M.Husedin

Ermenilerin Ermeni Soykırımı sonrası Kürd Kırımı üzerine

James G. Harbord ve Niles and Sutherland raporları

Tümgeneral James G. Harbord’un 1919 tarihli raporu

Bu yazıda bahsettiğim rapor “Yakındoğu’nun Durumu: Amerika’nın Ermenistan’a Yollanan Askeri Misyonu’nun Raporu” (Conditions In The Near East: Report Of The American Military Mission To Armenia) başlığıyla, misyonun (ekibin) lideri olan Amerikan Ordusu tümgenerali James G. Harbord tarafından hazırlanmış, 13 Nisan 1920 tarihinde Washington’da Amerikan Devlet Basım Bürosu (Matbaası) tarafından basılmış. Raporun resmi olarak sunulduğu makam Amerikan Dışişleri Bakanlığı.

Görev ekibi (misyon) Amerikan Dışişleri Bakanı Robert Lansing’in direktifleriyle tümgeneral James G. Harbord liderliğinde 50 kişilik bir ekiple Ermenistan’a yollanıyor (M.H. notu: Ermenistan diye geçen toprakların kanlı -canlı bir Ermenistan olmaktan ziyade Ermenilerin Batılı güçlerden Ermenistan olarak talep ettiği tüm coğrafya).

Ekip görevine 16 Ekim 1919’da başlamış ve ekibin görevi şu şekilde ifade edilmiş:

“Ekibe verilen direktif şu şekildeydi:

“Sizle daha önce konuşulmuş direktifleri yerine getirmek üzere, bir devlet gemisiyle gecikmeden İstanbul, Batum, Ermenistan’daki diğer benzeri yerlere, Rus Transkafkasyasına ve Suriye’ye geçin. Sizden istenilen, bölgedeki muhtemel Amerikan çıkar ve sorumluluklarını politik, askeri, coğrafi, idari, ve gözönüne alınacak diğer açılardan araştırıp rapor etmenizdir.”

Ekip Eylül 1919’da önce gemiyle İstanbul’a geçmiş. Sonrasında 30 gün süresince Adana, Tarsus, Mersin, Halep, Mardin, Diyarbekir, Harput, Malatya, Sivas, Samsun, Erzincan, Erzurum, Kars, Erivan, Tiflis, Bakü, Batum’da gözlemlerde bulunmuşlar. Ekipten bazı üyeler ayrıca Ulukışla’dan Sivas’a, Sivas’tan Marsovan’a (Türkçesi ?), Trabzon’dan Erzurum’a, Horasan’dan Beyazıd’a, sonra Erivan’dan Nahçıvan’a geçmişler. Bu ekibin (M.H notu, ekibin görev kapsamı dahilinde Ermenistan olarak talep edilen topraklarda) ekip görevini icra ederken ulaşılması mümkün olmadığından uğrayamadığı iki yer Van ve Bitlis imiş ve buralarda aynı görevi Ağustos ayında Yüzbaşı Niles tamamlamış ve Niles ve Sutherland ismiyle anılan raporunda vardığı sonuçlar tümgeneral Harbord’un gözlemleriyle örtüşüyormuş.

Ekip otuz gün süresince hükümran devletlerin yetkililerine ek bölgede yerleşik Türk, Ermeni, Yunan, Kürd, Tartar, Gürcü, Rus, Fars, Yahudi, Arap, İngiliz, Fransız ve Amerikalı insanlarla görüşme imkanı bulmuş.

Rapor şu üst başlıklarla sunulmuş:

  1. Ermeni halkının tarihi ve mevcut durumu
  2. Politik durum ve (M.H. notu, bölgenin) yeniden düzenleme(si) için öneriler
  3. Amerikan mandası durumunda koşullar ve sorunlar
  4. Amerikan mandası üzerine artı ve eksiler

Raporun Kürdler açısından önemi

Raporda bana ilginç gelen ve Kürd entellektüelleri Kürd tarih yazıcılarına ilginç gelmesi gereken kısımları aşağıya kendi tercümemle kısa kısa aktarıyorum.

Rapor Ermeni Soykırımı ile ilgili resmi Amerikan raporu olması açısından oldukça önemli. Ermenilere oldukça sempatili olan Amerikalıların, ikincil, üçüncül kaynaklar veya bireysel anlatılardansa bizzat kendilerinin oldukça ehil bir ekiple Ermenilerin kendilerine ait olduklarını iddia ettikleri topraklara gitmeleri raporu oldukça değerli ve güvenilir kılıyor. Raporda rahatça değinildiği için biz de dikkat çekelim ki ekip tüm bu geniş coğrafyayı ziyaret edelerken oralarda halen de yerleşik olup yaşamını sürdüren Ermeniler varmış. Yani ekip ziyaret ediyor da Ermeni Soykırımı’na ve olan bitene dair Ermeni olmayanlardan aldıkları bilgiyle fikir oluşturmamış. Anıldığı üzere, her nüfustan insanla birebir görüşme imkanı bulmuşlar. Ermeniler orada ikamet ediyorlarken o toprakların tamamına böyle bir ekip yollamış olmaları sanırsam herkesin ortak takdiridir ki raporun güvenilirliğini her türlü tartışmadan çıkartır.

Mesele madem Ermeni Soykırımı, raporun önemli bir kısmı da bu soykırımın nasıl gerçekleştirildiğine ayrıldığından, biraz da bu hunhar olayın masum kurbanlarına olan saygımdan, önce bu kısma dair kısa özet bir tercüme yapmak istiyorum.

Rapor 1895’te Abdülhamit tarafından başlatılan Ermenilere yönelik soykırım politikalarının kurban sayısını yaklaşık 800 bin olarak tahmin ediyor. Buna göre, o dönem 1.5 milyon olduğu tahmin edilen Ermenilerin yarısından fazlası ölüyor / öldürülüyor, geri kalanı da ata topraklarından sürülüyor.

Yedinci sayfada şunlar anlatılıyor:

“Kıyafetleri ve en küçük eşyalarından mahrum edilerek yaz güneşi altında yaya yola çıkarıldılar ve geride kaldıkları zaman süngülendiler; açlık, tifo ve dizanteri binlercesini yolda öldürdü. Günlük tayınları, birçoğunun almadığı iki günde bir verilmesi gerkeen yarım kilo kadar ekmek ve avuca bırakılan azıcık bir yemekti. Bir çoğu ya susuzluktan öldü ya da bir dere kenarından geçerken susuzluklarını dindirmek için su içmeye çalışırken öldürüldü. Birçokları, Türk askerlerinin hiçbir koruma sağlamadığı vahşi Kürdler tarafından öldürüldüler. 9 ve 10 yaşlarındaki küçük kızlar Kürd eşkıyalara birkaç kuruşa satıldılar, kadınlara rastgele tecavüz edildi.”

Türklerin Osmanlı döneminde padişah Abdülhamit’le başlattığı, İttihat Terakki yönetiminde tam bir soykırım olarak uygulanmaya konan ve Mustafa Kemal’in iktidarı Türkiye Cumhuriyeti olarak kontrolü altına almasıyla nüfustan Ermenilerin hemen hemen ‘temizlenmesiyle’ son bulan bu büyük insanlık trajedisine dair şu andıklarımı ve fazlasını hemen her okur bildiğinden, yazının derdi de Ermeni Soykırımı ve Ermenilerin bu soykırımdan dolayı yaşadıkları her türden trajedi olmadığından bu konuda rapordan daha fazla alıntı yapmayacağım. Nedeni de raporun Kürdler için öneminin bugün süren tartışmalarda kimi konulara açıklık getirecek tarihsel bilgi içeriyor olması.

Yedinci sayfanın son paragrafının şu giriş cümlesi:

“Savaştan önce dahi (M.H. notu: kastedilen 1. Dünya Savaşı) Ermeniler Ermenistan olduğunu iddia ettikleri topraklarda, birkaç istisna yer hariç, çoğunluk olmaktan çok uzaktılar.”

Rapor devamında Rus ve Türk orduları arasında gerçekleşmiş savaştan dolayı bölgenin tamamının büyük bir yıkım yaşadığını yazıyor: “Harabeye dönmemiş bir şehir veya kasaba neredeyse yok”.

Dokuzuncu sayfadan yaptığım şu alıntı önemli:

“Ermenilerin sürüldüğü ve savaştan zarar görmemiş bölgelerdeki harabe köyler şüphesiz Türk şeytanlığının ürünü ancak Ermenilerin Ruslarla birlikte ilerleyip geriye çekildikleri yerlerdeki intikam zalimlikleri insandışılıkta Türklerinkiyle boy ölçüşecek düzeydeydi.

Dokuzuncu sayfada başlayıp sayfa onuncu sayfada devam eden paragrafta şu ifadeler var:

“(Yardımlarımız) mültecileri açlıktan kurtardı ve Amerika ismini bu bölgede hiçbir zaman sahip olmadığı yüksek bir sempati ve öneme ulaştırdı. Bu (sempati ve önem) şimdi tüm Yakındoğu’ya erişmiş durumda; vahşi, düzensiz Kürd’den makul Gürcü’ye, şüpheci Azeriden becerikli Ermeniye ve ağır Türk’e. Bu yardımla birlikte ve bir ihtimalle de bu yardımdan dolayı Amerikan Başkanı’nın sunduğu ondört ilke yaygın bir şekilde biliniyor ve “kendi geleceğine karar verme” (ilkesinden) bize Şam ve Basra’nın Araplarından Kafkaslardaki tüm devletlere, Dağıstan’ın dağlılarından Sivas ve Erzurum’daki Türk milliyetçilerinin onurlu/ağırbaşlı ve becerikli şeflerine, ve Ermeni olduğumuzu sanıp üzerimize ateş açan göçebe Kürdlere kadar herkes tarafından biliniyordu.”

Onuncu sayfada Erzurum valisinin verdiği bilgiler aktarılıyor:

“Abdülhamid’le birlikte katliamlar başlayıncaya değin Türk ve Ermeniler beşyüz yıl boyunca barış ve güven içinde yaşadılar.” Buna birkaç örnek aktarıldıktan sonra “Herkes şahit ki (Testimony is universal that) katliam emirleri her zaman İstanbul’dan geldi”.

Onbirinci sayfanın sonunda Damat Ferit Paşa hükümetine Paris Barış Görüşmelerini yürüten on kişilik konseyinin şu yanıtı bir pasaj olarak aktarılıyor:

“Ne Avrupa, ne Asya ve ne de Afrika’da, Türk yönetimi altında kalmış herhangi bir yerde görülmemiştir ki o ülkede zenginlik azalmamış olsun. Bir örnek dahi yoktur ki Türklerin çekilmesi sonrası zenginlik artmamış, kültür gelişmemiş olsun. Türkler, nereis olursa olsun, ister Avrupa’nın Hristiyanları isterse de Suriye ve Arabistan’ın müslümanlarına, fetihlerinden sonra yıkımdan başka bir şey götürmemiştir. (Türkler) gösterememişlerdir ki savaşla kazandıklarını barış içinde geliştirme becerisine sahip olsunlar. (Türklerin) bu yönde bir yetenekleri yoktur.

Onikinci sayfada rapor “Ermeniler sözkonusu olduğunda Türklerin kendilerini ispat ettiklerini ve Ermenilerin bir daha Türk kontrolüne verilemeyeceği” not ediliyor.

Aynı sayfada devamla Rusların Bolşevik Devrimi sonrası Kafkaslardan çekilmeleriyle Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan araasında Transkafkasya Cumhuriyeti Konfederasyonu’nun denendiğini, bu konfederasyondaki Gürcülerin Hristiyan, Azerilerin Tartar ve Müslüman, Ermenilerinse Anadolu Ermenileriyle akraba oldukları, büyük devletlerin mandasında bu Ermenilerle birleşecekleri Van, Bitlis, Diyarbekir, Harput, Sivas ve Erzurum ve Kilikya’nın (yani Mersin’den Maraş’a bir bölgenin) dahil olacağı bir Ermenistan istedikleri yazıyor.

Raporun devamında (Beyaz Ordu komutanı) Deniken’e karşı Gürcistan ve Azerbaycan’la birlikte tavır almayan Ermenilerin bu tavırlarıyla Transkafkasya Cumhuriyeti’ni dağıttığı, buna rağmen bu üç devletin birbirine ekonomik olarak ne kadar bağlı oldukları işleniyor. Rapor bu üç devletin insanlarının birbirlerine güvenmediklerini ama ayrı ayrı da yaşayamayacaklarını tarihi ve güncel sebepleriyle anlattıktan sonra barış içinde yaşamalarının gözlenebilmesi açısından bir mandayla (himayeyle) birarada tutulması gerektiğini yazıyor.

Ermenistan ve Transkafkasya’da bir manda fikri için, aynı coğrafyada halen geçerli bir tespit olan ve bugunkü Kürd aklının iyi okuyup anlaması gereken, şu satırları not düşüyor:

“Bitşiği olan Anadolu’nun, İstanbul ve İstanbul’un hinterlandı olan Rumeli’nin kontrolü elinde olmaksızın ermenistan ve Transkafkasya’yı manda olarak kabul edecek güç bu görevi öylesine elverişsiz ve zor koşullarda kabul ediyor olur ki bunun maliyeti önüne bir engel olarak çıkar; yasanın uygulanıp düzenin sağlanmasını, can ve mal güvenliğinin sağlanmasını garanti edemez ve nihayetinde başarıya ulaştırma şansı çok çok zayıf olur. Gerçek bir manda gücü olunabilmesi İstanbul Türkler tarafından kontrol edildiği için pratikte mümkün olmaz.”

Raporun konusu Ermenistan’ı Amerika Birleşik Devletleri himayesine manda olarak kabul etmek olduğundan İstanbul’un Ermeni nüfusun başkenti işlevi gördüğünü değinilip şehrin çok önemli bir liman kenti olmasına rağmen uluslararası herhangi bir güç tarafından yönetilmesinin zorluğu vurgulanıyor ve bu zorlukla düşünüldüğünde Ermenistan’ın himayeye kabul edilemeyeceği teknik ve pratik sebepleriyle işleniyor.

Rapor, soykırım öncesinde de Ermenilerin Ermenistan olarak talep ettikleri topraklarda azınlık olduklarına bir kere daha değindikten sonra sayfa 19’da şunu kaydediyor:

“Ermeniler, birçok değerli niteliklerine, kültürlerine, din konusundaki kararlı duruşlarına rağmen birlikte yaşadıkları ve iletişim içinde oldukları diğer ırktan insanlara kendilerini sevdirmez. Adaletsiz görünüyor olsa bile Ermenilere karşı Yakındoğu’da hissedilen duygular en iyi şu sözlerle ifade ediliyor: “Ermeni hiçbir zaman hukuken yanlış, ahlaken doğru değildir”. Hayatını birçok kez Ermeniler için riske etmiş olsa dahi, Amerikan misyon temsilcisi (yani raporu hazırlayan ekibin başı) Ermenileri genel bir kural ve kişisel olarak, güleryüzlü, tembel ve keyfine düşkün Türkler kadar sevmez”.

Aynı paragraf, benim şimdiye kadar Kürdlerin ilgisini neden çekmediğini aklımın alamadığı şu satırlarla devam ediyor:

“Ermeni kan dökme yönünden masum değildir. Derin hafızasında birçok intikam biriktirmiştir ve fırsat bulsa bunları gerçekleştirecektir. Aryen kökenli yaban Kürd ile köken akrabalığı olmasına rağmen samimi bir şekilde Kürdler tarafından nefret edilir. Kürdler misyonumuza yaşlı gözlerle çağrıda bulunup kendilerini yükseklerdeki köylerinden kovan Ermenilere karşı ve yaklaşan sert kıştan dolayı savunmamızı istediler. Kürdler (bize) Rus İmparatorluğu dağıldıktan sonra geri çekilen orduda görev alan Ermenilerin birçok Kürd’ü en hunhar şekilde katlettiği iddialarını dile getirdiler.”

Raporun son kısımlarında Rumeli, Anadolu, Yakın Doğu, Ermenistan ve bir bütün Transkafkasya’nın tek parça olarak mandaya kabul edilebileceği ama parçalı olarak, mesela salt Ermenistan’ın böyle bir mandaya (himayeye) kabulünün imkansızlığına değiniliyor.

Yukarıda bahsettiğim Niles ve Sutherland raporundan da bazı bölümleri çevireyim:

Sayfa 3:

“İkinci bölge Bitlis’ten Van ve Beyazıt’a uzanan ve Van Gölü havzası olarak tarif edilebilecek olan kesim. Bu bölge yüksek dağların ve kötü yolların bölgesi. Burada Ruslar ve Ermenilerle Türkler arasında ağır çatışmalar yaşanmış. Yağma ve katliamlardan dolayı bu bölge tamamen harabeydi.

“Bu bölgenin tamamında bize verilen bilgi zarar ve yıkımın Ruslar çekildikten sonra bölgeye hakimiyet kurmuş olan Ermeniler tarafından Türk Ordusu’nun saldırısının önünden çekilirlen yapıldığı; müslümanlara ait herşeyi yok ettikleriydi. Dahası Ermeniler cinayet, tecavüz, kundaklama ve müslümanlara dönük her türlü korkunç gaddarlıkla suçlanıyordu. İlkin biz bu hikayelere kuşkuyla yaklaştık ama nihayetinde inanmak zorunda kaldık çünkü herkesten aynı şeyleri dinliyorduk ve bu anlatılanların kanıtları da vardı (the testimony was absolutely unanimous and was corroborated by material evidence). Örneğin Bitlis ve Van şehirlerinde müslüman mahalleler tamamen yıkıldığı halde kiliselerden ve evlerin üzerlerindeki yazılardan anlaşıldığı üzere sağlam kalan mahalleler Ermeni mahaleleriydi. Ermeni köyleri yerlerinde dururken müslüman köyleri tamamen yok edilmişlerdi. Yerlilerin kişisel zulümlere ilişkin sözlü ifadeleri Ermenilere yönelik her yerde ortaya çıkan şiddetli nefretle destekleniyordu. Durduğumuz her kasaba ve köyde yerlilerin bize ilk anlatmak istedikleri ihtiyaçları değil Ermenilerin kendilerine ve ailelerine yaşattıkları korkunçluklardı, ki bu korkunçluklar Türklerin Ermenilere yaşattıklarıyla birebir aynıydı. Biz, Türklerin Ermenilere karşı işledikleri aynı suçlardan Ermenilerin de suçlu olduklarının tartışılamaz olduğunu düşünüyoruz.”

Rapor destekleyici detaylı bilgilerle devam ediyor ama sanırsam meram anlaşılmıştır. Dolayısıyla raporun daha fazla kısmını çevirmeye lüzum görmüyorum. Her iki raporun tamamının çevirisi tarih araştırmacılarının ve Kürd yayınevlerinin görevidir.

Bu iki raporun Kürdler tarafından çevrilip içindeki bilgilerin Kürd ortak bilincine çıkarılmasının önemi:

  1. Bu raporlardaki bilgiler spekülatif değildir. Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın olaylar henüz sıcakken, 1919’da, elli kişilik ehil bir ekibi bölgeye göndererek hazırlattığı ve Amerikan Kongresi’ne sunulmuş, o döneme ilişkin Amerikan Devleti’nin hafızasını oluşturan iki rapordur. Resmidir. Ehildir. Kanıttır.
  2. Raporda Türklerin Ermenilere yönelik suçları anlatılırken Ermenilerin de aynı vahşi suçları Kürdlere karşı işlediğindan bahsediliyor.
  3. Raporun hiçbir yerinde Kürdler soykırmın suçlusu olarak anılmıyor.
  4. Raporda Ermenilerin Ermenistan olarak sahiplendikleri topraklarda soykırım öncesi en yoğun yaşadıkları yerlerde en fazla % 30 nüfus teşkil eden azınlık bir nüfus oldukları vurgulanıyor.
  5. Bu rapordaki bilgileri baz alacak olursak:
    • Ermeni Soykırımı’nda dahlimiz olmadığı gibi Ermenilerin soykırım derecesinde zulmüne maruz kalmış bir halkız. Hatta raporun yazarı Türkleri Ermenilere karşı ne suç işlediyse Ermenilerin de Kürdlere karşı aynı suçu işlediğini yazıyor!
    • Topraklarımızda hep çoğunluktuk, dolayısıyla Ermenistan iddiası şişko ve insanlık dışı bir siyasi palavra iken Kürdistan iddiası hiçbir şey değilse toprak üzerindeki çoğunluktan dolayı hakiki bir iddiadır.

Sözün kısası Ermeniler Kürdlerden özür beklemek yerine Kürdlere birbiriyle alakalı ama birbirinden bağımsız iki koca özür borçlular

  1. Kürdlere karşı uyguladıkları sebepsiz, kindar vahşetten dolayı.
  2. Yıllar yılı Ermeni Soykırımı’nın günahını sadece masum değil aynı zamanda kendilerinin vahşi zulmüne maruz kalmış Kürdlerin üzerine yıkmak istemelerinden dolayı.

Burada şunu not düşmeliyim ki Kürd aklına sağlam bir şekilde girsin. Ermeni Soykırımı Türkler tarafından tasavvur edilmiş, planlanmış, organize edilmiş, emir komuta zinciriyle en üstten en alta tatbiki takip edilmiş ve her safhasında tamamlanması yine Türkler tarafından temin edilmiş bir insanlık suçudur. Bu meselede Osmanlı devlet veya ordusunda görev almış kişiler etnik aidiyetlerine bakılmaksızın Türkler hanesinden sayılırlar. Bu, Türk devletine bakanlık yapan her kişinin Türk bir bakan sayılması veya örneğin bugün Ermeni ordusunda savaşanların Kürd, Ermeni, vs. etnik aidiyetlerine bakılmasızın Ermeni sayılmaları gibidir. Türk bakan veya Ermeni askerlerin cürümleri Kürdleri değil emir komuta zincirinde tabii oldukları hükümet ve devleti bağlar. Ermeni Soykırımı 100% Türk işidir. Kürdlerin o işte vebali yoktur.

Cahil Kürdlerin, dünyanın her yerindeki cahil insanların davrandığı gibi davranıp soykırım döneminde soykırımın savunmasız kurbanlarına yaptığı kötülüklerse Kürdlüğe ve Kürdlere değil insan tabiatına atfedilecek türden kötülüklerdir. Ermenilerin sürgün yolunda başlarına gelen gelen her türlü kötülüğün sorumlusu onları sürgüne çıkaran ve yolda saldırılara karşı korumayan Türk ordusu ve en nihayetinde Türk devletidir. Bunlari böyle sarih yazmaya gerek olmamalı.

Amerikan tümgeneral James G. Harbord liderliğinde hazırlanan “Conditions in the Near East” üstbaşlıklı rapor için: https://fatsr.org/wp-content/uploads/2018/06/Harbord-report.pdf (Amerikan Kongresi’nin 66. birleşiminin ikinci oturumunun 266 nolu belgesi; 1920 yılında Washington’daki devlet resmi matbaasınca basılmış. Kongre kütüphane numarası S D 66-2-vol 15 – 33)

Harbord raporu komisyonuna tamamlayıcı olarak eşzamanlı çalışmış diğer bir ekibin hazırladığı American Investigation of Eastern Anatolia ustbaslikli Niles and Sutherland raporu için: http://louisville.edu/a-s/history/turks/Niles_and_Sutherland.pdf (Amerikan devlet arşivindeki numarası US National Archives 184.021/175)

Son söz: Kürd araştırmacıları artık Türklerden öğrenmek saçmalığına son verip kaynak geliştirme yolunu tercih ederek asal kaynaklardan yararlanmanın önemini kavramalı ve ileriki araştırmalarını bu şekilde sürdürmeliler.

P.S. Çok önemli olduğu için bu notu ekliyorum. Harbord raporunun 6. Sayfasında, benim defalarca değindiğim ve çok önemli olduğunu vurguladığım, Bolşevik Devrimi olmasa Rus, İngiliz ve Fransızlar Kürdistan’ı nasıl paylaşacaklardı üzerine olan 1916 tarihli gizli anlaşmaya değiniliyor.

M. Husedin

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu