RÖPORTAJ

Çözüm demokratik cumhuriyet

Kürtlerin tarihsel hafızayla ortaya koydukları “Demokratik Türkiye” seçeneğinin bugün de temelleri Lozan’da atılan uluslararası korsanlık hukukunun hedefi olduğunu söyleyen Öcalan’ın avukatı Cengiz Çiçek,  müvekkilinin “Ne inkâr ne isyan, çözüm demokratik cumhuriyet” diyerek çözümde ısrar ettiğini vurguladı.
 
İsviçre’nin Lozan kentinde 24 Temmuz 1923’te Türkiye Hükümeti ile Birinci Dünya Savaşı’nın galip devletleri arasında imzalanan Lozan Antlaşması, Anadolu ve Mezopotamya halklarına yönelik inkar ve imha siyasetinin temelini oluşturdu.  İzlenen bu siyasetle yüzyıllık bir sorun haline dönüşen Kürt sorununu, Lozan üzerinden okuyan PKK Lideri Abdullah Öcalan, İmralı’da iken kaleme aldığı savunmalarında ve avukatları ile görüşmelerinde anlaşmaya ilişkin çözümlemelerde bulunup, yol açtığı sorunlara işaret etti. 
 
Anlaşmayı “20’nci yüzyılın en trajik olaylarından biri” olarak tanımlayan Öcalan’ın uzun yıllar avukatlığını yapan HDP Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyesi Cengiz Çiçek değerlendirdi.  
 
Çiçek,  Lozan ile derinleşen Kürt sorununun çözümü için Öcalan’ın “Ne inkâr, ne isyan, çözüm demokratik cumhuriyet” çözümünü önerdiğini iade etti. 
 
Lozan Antlaşması bugün Türkiye’nin temel sorunu haline gelen Kürt sorunu için ne anlam ifade ediyor?
 
Birinci Dünya Savaşı’ndan Lozan Antlaşması’na giden süreçte ana hatlarıyla Ermeni-Süryani soykırımı, Çerkes Ethem’in tasfiyesi dahil iç komplolar ve iktidar çekişmeleri süreci, Sovyetler ve İngiltere arasındaki gel-gitler, Mustafa Suphi ve arkadaşları başta olmak üzere Komünistlerin tasfiyesi Ankara Anlaşması, Londra Konferansı, Kahire anlaşması gibi gelişmelerin hepsi, adım adım Cumhuriyeti kuracak kadroyu ve ideolojik eğilimlerini kristalize eden gelişmeler veya ara duraklar olarak kodlanabilir. Bu tespit bir tarafa Mustafa Kemal ve çoğunluğunu ittihatçıların oluşturduğu yakın çalışma arkadaşlarının ideolojik tedrisatı ve eğilimleri göz önüne alındığında Lozan ile başlayan siyasal gelişmelere şaşırmamak da gerek.
 
 Nasıl?
 
 
 Lozan Antlaşması, imzalanmasından iki ay sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucu kodlarını belirleyen temel bir antlaşmadır
 
Şöyle ki, aslında Lozan Antlaşması bir süredir adım adım İngiliz hegemonyasına eğilim gösteren aklın uluslararası siyaset bağlamında resmiyet kazanmış zeminidir. İngiliz yanlısı ve o güne kadar askeri olarak etkin görünenlerin tasfiye siyaseti, özellikle İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak’ın Ankara’ya gelmesiyle belirginleşir. Elbette ki böylesine tarihsel bir eğilimi ve kararı, tek başına şahıslar üzerinden değerlendirmek isabetli olmaz. Bu dönemi, hakim zihniyeti, ideolojik zemini ve ilişkileri/süreçleri bağlamında değerlendirmek isabetli olur. Ancak bahsedilen şahsiyetlerin Cumhuriyet öncesi ve sonrası aldıkları kritik rolleri de not düşmek gerek. Neticede yaşanan ve yazılan tarih, Lozan Antlaşmasının Kürt sorununun sonraki yıllardaki seyrini doğrudan belirleyen bir gelişme olduğunu kabul etmemizi zorunlu kılıyor. 
 
Bu yönüyle Lozan Antlaşması, imzalanmasından iki ay sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucu kodlarını belirleyen temel bir antlaşmadır. Kürt sorununun yerel demokrasi ve özerklik esaslarına dair çözüm söylemlerinin ve yazılı metinlerinin olduğu bir dönemde İngiltere’nin başını çektiği kapitalist blokun ve onun milliyetçi, tekçi, katı merkeziyetçi ulus-devlet anlayışının kabul edilme zeminidir Lozan Antlaşması. Lozan görüşmeleri süreci, bu anlamda ulus-devletçilik lehine bir kırılma dönemi olarak da adlandırılabilir.
 
 Lozan görüşmelerinde mi oluyor bu tarihi kırılma?
 
Az önce de bahsettiğim gibi aşama aşama şartlar olgunlaşıyor zaten Lozan görüşmeleri öncesi. Ancak görüşmeler süresince İngilizlerin taleplerini karşılama amaçlı yapılan iç siyaset hamleleri ve “önemli engellerin” ortadan kaldırılması, bu tarihi aralığı, “kırılma aralığı” olarak da değerlendirebilmemize olanak tanıyor. 
 
Lozan Antlaşması sürecini de ikiye ayırmak gerek. 20 Kasım 1922-4 Şubat 1923 tarihleri arasında Birinci Lozan süreci olarak tanımlanan dönemde başta Musul meselesi olmak üzere temel başlıklarda anlaşma sağlanamadan görüşmeler sonlanır. Birinci Lozan görüşmelerinden hemen sonra özellikle İngilizleri memnun eden iç politik hamlelere şahitlik ederiz. 17 Şubat 1923’te toplanan İzmir İktisat Kongresi’nde öz itibariyle kapitalist kalkınma yolu benimsenir ve İkinci Lozan görüşmeleri öncesi adeta batı kapitalizmine göz kırpılır. Ardından Ankara Hükümeti, Birinci Lozan görüşmelerinde en önemli anlaşmazlık başlıklarından birisi olan Musul meselesiyle ilgili 8 Mart’ta “Musul meselesi, Türkiye ile İngiltere arasında barıştan sonra 12 ay içinde çözümlenecek. Anlaşma olmadığı takdirde Milletler Cemiyeti’ne başvurulacaktır” önerisinin yer aldığı bir karşı teklif sunar. Böylece bu konuda da İngiltere’nin talebine uygun davranılacağı ilan edilir. Bu gelişmeler üzerine 23 Nisan’da İkinci Lozan görüşmelerinin başlamasına karar verilir. Özellikle Musul meselesinin Birinci Meclis’te sert tartışmalara yol açtığını; hükümet ve Lozan heyetinin İngiltere’ye verilen tavizler nedeniyle sert bir şekilde eleştirildiğini görürüz. Bu durum karşısında o dönemde sık sık karşımıza çıkan bir taktiksel hamle görülür ve Birinci Meclis 1 Nisan 1923’te feshedilir. Meclisin feshedildiği ve muhalefetin etkisizleştirildiği koşullarda 23 Nisan’da başlayan İkinci Lozan görüşmeleri, 24 Temmuz 1923’te anlaşmayla sonuçlanır. Bu anlaşmadan hemen sonra İkinci Meclis 11 Ağustos 1923’te kurulur. İkinci Meclis, merkeziyetçi liste usulüyle belirlenir ve Birinci Meclis’te Lozan Antlaşmasına muhalefet eden milletvekillerinden hiçbiri alınmaz. Ermeni Soykırımı’nda yer alan ırkçı, milliyetçi ittihatçılara ayrıca yer verilir. Lozan Antlaşmasını noter gibi onaylaması hedefiyle kurulan İkinci Meclis, beklentileri karşılayacak ve 23 Ağustos 1923’te bu antlaşmayı onaylayacaktır. İki ay geçtikten sonra da hangi siyasal/ideolojik/ekonomik kampa dahil olacağı netleşmiş olan cumhuriyet ilan edilir. 
 
Hatta Öcalan kurulan bu cumhuriyet için önceki yıllarda şu satırları kaleme alır: “Cumhuriyet, İngiltere’ye karşı kurulmadı, bilâkis İngiltere’nin belirleyici desteğiyle kuruldu. İngiltere’nin bunda iki amacı vardı: Birincisi, o dönemde dünya devrimi peşinde koşan Sovyetler Birliği’nin güney yolu üzerinde Türkiye’yi stratejik bir denge konumunda tutmak; ikincisi, yeni Türk ulus-devletini kendisi için tehlike teşkil etmeyecek dar bir sınıra sığdırmaktı. Lozan Antlaşması, bu yaklaşımın sonucudur. Gerisi, ucuz zafer propagandasıdır. İngiltere’nin, Cumhuriyet üzerinde sıkı denetimi vardır.”
 
Kürt sorununda suyun akış yönü, böylece geri dönmemecesine belirlenmiş mi oluyor?
 
 
 Lozan Antlaşması’yla İngiltere’nin minimal cumhuriyet projesi temelinde sınırları daraltılarak kapitalist dünya hegemonyasının temel sac ayağı olan tekçi bir ulus devletin tanınmasının yolu açılmıştır. 
 
Öyle de denebilir. Özellikle Birinci Lozan görüşmelerinden Cumhuriyet’in ilanına kadar olan bu kritik ayları, o güne kadar cereyan edilen siyasal gelişmelerin, resmi taçlandırma süreci olarak da değerlendirebiliriz. Lozan’la birlikte Kürt meselesinde katı ulus devletçiliğe dayalı bir sistem tercihiyle de bugüne kadar seyreden diyalektik ortaya çıkmıştır. Çok gecikmeden bu homojen ulus inşacılığının kimyasına uygun 1924 Anayasası’yla da merkeziyetçi Türk ulus devlet yapılanmasının yasal temelleri atılır. 
 
Başını İngiliz hegemonyasının çektiği Kapitalist nizamın bu politikasını yıllar önce Sayın Öcalan, “Türklere inkâr, Kürtlere de isyan rolü veren” politika olarak tanımlamıştır. Öcalan, bu tespitten hareketle ortaya çıkan Cumhuriyeti de şöyle tarifler: “İngiltere hegemonyasına hizmet eden tekçi ulus devlet anlayışıyla inkâr ve isyan kısırdöngüsüne sürüklenen Cumhuriyet.” 
 
Neticede Lozan Antlaşması’yla İngiltere’nin minimal cumhuriyet projesi temelinde sınırları daraltılarak kapitalist dünya hegemonyasının temel sac ayağı olan tekçi bir ulus devletin tanınmasının yolu açılmıştır. Bu uluslararası tanıma, Kürtlerin inkâr, imha ve asimilasyon sürecine alınmasına uluslararası onayın da verilmesi demektir. Günümüzde Kürt meselesini ele alırken bu tarihsel temelden azade düşünemeyiz.
 
Öcalan, 1921 Anayasası’nda da ifadesini bulan elverişli demokratik zeminden Lozan sonrasında uzaklaşıldığını ifade ediyor. 1921 Anayasası’ndaki elverişli demokratik zeminden kast edilen nedir?
 
Özünde 1921 Anayasası, dönemin politik atmosferinin bir tezahürü olarak da vücut bulur. İstanbul Hükümeti’ne karşı olarak örgütlenen Ankara Hükümeti’nin ittifak ettiği toplumsal kesimleri de ifade etmesi açısından aydınlatıcıdır 1921 Anayasası. Bu anayasayı hazırlayan kadro, Osmanlı’nın çöküş sürecinin siyasal oluşumlarından birisi olarak doğan İttihat ve Terakki’nin Anadolu’nun Müslümanlaştırılması ve Türkleştirilmesi politikalarının sonuçlarının zeminine oturur. Özellikle 1913-1918 yılları arasında Müslüman olmayan toplumsal kesimler, kitlesel olarak tasfiye edilirken Anadolu, Müslüman ve Türkçü politikaların merkezi kılınır. 
 
İşte Mustafa Kemal’in Samsun çıkışından sonraki yol güzergahlarında İttihatçılarca pekiştirilen Müslüman-Türk hâkimiyeti görülür. Kürtler de bu politikaların Müslüman ortak paydasında bulunan bir halk olarak kendi varlıksal bütünlüklerini o dönem için korumaktaydılar. Kürtlerin o tarihlerdeki baskın mevcudiyeti, Ankara Hükümetini Kürtlerin geleceklerinin ne olacağı konusunda somut bir ifadeye zorlamaktaydı. Gerek Birinci Meclis fotoğrafını ve gerekse 1921 Anayasasını bu gerçeklik üzerinden değerlendirmekte de fayda var. Özetle Kemalist kadronun bu süreçte hangi topluluğu hangi esaslar üzerinden bir arada tutabileceklerine dair somut gözlemler edinme fırsatı buldukları aşikardır.
 
  1921 Anayasası demokratik bir çıkışa, programa mı kanalize edilmek istendi?
 
 
 Birinci Meclis ve 1921 Anayasası zemini, halklar ve inançların kardeşliği lehine değerlendirilebilseydi, sonuçları bugüne kadar tesir edecek demokratik bir sistemin vesilesi kılınabilirdi
 
Zannetmem. Dönemin ruhu, zihin dünyası, çelişkileri ve öncelikleri, kapsamlı bir demokratik siyasal bilincin oluşmasına müsaade etmez kanımca. Olsa olsa hareket edilen coğrafyanın etnik ve dinsel gerçeğini gözeten, başarının yolunun bu nesnel okumadan/kapsayıcılıktan geçtiğini gören bir siyasal akıldan bahsedilebilir. Bu tartışma uzun uzadıya yapılabilir. Ancak özetle denilebilir ki demokratik bir programa ve perspektife sahip olmasa da sadece bu pratik siyasal örgütlenme hattının ortaya çıkardığı Birinci Meclis ve 1921 Anayasası zemini, öncesi ve sonrası dönemlerle kıyaslandığında elverişli bir demokratik zemin olarak tariflenebilir kolaylıkla. 
 
Öcalan’ın da tespitini/analizini, aktörlerin sübjektif hallerinden yola çıkarak değil, ortaya çıkan nesnel toplumsal/siyasal koşulların başta Kürt Meselesi olmak üzere halklar lehine hangi fırsatlar doğurduğuna odaklanarak oluşturduğunu düşünüyorum. Haliyle demokratik bir nüvelenme olarak da tanımlanabilecek Birinci Meclis ve 1921 Anayasası zemini, halklar ve inançların kardeşliği lehine değerlendirilebilseydi, sonuçları bugüne kadar tesir edecek demokratik bir sistemin vesilesi kılınabilirdi. Sonraki gelişmeler nazara alındığında bu demokratik çıkış ihtimali, tarihsel olarak kıymeti daha fazla bilinen bir deneyim oluyor elbette.
 
Konumuza gelecek olursak 1921 Anayasasını değerlendirirken dönemin politik psikolojisini de gözetmemiz gerektiğinden bahsetmiştik. Örneğin; yeni anayasa tartışmaları Birinci Meclis’te yapılırken azımsanmayacak sayıda mebusun Kanuni Esasi dururken, yeni bir anayasaya gerek olmadığı yönünde görüşleri de olduğunu biliyoruz. Nitekim 1921 Anayasası kabul edilse de bu yeni anayasanın değiştirmediği hükümler bağlamında Kanuni Esasi yürürlükte kalmıştır. Dolayısıyla iki anayasalı dönem de diyebiliriz bu döneme.  
 
Yani Ankara’da oluşan ve biriken siyasal ittifakın, Osmanlı’dan ve onun son dönem politik zihniyet kalıplarından tamamen kopmadıklarını da görüyoruz. O nedenle 1921 Anayasasının Osmanlı’nın geleneksel izleri ve elde avuçta kalan toprakların hakim etnik ve inanç gruplarının nazara alınarak yapıldığını söylemek zor olmasa gerek. Buradan hareketle 1921 Anayasası için yapılan Meclis görüşmelerinde Saltanat-Hilafet Sorunu ve Yerinden Yönetim meselelerinin öncelikli konular olmasını, elbette tesadüf olarak görmemek gerek. Tarihsel bir sürecin devamı olarak da kabul edilebilecek bu durum, oluşacak olan Cumhuriyetin daha demokratik değerlerle kurulmasına da vesile olabilirdi.
 
Cumhuriyetin Kürt Sorunu gibi önemli meseleler bağlamında demokratik değerlerle kurulamamasının bütün sorumluluğu, dönemin merkezi kadrolarının mıdır diyorsunuz?
 
Elbette ki hayır. Dönemin öncü kadrolarının zihniyet ve ideolojik dünyasının dezavantajları önemli bir etken. Ancak demokratik çıkışı arzulayanların, muhaliflerin, politik ferasetten/tahayyülden yoksunlukları ve örgütlenme kapasitelerinin yetmezliği de başlıca nedenler olarak sıralanabilir. 
 
Sonuç itibariyle Lozan Antlaşmasının politik ruhuna uygun oluşturulan 1924 Anayasası, 1921 Anayasası’ndaki demokratik zemini de ispatlar gibidir. 1924 Anayasası’yla birlikte 1921 Anayasasının vilayet ve nahiye şuralarının -kent ve ilçe meclislerinin- özerkliği kaldırılır, tam ve katı bir merkeziyetçiliğe geçilir. 1924 Anayasası hakkındaki meclis görüşmeleri sırasında bu merkeziyetçi anlayış şöyle dile getirilir: “Ademi merkeziyet -yerinden yönetim- usulüne gidilmemiştir. Türk devletinin bir merkezi vardır. Bunlar merkezden idare olunur…”
 
Kürt Meselesinin çözümsüzlük çıkmazı da özetlenmiş oluyor böylece…
 
Çok haklısınız. Kürt meselesini 1921 Anayasasının elverişli zemininde yerel özerklik temelinde çözüme kavuşturma seçeneği de 1924 Anayasası’yla yok edilerek, Kürt halkının sistem dışına itilme süreci de örülmüş oluyor. Bu durum yine aynı Meclis görüşmelerinde ve 1924 Anayasası gerekçesinde şöyle ifade edilir: “Devletimiz milli bir devlettir. Çok milletli bir devlet değildir. Devlet, Türk’ten başka bir millet tanımaz, memleket dâhilinde eşit hak ve hukuka sahip olması gereken ve başka ırktan gelen kimseler de vardır. Fakat bunlara da ırki durumlarına uygun olarak haklar tanıma veya bu anlama gelecek sözler etmek caiz değildir…”
 
Bu sözler daha mürekkebi kurumamış Cumhuriyetin Kürt sorununda inkâr, imha ve asimilasyon olarak ifadelendirilen resmi politikalarının da başlangıcı hüviyetindedir. 1924 Anayasası’nın ruhundan hareketle ve Kürt meselesinin çözümsüzlüğünün bir bütün olarak Türkiye halklarına kaybettirdiklerinin düzeyine bakarak da 1921 Anayasası zemininin kaçan fırsat bağlamında önemli bir zemin olduğunun da hakkını vermek gerek.
 
Öcalan, Lozan’ı değerlendirirken genel anlamda İngiltere oyunuyla 1919-23 arası demokratik cumhuriyete elverişli dönemin tasfiye edildiğini belirtiyor.
 
 
İmparatorluktan ulus devlet sürecine geçişte neredeyse bütün coğrafyalarda görülen bu politikaların baş mimarlarından birisi elbette dönemin İngiltere’sidir.
 
Öcalan, 1919-23 yılları arasını Kürtlerin, sosyalistlerin, ümmetçi veya demokrat Müslümanların, Lazların, Çerkeslerin ve diğer farklı toplumsal kesimlerin ittifakına en uygun olan bir süreç olarak değerlendiriyor. Bu ittifaktan önemli izlerin görüldüğü Birinci Meclis’in demokratik çoğulcu yapısının ve 1921 Anayasası’nın baz alınarak evrensel demokrasi ve insan haklarındaki gelişmelerle güncellenmesi gereğine vurgu yapıyor. Öcalan’ın İngiltere oyunuyla kastettiği, iç ve dış komplolarla/darbelerle tamamen İngiltere’nin kapitalist hegemonyasına hizmet eden, Cumhuriyetin kurucu unsuru olabilecek toplumsal kesimlerin tasfiye edilerek sistemden dışlandığı tekçi faşist bir ulus-devlete dönüştürülmesidir. Çok genel hatlarıyla anılan dönemin gelişmeleri olan Çerkes Ethem’in tasfiyesi, Londra Konferansı, Fransa’yla yapılan Ankara anlaşması, Mustafa Suphilerin boğdurulması ve Sovyetlerle Batum anlaşması, Kahire Konferansı, Lozan’a muhalefet eden Lazistan Milletvekili Ali Şükrü beyin öldürülmesi, Lozan Antlaşmasına sert muhalefetin olduğu Birinci Meclis’in feshi ve İkinci Meclis eliyle Lozan’ın onaylanması gibi başlıklar bile uluslararası bir düzeneğin ideolojik/politik ve fiili müdahalesine delalettir. 
 
İmparatorluktan ulus devlet sürecine geçişte neredeyse bütün coğrafyalarda görülen bu politikaların baş mimarlarından birisi elbette dönemin İngiltere’sidir. Demokratik Cumhuriyete elverişli bir dönem olarak tanımlanması da tamamen bu İmparatorluk ve ulus devlet arasındaki zamansal dilimi, geçiş süreci olarak tanımlamasıyla ilgilidir. Bir nevi kaos aralığı olarak da değerlendirilebilecek bu dönemde Cumhuriyete demokratik karakter kazandıracak zeminlerin ve fırsatların da oluştuğunu bilmekteyiz. Sonrasında Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasası’yla birlikte kuramsal ve kurumsal olarak bir daha aynı fırsatların yakalanamadığı bir tarihsel sürece de girildi. 
 
Öcalan “Bir Halkı Savunmak” kitabında Kürt statüsüzlüğüne dayalı bu durumu şöyle değerlendirir: “Kürtler ne ulusal ne de uluslararası hukukun kapsamında ele alınan bir halktır. AB hukukunun ısrarla bireysel boyutu dayatıp bunun altındaki tarihsel toplumsal gerçeği görmezlikten gelmesinin anlamı, hukuki yoldan çözülecek bir sorunun olmadığını söylemesidir. Bu anlayış, Lozan Antlaşmasından beri süregelmektedir. TC’nin varlığını Kürtsüz kabul etmesi karşılığında, İngilizlere Musul-Kerkük bırakılmıştır. TC’nin, kapitalizmi sistem olarak benimsemesi karşılığında Lozan’da onaylanma sağlanmıştır.”
 
Peki, Lozan Antlaşmasıyla ortaya çıkan bu Kürt statüsüzlüğü ile 15 Şubat 1999’da kendisine yönelik gerçekleştirilen uluslararası komplo arasındaki bağı nasıl kuruyor ve neyi öneriyor Öcalan?
 
Özellikle Kürt Sorunu bağlamında değerlendirilebilecek Demokratik Cumhuriyet seçeneğinin ıskalanmasıyla ilgili Öcalan, 20. yüzyılın kaybedildiğini söyler. 15 Şubat 1999 uluslararası komplosuyla da 21’inci yüzyılın kaybedilmesinin hedeflendiğinden bahseder. Kürtlerin tarihsel hafızasıyla ortaya koydukları demokratik direnişin dayattığı Demokratik Türkiye seçeneği, Lozan’da temelleri atılan uluslararası korsanlık hukukunun hedefi olur yıllar sonra. Benzer şekilde 21’inci yüzyılın da kaybedilmemesi için “Ne inkâr ne isyan, çözüm demokratik cumhuriyet” diyerek tarihten çıkarılacak derslerle Kürt çözümsüzlüğü üzerinden temellenmiş ve Türkiye halklarını kültürel, siyasal ve ekonomik olarak can çekişme aralığında tutmayı amaçlayan ‘Kürt Kapanı’ düzenini boşa çıkarmaya çalışmaktadır. 
 
Kürt Kapanı, sadece Kürtleri soykırım kıskacında tutmaz; yanı sıra Kürt meselesinin parçalılığı ve çözümsüzlüğü üzerine temellendirdiği Türk, Fars ve Arap ulus devletlerinin de kapan için de tutulmasını sağlar. 
 
Öcalan, Türkiye ölçeğinde bu kapandan çıkışın yolu olarak Birinci Meclis’te nüvelerine rastladığımız Demokrasi İttifakı ve 1921 Anayasası’nda izlerini gördüğümüz Demokratik Anayasa değerlerinin günümüz koşullarına göre güncellenerek Kürt sorununun demokratik çözüm iradesini ve bunun toplumsal ittifakını örmeye çalışmaktadır.
 
MA / Ferhat Çelik
Daha Fazla Göster

Bir Yorum

  1. Birincisi Abdullahin avukati oldugun için sana yorum yazmak dogru deyil,çùnkù siiz Tirkcù kemalistlerin bir demokratik cumhuriyeti yok.
    Ikincisi demokratik cumhuriyet diyince Kùrdistan cumhuriyeti bizim için esasdir.
    Sizi kim Abdullahin avukati olarak atadi?
    HDP kimsi sizi atadi?
    Siz tc ajanimisiniz?
    Yoksa Kùrde devlet laik gormeyen bir Tirk irkcimisiniz?
    Haydi cevan veriniz.
    sizin bir devletiniz ve demokrasiniz yok.
    Biz Kùrdler size niyen inanlim?
    Kendi enerimij kendi Kùrdistan cumhuriyeti için olacagi muhakak.
    Kùrdin avukatsiz bir halk oldugunu unutmayiniz.
    Biz Kùrdler avukatlarin iki kuru§ etmedigi mahkemelerde yargilaniyoruz.
    Tùkùreyim Tirk yasasina ve Tirk hukukuna.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu