyi” zaten geçtik, en önce parti bünyesinde bu “Türkiyelileşmeyi” temin etmesi ve ete kemiğe büründürmesi gerekenlerin özleriyle oynandığını tespit etmek lazımdır.

Devam ediyor Bilgen ve altının çizilmesini mühim gördüğüm bir ikinci başlıkta diyor ki:

Kamuoyundaki yaygın kanaatin aksine HDP’nin genişleme sorunları Kandil, İmralı ya da geçmişte sanıldığı gibi cezaevlerinden müdahaleden çok, kendi yönetiliş biçiminden kaynaklanmaktadır.

Ve ilave ediyor:

Hem müdahaleden şikâyet edip hem Kandil ve İmralı için pozisyon belirlemeye kalkmak, kendi pozisyonunun gereğini yapamamakla ilgili bir handikaptır.

Ayhan Bilgen’in bu tespitleri diğerlerinden ayrı, son derece basit ve yakıcı bir tahlil örülmesine olanak veriyor.

İlk paragraftaki “Kandil, İmralı ya da geçmişte sanıldığı gibi cezaevlerinden müdahaleden çok” vurgusu belirleyicidir. Dahası “çok” sözcüğünün cümle içinde mühürlediği bir hakikat beliriyor.

Bu kesitten anlaşılan şudur: Bu tipte müdahaleler var ve yapılıyor. Var, yapılıyor ancak partinin “genişleyememesinin” temelinde yatan ana etkenler bunlar değil diyor özetle Bilgen.

Müdahale olmasa, yapılmasa “çok” yerine “değil” denilirdi diye düşünüyorum.

Fevkalade önemlidir!

O kadar önemlidir, o kadar can alıcıdır ki, HDP’nin kapatılmasına delil sunabilecek niteliktedir.

İkinci paragrafta ise Bilgen adeta HDP’nin varlık sebebini, “raison d’être”ini sorguluyor.

Siyaset kurgulayamayan, icra edemeyen bir siyasal “partinin” hükmü nedir? Ne olabilir?

Bir yandan “vesayet mağduriyeti” yalancılığının arkasına sığınıp, diğer bir yandan bu silâhlı/terörist vesayet odağına koşulsuz boyun eğmenin ve hatta bu odağı hararetle bilfiil savunmanın, bayraktarlığını üstlenmenin çelişkiye batmış mantığı nasıl izah edilebilir ki?

Bu anlamda Ayhan Bilgen ne HDP yörüngesinde mevzilenen “Türkiye sosyalist solunun” (ilgili aktörlerinin) ne de son dönemlerde HDP ile gizli yahut açık ittifak tesis etmek uğruna yanıp tutuşanların kati suretle cesaret edemedikleri ve muhtemelen bundan sonra da edemeyecekleri ölçülerde kapsamlı bir kritik çarkını çalıştırıyor.

Temas etmeyi uygun bulduğum üçüncü bir başlıkta ise Bilgen şunları söylüyor:

HDP Kürtlerin bir kısmı ile birlikte Türk kamuoyuna güven verecek adımları atmayı başardığında bunu engellemeye kimin gücü yetebilir?

Kendi mücadele zaviyesinden nakşedilmiş bir değerlendirmedir bu.

Ancak bugün itibarıyla esas sorulması gereken soru şudur: Geride yukarıdaki tarife uyacak bir HDP olasılığı kaldı mı gerçekten?

Hiç zannetmiyorum. Daha doğrusu kalmadığına eminim. Hem ideoloji hem de uygulama bağlamlarında böylesi bir tasavvurun Türkiye’ye hiçbir fayda getirmediği ve getirmeyeceği, dahası zararı da maksimize edeceği aşikârdır.

Zira HDP’de yalnızca terör örgütü PKK’nın denetimindeki Kandil vb. “merkezlerin” nüfuz alanları, hegemonya ihtirasları yok. HDP’de bir de -Bilgen’in üstü kapalı gibi görünse de aslında gayet net bir tarzda parmak bastığı gibi- uzaktan kumandalı bir Selahattin Demirtaş diktasının yerleştiğini kavrıyoruz.

Nitekim Ayhan Bilgen benim dördüncü başlık olarak seçtiğim paragrafta tam da bu meseleyi ele alıyor:

Sadece son iki kongre süreci ve aday belirleme süreçlerine kimin, neden, hangi dayatmalarla müdahale ettiğine bakılırsa sorunun tam da benim ‘tersine Türkiyelileşme’ diye tarif ettiğim kişisel hesaplarla bir siyasi mücadeleyi kontrol altında tutma eğiliminden kaynaklandığı görülecektir.

Bu sözlerden hareketle Demirtaş’ın, kendi yokluğunda partiyi “bir süreliğine” idare etmeleri için “eş başkanları” bir bakıma “atadığı” çıkarsamasını yapmak çok mümkündür.

Hatta salt “eş başkanları” değil, bir bütün hâlinde partinin ana omurgasının bizzat Demirtaş eliyle yapılandırıldığı ima ediliyor.

Öyle sanıyorum ki 6-8 Ekim Olaylarında halkı galeyana getiren, bizzat sokağa çağıran ve çoluk-çocuk dâhil onlarca masum insanın canına kıyılmasına önayak olan bir şahsın özellikle bugünlerde bazılarının madalyalara lâyık gördüğü o “çok demokrat” (!) çizgisi de böylelikle Bilgen tarafından olduğu gibi özetlenmiş oluyor.

Hülâsâ Ayhan Bilgen son yıllarda muhalefette kimseciklerin bir türlü eleştir(e)mediği, eleştirmeye “cüret” bile edemediği HDP siyasetine ilişkin boyutları “iç saflardan” birisi olarak bütün yalınlığıyla dile getirdi.

Bilgen’in bu vesileyle o cenahta kaydedilen büyük sistemik tıkanıklıkları hasıraltı etmekten vazgeçmeye yönelik ön alıp inisiyatif kullandığı açık.

Kendi payıma Ayhan Bilgen’in bu çabasını isabetli buluyor ve birçok açıdan “ikonoklastik” addediyorum.

İlaveten bu minvalde kat edilecek daha çok fazla yolun olduğunu, Bilgen’in çıkışının bu meseleye yalnızca bir “prelude” teşkil ettiğini (etmesi gerektiğini) düşünüyorum.

Devamı gelmeli…

Gelmeli çünkü genelde seçmenler ve müstakil siyasal akımlar, özelde ise bölge halkı sadece “gösteriş” için “Türkiyelileşmiş” oluşumları değil, hakiki manada “Türkiye’ci” mecraları hak ediyor.

Ve çünkü emperyalizmlerin dört nala koştuğu bu zaman ve coğrafyada kimse için artık başka bir seçenek yok.

Kaynak Independent Türkçe

Daha Fazla Göster

Yorum yaz

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu