RÖPORTAJ

Gazeteci Mervan: KDP’nin önünde iki yol var

Bağımsızlık referandumu sonrası KDP’nin iradesini Türkiye’ye teslim ettiğini söyleyen gazeteci Cahit Mervan, “KDP’nin önünde iki yol var; ya girdiği bu ilişkiyi sürdürüp tasfiye olacak ya da bu yanlıştan geri dönecek” dedi.

Çözümü masaya kadar getirilen Kürt meselesini 2015’ten sonra yeniden askeri yollarla ortadan kaldırmayı tercih eden Türkiye, yürüttüğü savaşı 23 Nisan’dan bu yana Federe Kürdistan Bölgesi’ne taşıdı. Kapsam, hedef ve kullanılan tekniğin dışında bu operasyonu daha öncekilerden ayıran başlıca noktalardan biri, gazete ve televizyon bültenlerinin manşetlerinde neredeyse hiç yer bulmaması oldu. Operasyona dair başvurulan karartmanın en çarpıcı örneği de kimlik bilgilerine kadar paylaşılan Van nüfusuna kayıtlı Sezai Güngör adlı askerin akıbetine dair resmi kurumların günlerdir içerisine girdiği sessizlik!
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) operasyonuyla birlikte şaşırtıcı siyasi temasların yaşandığı Irak ve Federe Kürdistan Bölgesi’ndeki gelişmeleri dikkatle izleyen Kürt kamuoyunun gündeminde ve gösterdikleri tepkilerinin hedefinde ise Türkiye’ye angaje olmakla suçlanan Bölge Yönetiminin başındaki Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) var. Öyle ki gösterilen bu tepkiler, bölgede işlenen suikastların sorumluğu da yüklenerek, “ihanet” söylemine kadar vardı.
Yeni bir konsept çerçevesinde geliştiği yorumları yapılan askeri operasyona, bölgedeki siyasi hareketliliğe, KDP’nin Türkiye ve diğer Kürt yapılarla ilişkisine dair soruları gazeteci Cahit Mervan’a sorduk.

Türkiye, 23 Nisan’dan bu yana Federe Kürdistan Bölgesi’ne yönelik kapsamlı bir saldırıya girişti. Ki bu saldırıların son dönemde artması söz konusu. Bu yönelimin altında hangi etmenler yatıyor?

Türkiye başından beri bu savaşı görünmez kılmaya çalışıyor. Bunun en önemli nedeni de Garê’de aldığı büyük yenilgi. Çünkü Garê’ye yaptıkları saldırıda çok büyük bir başarı elde edeceklerini düşünüyorlardı. Bunun için önceden açıklama ve duyuruda bulundular. Adeta birkaç gün öncesinden zaferlerini müjdelediler, ilan ettiler. Ancak Garê’de yaşanan fiyasko sonrası Türkiye’de bir takım kırılmalar yaşandı. Bu nedenle 23 Nisan’da başlayan savaşı görünmez kılarak başarısızlıklarını gizlemiş oluyorlar. Son dönemde saldırıların artmasının bence en önemli nedenlerinden bir tanesi bu.

İkinci bir neden ise yıpratıcı bir savaş yürütüyorlar. Rojava’ya yönelik her gün yapılan saldırılar. Gire Sipî, Efrîn, Şehba’ya yönelik top atışları, uçak saldırıları, İHA ve SİHA’larla yapılan suikast girişimleri,  öte yandan Şengal ve Mahmur’a yönelik saldırılarla aslında Kürtlere ‘başaramazsınız’ mesajı vermek istiyorlar. ‘Sizi mümkün olduğunca çaresiz ve umutsuz kılacağız. Kurmak istediğiniz en küçük altyapıyı bile paramparça edip, buna hayat şansı tanımayacağız’ demek istiyorlar. Türk devleti karadan Güney Kürdistan’a yönelik bir işgal hareketi başlattı ama bu işgal hareketi ciddi manada fiyasko ile karşı karşıya. Hulusi Akar da söyledi, ‘helikopterlerin tekerini koyacak tepe bulamıyoruz’ diye. Bu da şunu gösteriyor. Bir takım işgal hareketleri oldu, kısmi taktiksel başarılar elde edildi ama stratejik olarak bir başarı elde edilemedi. Saha tutulması açısından söylüyorum. Ortaya çıkan sonuç şu ki Kürt halkının bu saldırılar karşısındaki öfkesi daha çok kabardı.

 Bölgeyi yönelik yeni bir dizayn arayışından, konseptten söz ediliyor. Irak Savaşı’ndan Arap Baharı’na, devam eden Suriye iç savaşına bölgedeki tansiyon hiç dinmemişken, taşlar yerine oturmak yerine her gün yer daha da değiştirirken bu yeni konseptten kasıt nedir?

 “Kürdistan’ı da kapsayan yeni dizaynda söz ve karar sahipleri sadece muktedirler, sadece sömürgeciler ya da bölge devletleri değil. Bu ülkelerde yaşayan toplulukların da önemli bir dinamik olduğu ortaya çıktı”
Burada şundan söz etmek gerekiyor. Siz evde bir hesap yaparsınız ama çarşıya uymayabilir bu. Yani her zaman yeni dizaynı muktedirler yapmaz. Muktedirlere karşı direnç gösterenler de yeni dizaynın nasıl olacağı konusunda karar verirler. Yani 11 Eylül saldırıları sonrası Afganistan ve Irak savaşına baktığımızda küresel güçlerin istediği dizayn ortaya çıkmadı. Halen Irak’ta kaos bitmiş değil. Bölge bir bütün olarak ateş altında. Arap Baharı ile başlatan süreçte de bu yaşandı. İlk başta özgürlükçü, demokratik, laik, öğeler dinamikler daha fazlaydı ama devrim çalındı ve Arap Baharı’ndan El Kaide, DAİŞ gibi küresel çapta katiller ordusu çıktı. Öte yandan bu süreç bize şunu bir kez daha gösterdi. Kürdistan’ı da kapsayan yeni dizaynda söz ve karar sahipleri sadece muktedirler, sadece sömürgeciler ya da bölge devletlerin değil. Bu ülkelerde yaşayan toplulukların da önemli bir dinamik olduğu ortaya çıktı. Tamam Kürdistan’ı da içine alan yeni bir dizayn söz konusu ama burada Kürtler eski Kürtler değil. Kürtler yeni bir aktör olarak tarih sahnesine çıktılar. Özellikle 2010 sonrasında, 2012 Rojava Devrimi, 2014’te DAİŞ eliyle Güney Kürdistan ve Rojava Kürdistanı’nın boğulmak istenmesi ve buna karşı başlayan müthiş direniş Kürtler arasında birlik eğiliminin güçlenmesi ve küresel çapta ortaya çıkan dayanışma bize şunu gösteriyor. Önümüzdeki süreçte kimin, neyi dizayn edeceği belli olmaz!
Türkiye bir taraftan Doğu Akdeniz’e, Libya’ya, Ermenistan’a, Azerbaycan’a kadar sarkıyor, diğer tarafta Efrîn’i, Ezaz-Bab hattını işgal etmiş durumda. Girê Spî ve Serêkaniye’yi ABD’nin yardımıyla işgal etti. Bütün bunlar şöyle düşünülebilir; Türkiye çok başarılı! Fakat ABD eski dış işleri bakanı Henry Kissinger’in bir lafı var; “Taktiksel başarılar stratejik yenilgileri önleyemez”. Yani siz taktiksel olarak başarı sağlamış olabilirsiniz bazı yerlerde ama bu stratejik olarak yenilginizi önlemez. Çünkü haksız ve gayri meşru bir savaş yürütüyorsunuz ve buna karşı meşru, toplumsal ulusal haklarını isteyen bir halk var. O nedenle önümüzdeki süreç için şöyle düşünmek gerekiyor. Türkiye mi dizayn edilecek, yoksa Türkiye mi dizayn edecek. Türkiye, Kürt hareketini kırmış ve tasfiye etmiş olsaydı, yani hem Medya Savunma Alanları’nda hem Mahmur ve Şengal’de ve bir bütün olarak Kuzey ve Doğu Suriye’de, dahası Türkiye’nin içinde Kürt hareketini, demokratik dinamikleri tasfiye etmiş olsaydı, evet bu dediğimiz şey gerçekleşebilirdi. Türkiye bu dizaynda önemli bir aktör olarak karşımıza çıkabilirdi. Ama durum tam tersi.
Türkiye için denizin bittiğini görüyoruz. Aslında Kürtler için yeni bir dönem başlıyor. Eğer Kürtler tarihsel olarak yanlış yapmazlarsa, bir iç kavgaya tutuşup enerjilerini tüketmezlerse önümüzdeki dönemde bölgenin dizaynı ve şekillenmesinde en az İran ve Türkiye kadar, Irak ve Suriye’den çok daha büyük bir role sahip olacaklardır.

Irak ve Federe Kürdistan’da son haftalarda dikkat çekici bir siyasi hareketlilik yaşanıyor. Bağdat’ta Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un da katıldığı ‘Komşu Ülkeler Zirvesi’ni toplandı. Macron sonrasında Federe Kürdistan’a gitti. Yine AB’nin Dış İlişkiler ve Yüksek Güvenlik Temsilcisi Josef Borell bölgeyi ziyaret etti. Askeri gelişmelerin izdüşümündeki bu siyasi hareketliliğin anlamı ne?

Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un hem bu zirveye, hem de Federe Kürdistan’a gitmesi önemli. Bu geziden çok kısa biz zaman önce, biliyorsunuz Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimini Elyessa Sarayı’nda kabul etti. Görünen o ki Fransa, ABD’nin Ortadoğu’daki olası boşluğunu doldurmak istiyor. Bağdat’taki zirve çok önemliydi. Bu zirvede 4-5 ana konu gündeme geldi.

Birincisi; İran ile Suudi Arabistan arasındaki gerginliğin azaltılması. İkincisi; Mısır’daki askeri yönetime meşruluk kazandırmak. Sisi zirveye davet edilerek meşruiyeti pekiştirildi.  Üçüncüsü; Yemen meselesi çok önemli. Yemen’de Suni ve Şii eksenli bir savaş yürütülüyor ve İran ile Suudi’ler bir vekalet savaşı yürütüyorlar. Dördüncüsü; ki çok az gündeme geldi, o da su meselesi. Özellikle Türkiye’nin Irak ve Suriye’ye şantaj olarak kullandığı ve hatta şuan Kuzey ve Doğu Suriye’ye karşı tamamen gayri insani olarak kullanılan su meselesi.
Bu zirvede Türkiye bir parça dışarıda tutuldu, asli bir unsur olarak kabul edilmedi. Çünkü bölge devletleri açısından da sürekli tehdit unsuru olarak algılanıyor. Mısır, Suriye, Irak, Tunus böyle görüyor. Türkiye’deki İslamcı damar bu ülkede ciddi karışıklıklara neden oldu. Açık ve gizli istihbarat örgütleri eliyle bu ülkelerde iç savaş körüklendi. Türkiye’nin yıkıcı rolü bu devletler tarafından bilindiği için Doğu Akdeniz’de olduğu gibi birçok bölgesel konuya ortak edilmek istenmiyor. Libya’da bir emrivaki yapıldı, orada düşmek üzere olan bir hükümet, Türkiye’yi çağırdı ve kabul görmediği için bugün çıkmak zorunda.
Türkiye’nin esas stratejisi şu; eğer yapamıyorsam yıkayım ve bir takım sonuçlar elde edeyim. Özellikle elde edilen bu sonuçları Kürtleri ortadan kaldırmak için yeni pazarlık konusu yapayım. Politikasının ana eksenini bu oluşturuyor. Bu nedenle Kürtler, bölgedeki bu hareketliliği yakından izlemeli. Afganistan’daki gelişmeler çok sıradan gelişmeler değil. Bazıları yahu Kürtlerin ne alakası var Afganistan’la diyebilir. Fakat çok alakası var. Çünkü Afganistan’da ortaya çıkan durum yarın Irak’ta, Federe Kürdistan’da, Kuzey ve Doğu Suriye’de ortaya çıkabilir. Yani Kürtler ve bölgenin demokratik güçleri küresel ve bölgesel güçlerin siyasetini iyi izlemeli ama kendi öz güçlerine ve dinamiklerini geliştirmek zorundalar. Sürekli küresel güçlerin ne yapacağını analiz etmekten öteye geçilmeli. Tamam, küresel güçlerin bölgeye dair politikaları önemli ama esas olarak Kürtlerin ne yapacağı önemli burada.

Kürtlerin nasıl pozisyon aldığına bakalım o vakit. Türkiye’nin operasyonlarına fiili olarak iştirak ettiği belirtilerek, KDP’ye yönelik ‘ihanet’ tanımlamaları yapılıyor bugün. KDP’ye yönelik bu eleştiri ve suçlamaların nedeni ne? 

 “KDP, 2017 referandumunda kaybettiği inisiyatifle birlikte bütün yumurtalarını götürüp, Türkiye’nin sepetine koydu. Bundan dolayı şunu söyleyebiliriz ki KDP’nin bir iradesi yok bu savaşta. Bir işgalci devlet var, bu devletin askeri saldırısı var ve KDP buna iliştirilmiş durumda.”
Tabi bu hikâyenin tarihsel bir arka planı var. Yani KDP, tarihin birçok döneminde böylesi uğursuz işlerle uğraştı maalesef.  Mahabad merkezli kurulan Kürdistan Cumhuriyeti’nden bu yana KDP’nin tarihinde bu tür kırılmalar söz konusu. Ancak 2003 sonrası Celal Talabani ve Mesut Barzani bir basın toplantısı yaptılar. O basın toplantısında kardeş savaşına son verdiklerini açıkladılar. Hatta Mesut Barzani dedi ki; ‘Ben sağ olduğum müddetçe hiçbir Kürdün kanı diğer bir Kürdün eliyle dökülmeyecek.’ Aslında 2013’te bu daha üst bir aşamaya sıçradı. Sayın Öcalan’ın başlattığı çözüm sürecinde Kürtler arasında yakınlaşma oldu ve Hewler’de bütün parçalardan irili ufaklı partilerin katıldığı bir Kürt Zirvesi toplandı, Barzani’nin ev sahipliğinde. Hatta bir ulusal kongre toplanması için karar alındı, komiteler kuruldu, tarih ve yol haritası belirlendi. Ama Türkiye’nin çözüm sürecini çökertmesiyle birlikte Mesut Barzani de ulusal kongre sürecini çökertti. Aynen böyle oldu, burada bir abartı yok. Türkiye’nin istediği şekilde ulusal kongre toplanamadı. Bir takım ufak tefek bahaneler öne sürüldü.
Daha sonra 2014’de Kürtlerin önünde tarihi bir fırsat ortaya çıktı. DAİŞ saldırınca Güney Kürdistan ve Rojava’daki Kürtler arasında ulusal birlik, dayanışma bir üst seviyeye çıktı. Kürtler birlikte DAİŞ’e karşı cephede savaştılar. Gerilla, Peşmerge, YPG ve YPJ birlikte savaştılar. Bu da toplumda büyük bir sevinç yarattı, büyük bir duygu birikimine yol açtı. Bütün bu gelişmeler Türk devleti tarafından çok yakından izlendi ve süreç içerisinde provoke edildi. Zaten KDP, 2017 referandumunda kaybettiği inisiyatifle birlikte bütün yumurtalarını götürüp, Türkiye’nin sepetine koydu. Bundan dolayı şunu söyleyebiliriz ki KDP’nin bir iradesi yok bu savaşta. Bir işgalci devlet var, bu devletin askeri saldırısı var ve KDP buna iliştirilmiş durumda. Yani irade sahibi olan bir güç, diğer Kürtlerle ilişkilerinde silahı kullanmaz, diyalog yolunu seçer.
Mesela şimdi diyorlar ki; ‘Gerillanın bu dağlarda ne işi var?’ Diyelim ki gerçekten bu sorunu çözmek istiyorsunuz. Bu sorunu çözmek için silah mı kullanacaksınız? Sömürgeci güçlerle işbirliği mi yapacaksınız? Yerelde istihbarat verip, onların hava saldırılarına neden mi olacaksınız, suikastlar mi yapacaksınız, insanları mı tutuklayacaksınız. Gerillaya pusu kurup onları öldürecek misiniz?  Yoksa oturup bu güçle müzakere mi edeceksiniz? Çünkü daha önce oturup, müzakere etmişsiniz. Yapılan bu müzakerelerle bu güç o dağlarda üstlenmiş, birlikte Saddam rejimine karşı mücadele etmişsiniz.
O nedenle ortaya çıkan tablo KDP açısından çok vahim. KDP, iradesini kaybedip, Kürdistan’ı adeta Türkiye’ye ipotek etmiş durumda. Bu çok tehlikeli. Kürdistan’ın bütün kaynakları Türkiye’ye akıyor. Bakın geçenlerde çok garip bir olay oldu. Latin Amerika’da yakalanan bir uçak vardı, içerisinde 300-400 ton kokainle beraber.

Brezilya’da yakalanan Türkiye’ye ait ve Barzani ailesinin de taşındığı uçaktan bahsediyorsunuz sanırım.

Evet, o uçağın pilotu verdiği bir demeçte, ‘Barzani’nin yeğeni de bu işin içerisinde’ dedi. Bu iddia doğru mu bilemem. Ama bu iddia ortadayken Barzanilerin çıkıp, bunun yalanlaması gerekiyor veya başka bir şey söylemesi gerekiyor. Bakın birçok şaibe var Güney Kürdistan’da. Ortaya bir kazanım çıkmış, 1991-2003 iki körfez savaşıyla beraber. Irak anayasasında meşru federal bir devletsiniz. Uluslararası ilişkileriniz var ama siz bunları bir tarafa koyup, bütün yumurtalarınızı Ankara’nın sepetine koymuşsunuz. Bu da yetmiyor Türkiye’nin saldırılarını destekleyip, medyanız aracılığıyla buna meşruiyet kazandırıyorsunuz.

Türkiye’nin Federe Bölge’ye dönük yaklaşımını en net biçimde bağımsızlık referandumuna karşı çıkmasında gördük. Nitekim Irak hükümetine son Bağdat Zirvesi’nde bölgeyi bypass edecek, Peşhabur’da yeni bir sınır kapısı açılmasını teklif etti Çavuşoğlu. Bunlar KDP yönetimi tarafından görülmüyor mu? Yoksa bile bile bir angaje olma hali mi var?

 “KDP için esas olan bütün Kürtlerin çıkarı değildir, Güney Kürdistan’ın çıkarı değil, kendi kontrol ettiği bölgenin, ailesinin çıkarıdır”
Bunun iki nedeni var. Birincisi, görülmüyor değil, görülüyor, bilerek yapılıyor. Bu bir stratejik tercih. KDP tarihte yeri geldiğinde kendi çıkarları için İran rejimiyle, Türkiye ve Irak rejimi ile ittifak yapmıştır. 1991 Körfez Savaşı’nda on binlerce insan Güney Kürdistan, Türkiye ve İran sınırında açlık ve sefaletten öldü. Uluslararası güçler koruma sağlamadığı için. 5 yıl sonra Barzani Saddam’la görüştü, Saddam’ın askeri ve tankları ile birlikte gelip Hewler’i YNK’ten aldılar. Barzani çıkıp, ‘Saddam bizim düşmanımız değil, Kürtlerin dostudur’ dedi.  Şunu demek istiyorum, tarihsel olarak KDP kendi ailevi ve partisel çıkarları için her zaman ilişki geliştirmiştir. KDP için esas olan bütün Kürtlerin çıkarı değildir, Güney Kürdistan’ın çıkarı değil, kendi kontrol ettiği bölgenin, ailesinin çıkarıdır. Hatta KDP diğer parçalarda dahi kendisine bağlı güçlü bir hareketi istemez. İsteseydi desteklerdi ama dikkat edin kendisine bağımlı hareketleri bile üçe dörde bölüyor. Kuzey Kürdistan’da da böyle. KDP diğer Kürtleri sürekli manipüle ederek kendi dar çıkarları için kullanıyor.
İkinci neden ise şu, bağımsızlık referandumu meselesi aslında bugüne kadar tamamıyla açığa çıkmış değil. KDP hariç bütün Kürt dinamikleri dedi ki, ‘şartlar henüz uygun değil, koşullar oluşmadı, şartlar müsait değil. Uluslararası güçler, ABD Dışişleri Bakanı, Barzani’ye bir mektup yazdı. O mektup daha sonra açıklandı, ‘Lütfen bunu yapmayın, iki yıl bekleyin. Talepleriniz kabul edilmezse bunu öncelikli bir hedef olarak önümüze koyun’ dedi. Ama ne oldu. Referandum sonrası Federe Kürdistan, topraklarının yüzde 40’nı kaybetti ve Türkiye’ye mahkûm hale geldi. Demek ki burada bir manipülasyon ve ciddi bir stratejik hata ya da yönlendirme söz konusu. Kimin tarafından? Türkiye tarafından. Ben hala Türkiye’nin bu referandum meselesinde yönlendirici bir rol oynadığı düşüncesindeyim. ‘Siz yapın biz sizi destekleriz’ dediler. Fakat tam referandum ciddi bir mesele haline gelince halıyı çektiler ve Güney Kürdistan çok büyük bir açmazla karşı karşıya kaldı. Elbette ki referandum yapma,  bağımsız devlet kurma Kürtlerin hakkıdır. Nasıl yaşayacaklarına Kürtler karar verir. Ama bu kararı vermek sadece size bağlı olsa da bölgesel ve küresel gelişmeleri göz önüne almak zorundasınız. Ya KDP bunu görmedi ya da ciddi manada yönlendirildi.
Bu nedenle KDP referandumda içine düştüğü açmazdan dolayı iradesini Türkiye’ye teslim etti ve Kürdistan’ı Türkiye’ye ipotek etti. Vahim olan bu. Elbette ki KDP, farklı bir ideolojik, politik parti. Kürdistan’ı yönetmekte farklı modellere sahip olabilir. Bu konuda bir şey söylemiyorum ama Türk devleti ile olan ilişkileri Güney Kürdistan’daki kazanımları da tehlikeye atacak düzeyde şu anda. Mesele de bu zaten.

Böylesi bir risk var diyorsunuz, diğer tarafta Kürtlerin önündeki fırsatlarla birlikte. Peki, bu fırsatlar dururken KDP neden geleceğini Türkiye’ye endeksli olarak kurma çabasında?

KDP bu politikasını sürdürdüğü müddetçe tasfiye olacak. Bugün Güney Kürdistan’da bir medya monopolü yaratılmış durumda. İnsanlar sadece tek kanaldan bir takım haberleri alıyorlar ve sanki her şey günlük gülistanlıkmış gibi bir hava yaratılıyor. Güney Kürdistan’da egemen olan bazı televizyon kanallarını izlediğiniz zaman kendinizi Miami’de sanıyorsunuz. Sanki o topraklarda savaş yok, , DAİŞ tehlikesi yok, Türkiye’nin tehditleri yok, savaş uçakları vurmuyor, insanlar aç değil, ekonomik sorunlar vs. böyle bir şey yok! Başka bir dünya izliyorsunuz. Ama bu geçici bir durum. Sizin yarattığınız algı bir yere kadar. Hâlbu ki Şeladîze’de gördük, Kürt toplumu bir kıvılcımı bekliyor. Bir kıvılcımla işgalcilere karşı nasıl harekete geçtiklerini gördük orada. O nedenle KDP’nin önünde iki yol var; ya girdiği bu ilişkiyi sürdürüp tasfiye olacak ya da bu yanlıştan geri dönecek.

Burada Kürt dinamiklerine önemli görev düşüyor. Meseleye iki türlü bakmak lazım. Öncelikle her türlü işgale karşı çıkmak gerekiyor, hangi devlet olursa olsun. Bu konuda ulusal bir tutum sahibi olunmalı. Bununla birlikte KDP’yi bu yanlış yoldan döndürmek ve ulusal kongreye, 2013 çizgisine çekmek için Kürt toplumu bütün dinamikleriyle baskı yapmalı. Burada savaş çıkarsa, çatışma derinleşirse, tekrardan gerillalara pusu atılıp, insanlar şehit olursa bunun altında kimin kalacağı belli olmaz. Burada herkese kaybeder. Hewler’de kaybeder, Amed’de kaybeder, Qamişlo’da kaybeder. O nedenle bütün Kürt dinamiklerinin bunu yapması gerekiyor. KDP’ye ‘yeter, artık dur’ demek gerekiyor.

Xêlifan’da yaşanan olay ve hemen akabinde PKK Şehit Aileleri ile Dayanışma Komitesi üyesi Yasin Bulut’a yönelik gerçekleştirilen suikasttan KDP’nin de sorumlu tutulması mevcut gerilimi ve çatışma riskini sizce ne derece arttırdı?

KDP’ye bağlı bazı güçlerin alanda havadan yapılan suikastlara istihbarati bilgi sağladığını biliyoruz, bu çok net. Birçok insanın şehit edilmesinde bu istihbarti bilgilerin rol oynadığını biliyoruz.
Bence Xêlifan’da 7 gerillanın yaşamını yitirmesi çatışma riskini çok arttırdı. Ama burada KCK’nin yaptığı açıklama önemliydi. Şöyle deniyordu, ‘halkımız hesap sorsun’. ‘Biz soracağız’ denilmedi, bu çok önemli. Silahı tercih etmeyeceğini gösterdi, burada halka çağrı var. Halkın bütün dinamiklerine, siyasi parti, STÖ’lere, sadece kuzeyli güneyli değil, bütün Kürtlere bir çağrı var. “Siz bunun hesabını sorarsanız, baskı kurarsanız olası bir çatışmayı önlemiş olursunuz” deniyor. Kardeş kavgası, Birakujî diyoruz da aslında bu, o değil. Başka kontekstte bakmak lazım. Burada sömürgeci bir devlet adına Kürt özgürlük güçlerine karşı bir vekâlet savaşı var. Bunun çok daha farklı ayrıntıları var. Söylersek Kürt toplumu daha çok gerilir. Şu kadarını söyleyelim, KDP’ye bağlı bazı güçlerin alanda havadan yapılan suikastlara istihbarati bilgi sağladığını biliyoruz, bu çok net. Birçok insanın şehit edilmesinde bu istihbarti bilgilerin rol oynadığını biliyoruz. Bu kadar açık bir durumla karşı karşıyayız. Ama buna rağmen Özgürlük Hareketi bütün sinir uçlarını tutarak, dizginleyerek bundan daha büyük bir çatışma çıkmaması için çaba sarf ediyor.
Bu yüzden şunu söylemek gerekiyor. Siz birilerine pusu atıp insanları öldürürseniz, sizden intikam almak isterler. Ama burada sorun intikam değil, bütün bir ulusun geleceği söz konusu. O nedenle Kürt dinamikleri KCK’nin bu 7 gerillanın şehit düşmesi sonrası yaptığı açıklamayı tekrar okumalı, açıklamadaki vurgulara dikkat etmeli.
En son Süleymaniye’de Kürt devrimcisi Yasin Bulut’un katledilmesi oldukça önemlidir. Demek ki Kürt Özgürlük Hareketine karşı onca teknikte işe yaramamıştır. Daha vahşi, kalleş ve mafyavari saldırılar bu nedenle yapılmaktadır. Ancak bu saldırılar diğer yandan halkın öfkesini bilemekte, Kürtler arası birliği ve dayanışmayı da güçlendirmektedir. Yakalamamız gereken halka budur. Son viraja girdik. O yüzden burada herkes dikkat etmek zorunda. Özellikle KDP’nin buna dikkat etmesi gerekiyor. Xêlifan türü bir saldırı asla bir daha yaşanmamalı.

Bu zamana kadar yanlıştan dönülmesi için yapılan kamuoyu baskısı yeterli değil miydi?

İrade sahibi bir güç açısından, kendi kendisine karar alabilecek bir siyasi parti, örgüt, yönetim, hükümet açısından bu baskılar yeterliydi. Demek ki bu baskılara rağmen bu işler devam ediyor. Yine de bu baskıların yarattığı bir sonuç var. Kamuoyu baskısını sadece tepedeki yönetim fikrini değiştirsin diye yapmıyorsunuz. Kamuoyu açısından da önemli bir sonuca ulaşmış oluyorsunuz. Eğer KDP kendi kamuoyunu ikna etmiş olsaydı, inanın 7 değil, 70 gerilla şuan ölmüş olacaktı. İkna edemiyorlar, çünkü bu baskının halkta yarattığı bir tazyik var ve bu tazyik sonucu istediği halde bu savaşa giremiyor, açık taraf olarak savaşa giremiyor.  Çünkü kendi kamuoyunu, kendi Peşmergesini, kendi çalışanını, Hewler’deki sıradan insanı ikna etmiş değil. İşte kamuoyuna gerçekleri söylemenin bu anlamda çok önemi var. KDP üzerinde baskıyı arttırmak gerekiyor sonuç almak için. Elimizde başka bir araç yok, sihirli bir değnek yok. Sadece Kürt kamuoyu değil, uluslararası kamuoyunu da bu konuda bilgi sahibi kılmak ve Kürt dostlarını harekete geçirmek gerekiyor. Çünkü sanılandan çok daha fazla Kürt dostu var KDP üzerinde etkili olacak. Bütün bunlara rağmen inatla bu işi yürütürse sonu onlar için felaket olacağı kanaatindeyim.

Federe Bölge’nin siyasi ve askeri alandaki işbirliğinin yanı sıra Türkiye’yle ekonomik bağımlılığı ne düzeyde?

 “Petrol paraları torbalarla Türkiye’ye gidiyor. Zaten Türkiye’nin kayıt dışı ekonomisinin en önemli kaynaklarından biri Güney Kürdistan.”
Açık, şeffaf veriler yok ama şunu biliyoruz, Güney Kürdistan’ın petrol paraları torbalarla Türkiye’ye gidiyor. Zaten Türkiye’nin kayıt dışı ekonomisinin en önemli kaynaklarından biri Güney Kürdistan. Türkiye’nin bütün şirketleri Güney Kürdistan’a girmiş durumda. Sadece şirketleri değil, şarkıları, türküleri, dizileri her şeyi ile girmiş. Kürdistan coğrafyası o kadar zengin olmasına rağmen naylon çiçekler bile Türkiye’den ithal ediliyor. Türkiye ekonomik ve kültürel olarak Güney Kürdistan’ı iç sömürge haline getiriyor. Bunu kısmen de başarmış durumda. Türkiye’deki büyük şirketler, onların taşeronları, bunların sahiplerinin bir kısmı MHP’li ve Kürt düşmanı. Bunlar yatırımları ile Güney Kürdistan’ın zenginliklerini Türkiye’ye taşınıyor. Türkiye’nin taze para kaynakları Katar, İran ve Güney Kürdistan. Çuval çuval para geliyor. Kimse de bunun hesabını vermiyor. 2014’te DAİŞ saldırdığı zaman bir heyetle ABD’ye gidilip ‘bize para verin, silah alacağız’ denildi.
ABD Maliye Bakanlığı’ndan bir müsteşar şunu söyledi; ‘11 yıldır milyarlarca dolar petrol geliri elde ediyorsunuz, o paralar nerede? Gidin o paralarla silah alın’. Güney Kürdistan’da elde edilen petrol gelirlerinin nereye gittiği bilinmiyor. Ne bölge parlamentosu, ne medya bilgi sahibi. Sadece Barzani ailesi bu konuda bilgi sahibi. Federe Kürdistan Bölgesi yöneticilerinin mal varlığı nedir, kimse bilmiyor.  Ama demokratik bir ülkede siz bir parti başkanı, sıradan bir belediye başkanının dahi mal varlığını bilirsiniz. Bunu sorma hakkına sahipsiniz. Örneğin Neçirvan Barzani, Mesrur Barzani, Mesut Barzani, çocukları, ailesi, dostlarının ve çevrelerinin Türkiye bankalarında ne kadar yatırımları var? Antalya’da, İstanbul’da, Ege’de kaç tane otel, işletme sahibiler? Kaç tane işletmenin ortağılar, bilmiyoruz. Kürt halkının bunu bilmeye hakkı var. Federe Bölge yönetiminin de bunu söyleme mecburiyeti var. Bu şeffaflık sağlanmadığı müddetçe o karanlık tünele girmek zorunda kalacağız Siz şeffaf bir yönetim kurmadığınız, Kürt dinamiklerini içinize almadığınız, krize taraf olduğunuz zaman başkası da gelir sizin evinizde oturur.

Karanlık tünele girme hali Türkiye ile ne derece benzeşiyor? Bir rol çalma halimi söz konusu?

Çalma, çırpma, insan kayırma söz konusu, liyakat yok, aile devleti kurulmuş durumda. Dikkat edin Erdoğan bütün çevresini zengin etti. Güney Kürdistan’da da fiili olarak Barzani ailesi yönetime el koymuş halde. Başkan, başbakan, içişleri bakanı, savunma bakanı, istihbarat şefi onlardan.

Şimdi böylesi bir durumda hukukun işlemediği, anayasanın ortadan kaldırıldığı, demokrasinin olmadığı yerde siz bağımsızlık ilan edebilir misiniz? Dünya ile kurduğunuz ilişkiler sadece çıkar üzerine olur. Kürtler 2003’de çok önemli fırsat ele geçirdiler Irak’ta. Kurucu aktör olarak oraya çıktılar, fakat bu rolü oynayamadılar. Yanlış siyasetle kendilerini Kürdistan’a hapsettiler. O da yetmedi referandum sonrası ciddi toprak ve siyasi kayıp yaşadılar. Durup bakmaları gerekiyor, tarihin önümüze çıkardığı fırsatları neden kullanamadık diye? Niye bu 25-30 yılı boşa harcadık? Niye biz kendi elimizle yazdığımız anayasayı işlevsiz kılıyoruz? Federe Bölge Meclisi Başkanı iki yıl Hewler’e bile giremedi. Neden seçimler iki yıl ertelendi? Dünya bize nasıl bakıyor diye kendilerine sormalı. Burada yüzlerce binlerce insanın kanı, emeği var. Binlerce Peşmergenin kanı var. Peki, sen nasıl bu kazanımı ailen için, kendi kişisel menfaatin için kullanabilirsin? Toplumun acilen şunu sorması gerekir: neden siz Federe Kürdistan anayasasını işletmiyorsunuz? Mesela yine onlara bağlı olmayan tek bir medya kuruluşu Hewler’de çalışamaz. Türkiye’den daha kötü aslında. İnsanlar kaçırılıyor, gözaltına alınıyor haber alınamıyor. Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin temsilcisi 3 ay önce kaçırılmış kimsenin bir şey söylediği yok. Bu olacak iş mi?

Bir tarafta statü sahibi olan bir Federe Bölge, diğer tarafta ise Kuzey ve Doğru Suriye’de statüsü olmasa da fiili olarak varlık bulan bir Özerk Yönetim var. KDP Yönetiminin aradan geçen 7 yılda Özerk Yönetime yaklaşımı nasıl oldu?  Güçlendirmeye mi, yoksa güçten düşürmeye mi?

Mesela kişi olarak en nefret ettiğim görüntülerden bir tanesi 2014’te Rojava sınırına Federe Bölge Yönetimi tarafından iş makinaları ile hendek kazınmasıydı. Sen kimin toprağını kimden ayırıyorsun, neden hendek kazıyorsun?
İnsanın yüreğine saplanmış hançer gibi bir soru bu. Çünkü Rojava Kürdistan’ı 2012’de ortaya çıktığı zaman Hewler yönetimi tıpkı Ankara rejimi gibi yıpratıcı, psikolojik bir savaş yürüttü.  Medyası özellikle. Sonra hendekler kazıldı, ambargolar uygulandı daha da kötü olan Efrîn saldırında hem paravan bir örgüt o saldırının bir parçası haline getirildi hem de medyası aracılığıyla o saldırıya meşruiyet kazandırıldı. Bunu Girê Sipî’de, Serêkaniye’de de yaptılar. Neçirvan Barzani’nin açıklamaları ortada. Dedi ki; ‘PKK orada olmazsa Türkler oraya saldırmaz’. Türkler, Mele Mustafa Barzani’nin kardeşini 1914’te Musul’da idam ettiğinde PKK yoktu. Mantığı böyle kurarsanız öyle olur. Hala da Rojava’ya yönelik açıktan olmasa da yıkıcı bir savaş yürütüyorlar. Özellikle K24 diye bir kanal var; Akit, Yeni Şafak, Ahaber gibi kirli manipülatif haberler yapıyor. İnsanlarda oradaki yönetimin güvenini sarsmak için inanılmaz kirli bir propaganda yürütüyorlar. Hâlbuki durum tam tersi olması lazım. Yani Rojava kazanırsa, Federe Kürdistan kazanır. Federe Kürdistan kendi içerisinde sorunları çözerse, demokratik federal bir cumhuriyet haline gelirse, Irak ve Türkiye ile dengeli bir ilişki kurarsa Rojava kazanır. Bu ikisi birbirinin karşıtı değil, tamamlayıcısı olur.
Farklı yönetim biçimleri, ekonomik, politik programları olabilir. Ama siz kardeşsiniz, niye birlik olmayasınız, aranızda dayanışmacı bir ilişki olmasın. İkide bir de Türkler istedi diye Semelka sınır kapsını kapatırsan, Türkiye’nin saldırılarına meşruiyet kazandırmak için kirli bir politika izlersen buradan Rojava Kürtlerinin öfke ve nefretini kazanırsın. Keza öyle oluyor, Rojava sokaklarında binlerce insan buna karşı yürüyor.
Mesela kişi olarak en nefret ettiğim görüntülerden bir tanesi 2014’te Rojava sınırına Federe Bölge Yönetimi tarafından iş makinaları ile hendek kazılmasıydı. Sen kimin toprağını kimden ayırıyorsun, neden hendek kazıyorsun? Yine uygulanan ambargo. Bunlar kabul edilebilecek şeyler değil. KDP, PKK, YNK, PYD veya başka siyasi partiler rekabet halinde olabilirler. İşin doğasında da bu var zaten. Ama şuan karşı karşıya kaldığımız şey siyasi rekabet değil, açıktan Rojava’ya düşmanlık etmek var.  Açıkça ‘sizin burada yaşama hakkınız yok, ver bana’ diyorsunuz. Sen kan dökmüş ölmüşsün ama ‘Yaşama, sen öl. Ver bana orayı ben yöneteyim’ diyorsunuz. KDP’ye bağlı ENKS’nin dediği şey de o. Yani böyle bir şey olabilir mi! Toplum, halk bunu görüyor, dünya da aslında bunu görüyor. O nedenle KDP bu saatten sonra Kürt toplumunu da kendisini de kandıramaz. Hem Rojava’ya yönelik hem de Özgürlük Hareketine yönelik bu yanlış politikadan vazgeçmesi gerekiyor. Türk devleti ve başka bir devletle ile kuracağı ilişkiler, Kürt Hareketinin tasfiyesi üzerinden değil, kendi normatif çıkarları üzerinden yapması gerekiyor.

Doğrudan Rojava’ya dair bir soru olarak, Esad rejimi bölge için âdemi merkeziyetçilik çıkışında bulundu. Fakat Türkiye’nin rejimle yeniden masaya oturmaya çalıştığı yönünde bilgiler de yansıyor son dönemde. MİT Başkanı Fidan’ın Suriyeli mevkidaşı ile görüşeceği gibi… Kürtlerden dolayı Türkiye’nin Suriye politikasının değişmeye başladığını söyleyebilir miyiz?

Şam rejiminin bir iradesi var mı, sorunu çözme konusunda? Müzakereye yapacak bir irade sahibi mi tam emin değilim. Burada Rusya faktörü çok önemli. Yine İran’ın ağırlığı var. O nedenle Beşar Esad istese de dahi iki güçten izin almadan ne savaş yürütebilir ne de müzakere yürütebilir. O nedenle bu diğer güçlerin politikasına bakmak lazım. Hala bu konuda bir netlik yok. Yani Rusya gerçekten Suriye’nin sorunlarını demokratik yollarla müzakere yoluyla yeni demokratik ademi merkeziyetçi bir yerden mi bakıyor, yoksa bu kaosun kendi çıkarı açısından devam etmesini mi istiyor. Türkiye’nin Suriye’nin içerisine çekilmesinin Rusya’nın belirleyici rolü var. Önce Rusya Türkiye’ye alan açtı özellikle Ezaz ve Bab bölgesinde daha sonra Efrîn bölgesinde. Bunun nedeni şuydu. Rusya, Türkiye bir NATO üyesi, bir takım ilişkiler kurarım ve NATO içerisinde zorlama yaratırım, ABD’nin bölgeye dönük siyasetine takoz koyarız diye düşünüyordu. Bu konuda kısmen başarılı olduğunuz söyleyebiliriz. Bu nedenle Şam’ın politikasını belirleyen Rusya’nın yakın bir gelecekte demokratik bir çözüm modeli var mı, bence yok. İran bu işe daha da uzak. İran bölgede bir istikrarın oluşmasından yana değil. O da Suriye’deki bu kaosun bir şekilde devam etmesinden yana.

Bu nedenle yapılan açıklamayı önemli bulmakla birlikte bu diyaloğa başlamak için erken olduğunu düşünüyorum. Çünkü hala Şam’da kendi iradesini ortaya koyabilecek, bölgesel ve küresel güçlere rağmen ben Suriye için bunu istiyorum diyebilecek bir siyasi aktör yok. O nedenle erken.

Türkiye, Kürtler statü elde etmesin diye daha dün devirmeye çalıştığı rejimle masaya oturur mu?

Oturur, Türkiye herkesle masaya oturur. Yıllar önce Erdoğan, Arjantin’de bir Kürt oluşumu çıksa oraya da müdahale edeceğiz diyordu. 2012’de Erdoğan Rize’de yaptığı bir konuşmada; “Biz Kuzey Irak’ta düşülen hataya Kuzey Suriye’de düşmeyeceğiz” diyordu. Türkiye bölgede Kürtlerin otonom veya özerk, federal, bağımsız veya başka türlü bir şekilde hak ve statü sahibi olmaması için herkesle ilişki kurar. Bu bunu becereceği anlamına gelmez. Çünkü karşısında direnen ve dinamik bir güç var. Değişen bölgesel ve küresel dengeler var. Dinamik bir süreç var. Bunlar içerisinde Kürtler faktör olarak değil, bir aktör olması durumu var. O nedenle Türkiye o treni kaçırmış durumda 2021’e geldiğimizde. Türkiye Libya, Doğu Akdeniz, İdlib, Bab, Ezaz, Girê Spî, Serêkaniyê ve Güney Kürdistan’da bütün cephelerde bir açmazın içerisinde. Türkiye bu açması derinleştirebilir ama buradan bir çözüm çıkaramaz. Kürtleri ortadan kaldıramaz, onların hak, hukuk sahibi olmasını engelleyemez. Türkiye’nin önünde tek bir yol var, oda 2013’te sayın Öcalan’ın başlattığı çözüm sürecine geri dönmek. Ankara’da böylesi bir siyasi irade var mı, şuanda yok. Ama bunun ortaya çıkmayacağı anlamına gelmez. Bu direniş ve mücadele devam ettikçe, Türkiye eninde sonunda Kürtlerle masaya oturmak zorunda kalacak. Yani Şam’la değil de Kürtlerle müzakereye oturmak zorunda kalacak, çünkü bunun sonu yok onlar açısından.

Yakın zamanda CHP heyeti de Federe Kürdistan Bölgesi’ne gitti. CHP dediğimizde Türk ulus devletinin inşasındaki temel aktör, zihniyet karşımıza çıkıyor. 100 yıl sonra CHP heyetinin yaptığı bu ziyaretin anlamı ne?

 CHP’nin 21’inci yüzyıla girerken o eski, kalıpçı, kuru, yavan gömleğini çıkarıp, bölgenin çok çeşitliliğine ve renkliliğine biraz uyum sağlaması gerekiyor.
Bence bu ziyaret önemliydi. Evet, CHP ulusalcı, Kemalist, tekçiliğin ilk adreslerinden birisi ama bu kadar uzun bir aradan sonra Federe Kürdistan’a gitmesi, Kürt yöneticilerle buluşması önemli. CHP’nin buna alışması gerekiyor. CHP’nin 21’inci yüzyıla girerken o eski, kalıpçı, kuru, yavan gömleğini çıkarıp, bölgenin çok çeşitliliğine ve renkliliğine biraz uyum sağlaması gerekiyor. Tümden değişsin bütün paradigmasını terk etsin demiyorum. Bunu istemek de doğru olmaz. Çünkü mümkün değil. Ortada bir HDP var zaten, bunu yapan. Ama CHP’nin en azından Kürt realitesini, Kürt ve Kürdistan gerçekliğini bir şekilde görmesi gerekiyor. Bu gezi böylesi bir tanışma açısından önemli ama bir geziyle bu iş olmaz. Siz Federe Kürdistan’a ‘Kuzey Irak’ diyerek bu işi kotaramazsınız. AKP’nin önüne geçemezsiniz. Kürtleri, HDP’yi bu konuda ikna edemezsiniz. Daha cesur ve radikal çıkışlar lazım.
O nedenle Selahattin Demirtaş’ın son yazısı önemliydi. Orada şunu söylüyor; tamam Kemalist, muhafazakâr Müslüman, laik, demokrat, sosyalist, Kürt, Türk veya Alevi olabilirsin ama hepimiz demokratik paydada bir araya gelebiliriz. Birbirimizin varlığını kabul ederek. Ben senin ulusalcı olduğunu kabul ediyorsam, sen de benim Kürt olduğumu kabul et. Diğerinin Alevi, sosyalist, muhafazalar olduğunu kabul et. Bu anlamda CHP’nin daha radikal, daha yapıcı adımlar atması gerekiyor. CHP’yi de bu konuda özendirmek gerekiyor. Bazı insanlar gibi bu siyahtır, buradan beyaz çıkmaz diye düşünmüyorum. Toplumsal olaylar, siyaset böyle olmuyor. Tarih bize şunu göstermiştir ki siyasi aktörlerin, güçlerin değişmesi ve dönüşmesi mümkündür. Öyle şartlar gelir ki siz hiç sevmediğiniz bir güçle masaya oturabilirsiniz veya tersi de olabilir. Son 5-10 yılda gördük. Hiç yan yana gelemeyecek güçler yan yana geldiler. Örnek AKP ile MHP’nin yan yana gelmesi gibi. Veya Oslo süreci gibi PKK ve Türk devleti arasında yaşanan müzakere süreci gibi…  CHP’yi bu konuda özendirmek, teşvik etmek gerekiyor daha cesaretli adımlar atması için. Türkiye ve bölgenin gerçekleri ile daha yakinen tanışması için. Mümkünse Rojava’ya gitsinler, her gün Amed’e, Dersim’e, Şırnak’a, Van, Birlis’e Urfa’ya gitsinler. Kürtlerle tanışıp taleplerini dinlesinler, öğrensinler. CHP açısından öğretici olacaktır.
Türkiye hızla bir yol ayrımına gidiyor, o yol ayrımında Kürtler çok belirleyici bir aktör olarak ortaya çıkıyorlar. Sadece siyaseten değil, hayatın bütün alanlarında. O nedenle Kürtler açısından hiç korkulacak bir yan yok. Önemli olan demokratik bir söyleme, projeye sahip mi. Bu varsa sorun değil.
CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun Kürt sorununa ve HDP’ye ilişkin yaptığı açıklamazı sadece “muhatap” tartışmasına indirgemek kanımca doğru değil. Kılıçdaroğlu, Kürt sorununun varlığını kabul ediyor, ikincisi bu sorunun çözülmesi gerektiğine işaret ediyor, üçüncüsü 2013 Çözüm Süreci’nin en önemli aktörlerinden olan HDP’nin rolüne işaret ediyor ve onun meşruiyetini kabul ediyor. Bu geçmişte çözüm süreçlerine karşı çıkmış CHP için oldukça önemli bir adım. Öte yandan Kürt sorunu son derece komplike bir sorundur. Müzakere ve çözüm muhatabı da birden fazladır. Kürtlerin bütün dinamiklerinin sayın Öcalan’ı baş müzakereci ve muhatap olarak işaret etmesi HDP başta olmak üzere diğer muhatap ve aktörlerin rolünü azaltmaz. İmrali başta olmak üzere HDP, diğer Kürt siyasi partileri, sivil toplum örgütleri, Kürdistan’da var olan inanç ve etnik topluluklar, Kadınlar, Kandil, Avrupa ve cezaevleri, halkın kendisi bu işin muhatabı ve aktörüdür. Burada sorun müzakere yapılırken ve çözüm sürecinin aşamalarında her aktörün üzerine düşen rolü ile alakalıdır.

MA / Ömer Çelik

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu