Mahmut Alınak

ÇOBANLARLA DOKTORLARIN EŞİT OLDUĞU ÜLKE

Bulgaristan’ın Filibe şehrinden gelmiş Polivdin adında bir parti üyemiz vardı. Polivdin, Filibe’de yaşayan Burhan adındaki bir akrabasına beni ağırlamalarını rica eden bir mektup yazmıştı.

Üç gün sonra sosyalist Bulgaristan’da idim. Filibe’de bir Bulgar, bir Türk, Burhan ve ben akşamüzeri kentin en iyi restoranına gittik.

Restoranın kime ait olduğunu sordum. “Burası halkındır,” dediler. “Devlet mülkü diye bir şey yok; devlet, mülkiyeti halk adına kullanır.”

“ İşsizlik var mı?” diye sordum; şaşırıp birbirlerine baktılar. İşsizliğin ne olduğunu bilmiyorlardı.

Yemek bitti, sıra hesap ödemeye geldiğinde ben elimi cebime attım. Burhan itiraz etti. “Eşim de ben de çalışıyoruz. Kazancımızı harcaya harcaya bitiremiyoruz. Elimize geçen parayı nereye harcayacağız?” diyerek, hesabı bana ödetmedi.

DOKTORLA ÇOBAN EŞİT ÜCRET ALIYOR
Ortalama bir işçiye ödenen aylık 100 leva, ağır emek gerektiren işçinin aylığı 130 leva; hâkim,  avukat, doktor, mühendis gibi meslek sahiplerinin aylığı ise 120 leva imiş. Bu aylıkla her aile gül gibi yaşarmış.
Burhan daha sonra beni bir çobanla tanıştırdı. Çobanın boynunda o dönemlerde yaygın olan transistörlü bir radyo asılıydı. Filibe Sokaklarında bir çoban görseniz giyimiyle, kuşamıyla ya da davranışlarıyla diğerlerinden hiçbir farkının olmadığını, yani çoban mı yoksa doktor mu olduğunu fark etmezsiniz. Hiç kimsenin birbirinden farkı yoktu. Bir çobanın ücreti bir doktorun ücretiyle eşitmiş.

Ben orada kendimi sanki bu dünyada değil, başka bir gezegende yaşıyormuşum gibi hissettim. Burhan sanki masal anlatıyor ben ağzım açık dinliyordum.

FİLİBE RENGÂRENK BİR TABLOYU ANDIRIYORDU                 
İkindi üzeri çocuk yuvasına doğru yola çıktık. Küçük çocukların bakımının yapıldığı tertemiz şipşirin bir yuvaydı burası. Nereye gidersem gideyim her yer pırıl pırıldı. Filibe’ye ilk girdiğimde sanki bir ressam eline fırçayı almış, yağlı boya ile her tarafı rengârenk boyamış duygusuna kapıldım. Bizim ülkemizdeki çocuk yuvalarının çoğu özel (paralı) olur, buradakiler komünist devletin kontrolünde, ama esas sahibi halktır ve ücretsizdir. Bir görevli sadece 14 çocuktan sorumluydu. Çalışanların çoğunluğu Türk’tü. Çocukların oyun oynadıkları salondan başka spor yaptıkları başka bir salon ve yüzme öğrendikleri havuzlar vardı.

AĞALAR VERMEZ, ZORLA ALACAKSINIZ

Ertesi gün Kuklen Köyü Tarım Kooperatifi başkanı Georgi ile görüşmeye gittik. Georgi çınar gibi boylu posluydu.  Birlikte yüksekçe bir tepeye çıktık, aşağı baktığımda tepenin eteklerinde yer alan yemyeşil bir ova gözlerimi kamaştırdı. Georgi daha önce bu ovanın sivrisineklerden geçilmeyen bir bataklık olduğunu, hep birlikte çalışarak bataklığı kurutup kurtarılmış bu topraklarda ekim ürettiklerini söyledi. Bu ovadan çıkarılan mahsul işlenerek Sovyetler Birliği’ne  ihraç ediliyormuş. Ayrıca Batı Avrupa’ ya yaptıkları ihracattan da çok para kazanıyorlarmış. Georgi övüne övüne anlatırken ortaklaşa emekle oluşturulan bu görkemi kıskanıp dayanamayıp, “Biz de yapacağız ama ağalar topraklarını vermiyor,” dedim. Georgi, “Vermezler elbette, zorla alacaksınız!” dedi.

İŞÇİ PATRON AYRIMI YOK
Akşam bir ziyafet masası hazırlandı. Hep birlikte yemeklerimizi yedik. Georgi, “Sizin orada patronlar hizmetinde olanlarla oturup yemek yiyor mu?” diye sordu. Sosyalizmin insanlığa getirdiği eşitliğe imreniyor, Georgi’nin kendi ülkesini anlatırken övünüp kabarmasını çekemiyordum.

Üçüncü gün bir mahkemeye gittik. Hâkim, savcı ve avukatlar cübbe giymiyorlar. Duruşma sırasında bizim yanı başımızdaki bir dinleyici ayak ayaküstüne atmış, kollarını açarak ensesine dayamış duruşmayı izliyordu. Ha şimdi, “Doğru dürüst otur burası mahkeme!” diye azar işitmesini bekliyorum. Müdahale eden yok! Neden uyarılmadığını Burhan’a sorduğumda, “Burası halk mahkemesi,” dedi. “Hâkim ve savcı da bu halkın emrinde, dinleyici de halk, dilediği gibi oturur.” İyice şaşırıp Sosyalist ülkedeki yaşamı bir daha kıskandım. Bizim ülkemizde, “Türk milleti,” adına karar verirler, ancak mahkeme salonunda bacak bacak üstüne oturmak asla mümkün değildir.

1970 yılında Sosyalist Bulgaristan işte böyleydi. Daha sonra Jivkov başbakan olunca, zorla Bulgarlaştırma politikasıyla Türklere ve diğer azınlık halklara asimilasyon uygulandı. Bunun üzerine Bulgaristanlı Türkler anayurtlarını terk edip akın akın Türkiye’ye göç ettiler. Bulgar milliyetçileri barışı bozdu. ( 12 Mart ve 12 Eylül’ün karanlık günlerinde siyasi davaların duayen avukatı Gültekin Köktürk Süvarlı’nın Sancı Yayınlarından çıkan Geç Betik adlı anı kitabından. Sevgili Süvarlı 86 yaşında hayata veda etti. )

Daha Fazla Göster

Bir Yorum

  1. Sevgili Mahmut Bey, ben 1966’da Bugaristan Başkenti Sofya’ya gittim ve durumu gördüm. Durum hiçde senin dediğin gibi değildi. Ayrıca 9 ay Sovyetlerin bir çok Cumhuriyetinde kaldım, ama sukutühayala uğradım. Doğruydu, bir doktorun aylık maaşı 120 ruble iken, bir işçi ondan daha fazla maaş alıyordu. Sebep, doktorun işi hafif, işçinin zor olduğu için, ki doğru bir uygulamaydı. Ama hayatın her alanı bir başka idi. Bir lokanta vardı ki bir kız arkadaşınla gitsen, aylık paran bir akşam yemeğine yetmezdi. Ayrıca kapıda kapıcı seni ancak rüşvetle içeri alıyordu. Berber dükkanlarına gelince, bir berber yöneticisinin aylığı 90 ruble, traş ücreti de iki ruble. İki ruble verenin saçı, keçi kıtlar gibi kesiliyordu. Vadandaş iyi bir traş için 5-6 ruble veriyordu, ki bu para, yani alınan fazlalık akşam berberler arasında paylaşılıyordu. Bir Komünist Parti kartı 6000 ruble idi. Cebinde bu kartı taşıyan tam bir faşist diktatördü. Daha neler neler. Bunu yazarken ve söylerken, anti Sosyalist ve anti Komünist biri değilim, inadına gerçek insani bir rejimden yana biriyim. Ama senin arzuladığın Sosyalist ve ya Komünist rejim şimdilik bir ütopya, bir hayal. Hele hele İslam ülkelerinde bunu beklemek, kanımca, beni bağışla akılsızlık. Bulgaristan, Rusya’dan farklı değildi. Yani bütün Sosyalist Blok. Kuzey Kore’yi, Küba’yı da görmek ve oralarda bir yıl yaşamak, insana çok şey öğretir. Saygılarımla.

Yorum yaz

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
%d blogcu bunu beğendi: