RÖPORTAJ

Çelik: Devlet şiddeti artık Kürtlüğün bizzat kendisine yöneldi

Kürtlere yönelik devlet seçiciliğinin bugün büyük oranda ortadan kalktığını, şiddetin artık Kürtlüğün bizzat kendisine yöneldiğini belirten Antropolog Adnan Çelik, devletin hafızalarına yönelik saldırıları karşısında Kürtlerin direnişinin belirleyici olacağını söyledi

Kürtlerin mezarlarına yönelik saldırılar gibi pratikler toplumsal hafızayı hedeflerken HDP gibi siyaset kurumlarına veya demokratik örgütlere yönelik saldırılar ve kapatmalar da siyasal hafızayı hedefliyor. Kürt toplumunun hafızasına yönelik saldırıların güncel pratikleri ve Kürtlerin kendi hafızasını inşa etmesine yönelik pratiklerini konu edindiğimiz Çarşamba Röportajı’nın bu haftaki konuğu Sciences Po Lille’den antropolog Adnan Çelik.

Çelik, bu politikaların başarılı olup olmayacağının Kürt direnişinin gücüne bağlı olduğu görüşünde.

“Holokost’a yaptığımız şeyden dolayı değil, olduğumuz şeyden dolayı maruz bırakıldık” diyen Yahudi toplumunu örnek veren Çelik, artık bu durumun Kürtler için de geçerli olduğunu vurgulayarak, devletin Kürtlere yönelik şiddetinin de boyut değiştirdiğini, artık sadece yaptıkları şeylerden dolayı değil, oldukları şeyden dolayı şiddete maruz kaldığını ifade ediyor.

Çelik’in sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

1990 yılında Halkın Emek Partisi (HEP) ile başlayan Kürt legal siyaseti serüveninde bugüne kadar 7 Kürt partisi kapatıldı. Kürt partilerinin kapatılması, egemen sistemin Kürtlerin kolektif siyasal hafızasına karşı bir saldırısı olarak da değerlendiriliyor. Bu durumu toplumsal hafızaya saldırı bağlamında nasıl okumak gerekir?

Parti kapatmaları tarihi, siyasal hafızaya yönelik kolektif saldırının da bir parçasıdır. Şu anda Kürtlerin siyasal mücadelesine yönelik bir siyasi kırım süreci yaşanıyor. Parti kapatma da bu kırımın en temel bileşenlerinden biri. Parti kapatmakla sadece teknik bir şey yapılmış olmuyor, aynı zamanda parti kültürü içinde oluşturulan deneyimin, hafızanın, tecrübenin kesintiye uğratılması amaçlanıyor. En temel hedef de söz konusu tecrübenin bir sonraki kuşakların ve parti içerisine giren aktivistlerin önüne ciddi bir set çekilmesidir.

Bu açıdan parti kapatmalar, anayasaya dayandırılan teknik meselelerin çok ötesindedir. Kürt siyasal hafızasının ve kolektif siyasal kültürünün geliştirilmesi ile kendi içerisindeki demokratik deneyimlerinden faydalanmasını engelleyen bir stratejidir. Bu stratejinin tamamen başarılı olduğunu söylemek mümkün değil. Çünkü her kapatma yeni bir partinin daha ortaya çıkmasana yola açabiliyor. Bu karşılıklı bir şeydir.

Madem başarılı olmuyorsa, parti kapatanlar nasıl düşünüyor?

Parti kapatanların kafasındaki şeyden gidersek onlar için en temel nokta birikime dayalı bir siyasal kültürü her seferinde kesintiye uğratmaktır. Onun için de bu birikmiş siyasal belleğin her seferinde bir sonraki kadrolara aktarılmasının önüne geçmek isterler. Temel hedefleri budur.

Bugün yaşananlar birçok şekilde tanımlanıyor. Siz “siyasi kırım” dediniz. Biraz açar mısınız?

Sürekli bir kapatma tehdidiyle karşı karşıya olduğunuzda, normal şartlarda daha demokratik ve etkili mekanizmalarla yürütebileceğiniz siyasetin dar bir alana hapsolmasına, o dar alanda tek güdüsü hayatta kalma olan bir şeye dönüşmeye neden oluyorsunuz
Türkiye’de uzun zamandır ‘Kürtler gelsinler, ovada siyaset yapsınlar’ diye bir söylem vardır. Hatta 90’ların faili meçhulleri ve zorla kaçırmalarla özdeşleşmiş bir karakter olan Mehmet Ağar bile 2000’lerin başında bu cümleyi kullanmıştı. Siyasal parti kapatmalarının kendisi, bu söylemi çürütüyor. Bu söylemin ne kadar siyasi bir söylem olduğunu ve hiçbir gerçekliğe tekabül etmediğini göstermesi açısından parti kapatmaları çok enteresandır. Kürtlerin hiçbir alanda kendilerini ifade etme hakkına ve politik taleplerini ortaya koymalarına izin vermeyen, onlara alan açmayan yaklaşımın ürünüdür.

Parti kapatmaları, bahsettiğimiz siyaset kültürünün aktarılması, hareketin ya da bu toplumsal siyasetin kendi içerisinde kurmaya çalıştığı demokratik ve katılımcı kültürün de olgunlaşmasını engellediği için partinin daha etkili bir şeye dönüşmesini de engelliyor.

Parti kapatma aslında parti içindeki kadrolarda bir aciliyet duygusu yaratıyor. Bu aciliyet duygusu, tamamen hayatta kalmaya yönelik anlaşılır bir durum. Çünkü siz sürekli bir kapatma tehdidiyle karşı karşıya olduğunuzda, normal şartlarda daha demokratik ve etkili mekanizmalarla yürütebileceğiniz siyasetin dar bir alana hapsolmasına, o dar alanda tek güdüsü hayatta kalma olan bir şeye dönüşmeye neden oluyorsunuz. Bunun da gerçekten siyasi kırımın çok önemli bir parçası olduğunu, Kürt siyasi geleneğinden gelen ve Türkiye’deki diğer demokrasi güçleriyle birlikte bir şekilde toplumsal muhalefet yürütmek isteyen partilerin de sürekli böylesi bir çıkmazla karşı karşıya kaldıklarını düşünüyorum.

Devletin 100 yıllık baskı ve asimilasyon pratiğinde Kürt hafızasına karşı geliştirdiği en yoğun saldırılar hangi toplumsal dinamiklere karşı yapıldı? Devlet saldırıda bir ayrıma gitti mi?

Eskiden Kürtlere yaptıklarından dolayı seçici bir cezalandırma yöntemi vardı, fakat son yıllarda bu seçicilik gittikçe flulaştı. Artık yaptığından dolayı değil, sadece Kürt olduğundan dolayı ona yönelen ırkçılık ve şiddet söz konusu.
Elbette ki en temel saldırılar direnenleredir. Aslında Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana kimlik olarak Kürtlüğün kendisinden diğer yandan da Kürtlüğün kendi Kürtlüğünü ortaya koymasından rahatsız olan bir anlayış ve saldırı var. Kürtlüğün kendisinin içerisinden iktidarın ve devletin hedeflediği belirli kesimler var. Bu belirli kesimler 1921 Koçgiri’den bugüne bir şekilde devletin bu saldırılarına itiraz eden, bunların karşısında kendi siyasal kimliğini ortaya koymaya çalışan öznelerdir.

Son zamanlarda benim üzerinde düşündüğüm bir konuyu sizinle paylaşayım. Holokost, (Yahudi soykırımı) tartışmalarında Yahudiler arasında ‘Holokost niye oldu?’, ‘Niye bizim başımıza geldi?’ şeklinde bir tartışma vardı. Bu tartışmalarda ‘Holokost yaptığımız şeyden dolayı değil, olduğumuz şeyden dolayı bize yapıldı” yorumları ortaya çıktı. Tabi bunu bizim duruma uyarlamak gibi bir niyetim yok ama son yıllarda kişisel gözlemime dayanarak söylüyorum; Türkiye’deki Kürt politikasında benzer bir kırılma hissediyorum. Eskiden Kürtlere yaptıklarından dolayı seçici bir cezalandırma yöntemi vardı, fakat son yıllarda bu seçicilik gittikçe flulaştı. Artık yaptığından dolayı değil, sadece Kürt olduğundan dolayı ona yönelen ırkçılık ve şiddet söz konusu.

Ne oldu da seçicilik belirsizleşti. Kürtlerin topyekûn direniş hattında bulunmasıyla ilgisi var mı?

Kürt direnişiyle kesinlikle ilgisi vardır. Bir kere Kürtlüğün siyasal bir gövde olarak ortaya çıkması ve kendisini tamamen siyasal bir yerde konumlandırarak, taleplerini dile getirmeye başlaması, son 40 yıldır Türkiye’deki Kürt siyasal hareketinin yürüttüğü mücadeleyle ortaya çıktı. Kürt siyasal hareketi derken, çoklu aktörleri kastediyorum. Legal alanda, illegal alanda, diasporada, kültür-sanat alanında… Bütün bu alanlardaki farklı mücadele biçimlerinin o şemsiye çatısının altındaki hareketten bahsediyorum.

Bu anlamda Kürtlerin siyasal talepleri berraklaştıkça, kendileri üzerine düşünmek, kendi kaderlerinin tayin hakkına dair söylemleri net bir şekilde, plan ve projelerle ortaya konuldukça, iktidarı-devleti daha da agresif hale getirip, bu talepleri bastırmak için radikalize etti. O yüzden diyorum artık Kürtler yaptıkları şeylerden değil, oldukları şeylerden dolayı cezalandırılıyor.

1990’lı yıllarda koruculuk sistemi inşa edilirken bile devletin “makul Kürt” ve “terörist-bölücü Kürt” ayrımı barizdi. O ayrımın tamamen ortadan kalktığını söylemeye çalışmıyorum ama o ayrımın büyük oranda silikleştiğini düşünüyorum. Mesela günümüz Türkiye’sinde iktidarın geldiği nokta artık bu ayrımı da ortadan kaldıran, kendisini “Kürdüm” diye tanımlayan herkesi yekpare gören ve ona dair düşmanlaştırıcı, ırkçı uygulamalarını devreye sokan bir yaklaşım var.

Kürt sorununun asırlık olduğu belirtiliyor. 100 yıllık süreçte devletin Kürtlere dönük saldırısında devlet dediğimiz aygıt, Kürt toplumsal hafızasında nasıl bir karşılık buldu?

Devlet, Kürtlerin kolektif hafızasında olumlu bir yer edinmedi. Devletten kastım Türkiye Cumhuriyeti değil, Osmanlı’yı da dahil ediyorum. Çünkü bu kolektif hafıza son 100 yılda değil, yüzyılların birikimiyle oluşmuş bir hafıza olduğu için böyle bakıyorum. Devlet, Kürt kolektif hafızasında fermanları ifade ediyor. Kürtlerin hafızasında “ferman” sözcüğü çok önemlidir. Ferman, Osmanlı padişahının emri anlamına gelir ama Kürtler için o ferman aslında ya sürgündür ya katliamdır ya göçertmedir ya da zindandır.

Kürt kolektif hafızasında, özellikle Êzidî ve Alevi Kürtlerin kolektif hafızasında devletin özdeşleştiği yegâne kavramlardan birisi fermandır. ‘Ferman rabû’ demek aslında merkezi hükümetin bölgeye yönelik siyasetinin parçasıdır. Yine “rom” sözcüğü Kürtlerin kolektif hafızasında çok kullanılır. İşte ‘Bextê romê tune’ derler. Aslında oradaki Rom, gerçekten merkezden çevreyi yönetmeyi arzulayan ve merkezin kararlarıyla çevreye müdahale eden o arzuya karşı bir tepkidir. Çünkü “rom”, İstanbul’dadır ama o Kürdistan mirlikleri üzerinde, Kürdistan’ın farklı parçaları üzerinde bir tahakküm ve egemenlik kurmak istiyordur ki o yüzden Rom’a yönelik negatif bir algı vardır. Son 40 yılı düşündüğümde, işte bu ferman ya da rom hafızası şimdi bizler tarafından “sistem” olarak isimlendirildi. Sistem deyince aslında katılaşmış, tek millet, tek bayrak, tek devlet etrafında kümelenmiş bir dışlayıcı iktidar kastediliyor. O açıdan Kürtlerin yaşadığı Türkiye Cumhuriyeti için söylüyorum, devlet Kürt kolektif hafızasında hiçbir zaman olumlu bir ima taşımadı; aksine sürgünlüklerle, yerinden etmelerle, imhalarla, cezaevlerindeki şiddetle özdeşleşen bir canavara dönüştü.

Yüzyıllık sürede devletin korkunç boyutlara varabilecek (asit kuyuları, göç ettirme, kaybettirme, faili meçhul) şiddet pratikleri üzerinden deneyimlenen toplumsal hafıza oluştu. Kürtlerdeki toplumsal hafızanın bu denli canlı oluşunun Kürt direnişleriyle ilişkisini tarihsel süreç içerisinde nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hafıza ile direniş arasında doğrudan ilişki var. Direnişin aktarımı, direnişin hafızalaştırılması, yeni kuşakların mobilize edilmesinde, siyasal bir özne olarak ortaya çıkmasında çok belirleyici rol taşıyor.
Hafıza ile direniş arasında doğrudan ilişki var. Direnişin aktarımı, direnişin hafızalaştırılması, yeni kuşakların mobilize edilmesinde, siyasal bir özne olarak ortaya çıkmasında çok belirleyici rol taşıyor. Bu anlamda Kürtlerin siyasal hafızlarının bu kadar canlı ve güçlü olması aynı zamanda Kürt direnişleriyle kurdukları ilişkiyle de alakalıdır. Aslında bu direnişler, bu hafızaya bir yandan ilham veriyor, diğer yandan bu hafızaya bir şeyler hatırlatıyor. Genelde yenilgiler çok fazla hatırlanmak istenmez. Çünkü yenilgiler yeni kuşakları mobilize etmek için bazen bir engel olarak görülebilir ama direnişin kendisinden bahsetmek, onu sürekli şimdiki zamana çağırmak, özellikle şimdiki zamanın aktörlerini motive etmek ve onları harekete geçirmek için çok belirleyici bir şey.

Şimdi Kürt siyasal hafızasına baktığımızda da bu çok barizdir. 19’uncu yüzyılın ortalarında en son Mir Bedirxan’ın merkezi otoriteye direnişinden başlatılarak, Şeyh Ubeydullah Nehri’nin 19’uncu yüzyıl sonundaki direnişi, 1921’deki Koçgiri, 1925 Şeyh Sait, 1930 Ağrı-Ararat, 37-38 Dersim, oradan gelerek ta 1980’lerdeki yeni siyasal mücadeleye kadar ki zamanlarda farklı aktörler tarafından geliştirilen direniş mücadelelerinin bu hafızada bir repertuvara dönüştüğünü ve bu direniş repertuvarının içerisinde şimdiki Kürtlüğün kendisini kurmaya çalıştığını görüyoruz.  Bu anlamda bu direnişlere tutunan, direnişlere sırtını dayayan bir hafıza inşası var.

Örneğin; Mahabat Kürdistan Cumhuriyeti 6-7 ay ayakta kalabilmiş bir cumhuriyet ama bugün Kürt tarih yazımında köşe taşı rolü oynar. Kısa bir süre ayakta kalmış olsa da yenilmiş olsa da Kürt siyasal hafızası için bir referans noktasıdır. Çünkü belirli bir anda başarılmış bir direnişi ifade ediyor. Bu anlamda sizin de söylediğiniz gibi direniş ile bu hafızanın güçlü olması arasında ciddi bir bağ var.

Peki devletin saldırıları kolektif hafızayı güçlendiriyor mu, yoksa geriletiyor mu?

Kesinlikle güçlendiriyor. O büyük ‘T’ harfi ile yazılmış tarihin dışına atılmış ezilen gruplar için hafıza; hayatta kalmanın, geçmişin mücadelesini, geçmişin emeklerini, geçmişin bedellerini bir sadakat olarak taşımanın bir yolu. O anlamda, hafıza bu grupların seferber edilmesine, kendi siyasal iddialarını sürdürmelerinde çok güçlü bir bagaj. Bu bagaj şimdiyi kuran ve bizi geleceğe bağlayan bir mekanizma. Yani direnişin geçmişe dair hafızasını şimdiye bağlayan ve şimdiki mücadeleyi de oranın dolayımıyla geleceğe taşıyan direnişin belleği, gelecek ufku yaratma anlamında, geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki çimentodur. Bu direniş belleğine yaslanmayan, direnişin referanslarını şimdiye çağırmayan bir mücadele, kendisini idame ettirmede çok ciddi tıkanmalar ve zorluklar yaşayabiliyor. Kürtlerin siyasal mücadelesi de bununla ilgilidir. 90’lı yıllardaki serhildanların kendisi şimdiki zamanın içinde geçen bir mücadele deneyimiydi ama o serhildanlar aynı zamanda Ararat’ı, Koçgiri’yi de çağırır. Bunların birbiriyle ilişkili olduğunu, birbirlerini sürekli çağırdığını söyleyebiliriz.

Bakıldığında son yarım asırda Kürt toplumsal belleğinin politik anlamda bir ivme kazandığı görülüyor. Bu politik hafızanın diğer hafıza türlerini domine ettiği de belirtiliyor. Örneğin; hatırlama ve anma biçimleri yoğunca politize oldu. Sizce bu avantaj mı, dezavantaj mı?

 Sizin Kürtlüğünüzün kendisi tamamen bir siyasal meseleye dönüştürüldükçe, sizin bu Kürtlük etrafında inşa edeceğiniz tüm hatırlama ve anma biçimleri de bir şekilde siyasallaşmak zorunda.
Gerçekten 90’ların hatta belki 80’lerin başından beri özellikle Bakur’da hafızanın siyasallaşması dediğimiz bir olgu ile karşı karşıyız. Bir yandan bu çok anlaşılabilir bir durum. Sizin Kürtlüğünüzün kendisi tamamen bir siyasal meseleye dönüştürüldükçe, sizin bu Kürtlük etrafında inşa edeceğiniz tüm hatırlama ve anma biçimleri de bir şekilde siyasallaşmak zorunda. Öncelikle söylemeliyim ki ben burada bir zorunluluk görüyorum. Fakat bu politikleşen, siyasallaşan hafıza bazı handikaplar da yaratır. Ben bu konuya dair 90’lı yılları merkeze alan ama esas olarak 19’uncu yüzyılın ortalarından 90’lı yılların sonuna kadar Kulp-Lice-Silvan üzerinde Kürtler arası çatışma dinamiklerin nasıl dönüştüğünü ele almıştım. O çalışmayı yaptıktan sonra geriye dönüp baktığımda şöyle bir eksiklik görüyorum. Şimdi Kürt tarih yazımına baktığımızda Dersim direnişinden 1950’lerin sonuna kadar Türkiye Kürdistanı’nda herhangi bir siyasal hareketlenme yoktur. O yüzden araştırmacılar, tarihçiler buna “sessizlik yılları” diyorlar. Hani o sessizlik döneminin kırıldığı an olarak biz 49’lar davasını biliyoruz. Fakat şimdi baktığımda, bu aşırı siyasallaştırılan tarihin birçok boyutu aslında nasıl görünmez kıldığını görebiliyorum.

Mesela benin sahada yaptığım görüşmelerde en çok dile getirilen noktalardan birisi Cumhuriyet’in kuruluşundan 1960’li yıllara kadar süren ‘gundî’ ve ‘bajarî’ ayrımıydı. Lice örneğini vereyim. Lice’nin köyünde oturanlar, Lice merkeze gittiğinde Lice’nin girişinde eşeklerinden ya da atlarından inmek zorundalardı. Böyle bariz bir gundi ve bajari ayrımı vardı. Bajariler gundileri geri olarak görüyorlardı. Bu büyük oranda Kemalist modernleşme projesinin 20’yüzyılın ilk yarısında kent merkezlerinde oturan elitleri biçimlendirme ve disipline etmeyle alakalıdır ama bu bir yandan da bize Kürtler arası çatışma dinamiğini gösteriyor. Fakat enteresan bir şekilde Kürt tarihi yazımı, nerdeyse bu konuya hiç değinmez. Örnek olarak 49’lar davası 100 tane genç entelektüelle ilgili iken, bu bahsettiğim mesele Kürdistan’ın çoğu şehrinde yaşandı ama biz bunu pek dikkate almadık. Buradan Kürtlerin sosyal tarihlerini, kültürel tarihlerini, çevre tarihlerini biz bir şekilde göz ardı ettik ya da oraya fazla dikkat çekmedik. Ama tamamen siyasallaşmış bir bellek, tamamen siyasallaştırılmış bir hafıza biçimiyle sadece Kürtler ile merkezi idare arasında, Kürtler ile devlet arasındaki etkileşime odaklanan hatta yer yer devletin Kürtlere yönelik şiddet politikalarını merkeze alan mağduriyete dayalı anma ve hatırlamaya evrildi.

Bu anlamda bu siyasallaştırılan hafızanın kendisi gerçekten Kürdistan’daki bu renkliliği görmemize engel oluyor. Biz 49’lara, doğu mitinglerine, DDKO’ların kurulmasına odaklandığımızda 50’lerdeki köylerden kente göçü, ağalarla topraksız köylüler arasındaki mücadeleyi, gundî ile bajarî ayırımı biçimlerinde ortaya çıkan bu ikili siyasallaşmanın 90’lara geldiğimizde nasıl koruculuk-PKK-Hizbullah arasında bölümlendiği gibi boyutları bir şekilde kaçırmış oluyoruz.

O yüzden hafızanın siyasallaşması, mücadelenin diri tutulması ve mücadeleye bir enerji sağlanması açısından çok önemlidir ama aynı zamanda hafızanın bu kültürel boyutlarının göz ardı edilmesi ya da onların bir şekilde sessizleştirilmesi, bizim çok renkli dinamikleri de görmemizi engelleyen bir yapıya dönüştürüyor.

Dünyadaki özgürlük hareketleri ve onların karşısındaki konumlanan devlet ile yapıların ilişkisinde “hafıza savaşı” kavramı kullanılıyor. Bu savaşta hafızasını koruyabilen, hafızasını yaşatabilen kalıcı olabiliyor. Örneğin; tüm devletlerin yönelim tarzına bakıldığında kendi hafızasını karşı tarafın hafızasının yerine koymak, ona form değiştirmek üzerinden gittiğini görürüz. Bu konuda ne dersiniz?

Egemenler için kamusal alan dizayn edilecek bir mühendislik alanıdır. O mühendislik alanında ezilenlerin belleğine, hatırlama biçimlerine asla yer yoktur.
Ezenler ve ezilenler tarihin çok eski bir zamanından beri varlar. Sonuçta ezenler, egemenler o büyük T harfi ile yazılan tarih ile hayatı kurgularlar. Fakat ezilenler o büyük T ile yazılan tarihin içerisinde yer almadıkları ya da onlara orada yer bırakılmadığı için ayakta kalmalarının en önemli araçlarından birisi hafıza oluyor. Bu anlamda egemen tarihe yazılacak şeylere kendisi karar verirken, en fazla önem gösterdiği noktalardan birisi de ezilenlerin belleğini yok etmektir.  “Hafıza kırım” diyebileceğimiz bir siyasetin en önemli bileşeni budur.
Egemenler için onlara direnen, onlara itiraz eden grupların, aktörlerin belleklerinin yok edilmesi, belleklerinin bir şekilde dejenere edilmesi her zaman arzulanan, hedeflenen bir şeydir.

Örneğin; ulus-devletleri düşünelim. Devletlerin homojenliğini esas alan ve tek bir ulusun varlığına dayanan yapısı, o tek ulusun dışındaki tüm diğerlerini bir şekilde bastırmaya, tamamen yok edemiyorsa bile en azından onların kendi öznel alanlarındaki hafızanın, belleğin kamusal alana çıkmasına engellemeye dayalıdır. Egemenler için kamusal alan dizayn edilecek bir mühendislik alanıdır. O mühendislik alanında ezilenlerin belleğine, hatırlama biçimlerine asla yer yoktur. Bu şu anlama gelmiyor; egemenler şunu öyle istiyor ve kamusal alanda size alan açmıyor diye sizin hafızanız bir yere gitmiyor ve sizin belleğiniz kaybolmuyor. Mesela Kürtleri ele alalım. Cumhuriyetin kuruluşundan beri egemen ulusal anlatı az önce dediğim şeyleri hedef alıyordu. Ama gelinen noktada ‘Bunu ne kadar başarabildi? diye sorarsak, bence pek de başaramadı. Başarısızlığının en temel nedeni, ezilenlerin kendi gelenekleri, gelenekleri içerisinde bu hafıza ile kurdukları ilişki. Bu hafızayı mekâna, bedene, dile yayan direnişleridir. Bu ezilenlerin belleği sadece zihnimizde duran bir şey değil, çünkü hafıza ezenlerin yaşadığı mekâna ve konuştuğu dile tutunur.

Yani bir nevi ezilenlerin belleği onların somut varlıklarını dayandırdıkları her alanda ve cephede ortaya çıkabilir. Bu anlamda egemenlerin tarihi, ezilenleri ise belleği vardır.

Bellek kırımda iktidar ne hedefler?

Yok edebildiğini yok eder, sessizleştirebildiğini sessizleştirir ya da konuşulamaz hale getirebildiğini konuşturmaz. Bunu yapamadığında da ona değer atfeden şeyleri değersizleştirmeye çalışır. Mezarlıklar sizin için bir değer ve sizin direniş belleğinizin kurucu bir öğesi ise oraya saldırarak, tahrif ederek, yok ederek sizin hafızanızı yok etmeyi, o hafızanızı değersizleştirmeyi ya da onu aşağılamayı hedefler. Bunlar dünyadaki farklı sömürgeci deneyimlerinden karşımıza çıkan ortak stratejilerdir. Gerçekten egemenin ezilenin o tüm direniş kapasitesini yok etmesi için onun değerlerine, verdiği bedellere tutunduğu sadakatlere yönelik çok ciddi bir saldırısı vardır. Bu mekanların kırımı, mekanların yok edilmesi de buna dayalıdır. Sadece mezarlıklar değil, Hasankeyf gibi tarihi bir bellek mekanının su ile doldurulması, Kürdistan’daki bir sürü geniş vadideki o doğa çeşitliliğini ve çevresel zenginliğini suni barajlarla doldurması, oranın belleğine saldırıdır. Tüm bu farklı uygulamalar mekânı belleksizleştirmenin, insansızlaştırmanın yollarıdır. Ama bunların başarılı olup, olamayacağı direnişin gücüne bağlıdır.

Kürtlerde toplumsal bellek daha çok sözlü aktarım ile yapıldığı, yazı, kayıt ve arşiv pratiğinde çok iyi bir noktada olmadığı yönünde bazı eksiklikler kimi çevreler tarafından dile getiriliyor. Buna katılıyor musunuz?

Ufak bir itirazla başlayayım. Bu bakış açısı, yazıyı sözün önünde tutan bir varsayıma dayanıyor. Daha doğrusu kapitalist modernitenin yarattığı bir ayrımdır bu. Sanki yazılı olan ya da yazıya dayalı olan şey, sözlü olana dair olan şeyden daha önemli ve daha kıymetliymiş gibi. Bir kere bence öyle düşünmek zorunda değiliz. Yazılı kültürün sözlü kültürden daha iyi olduğuna dair kabul, kapitalist moderniteye içkindir. Öyle bir yerden asla bakmıyorum. Bu tamamen kapitalist modernitenin bakışıdır. Fakat şu noktada tespitinize katılıyorum; Özellikle modernleşme sürecinde yazılı kültürün gelişmesi, yaygınlaşması ve ana akımlaşması Kürtler için bir handikaba, zorluğa dönüştü. Bin yıllardır kendi sözlü kültürlerini, geleneklerini söz yoluyla çok etkili ve güçlü bir şekilde devam ettiren Kürtler, 20’nci yüzyılın başında iki tane handikapla karşılaştı. Birinci handikap; Kürdistan’ın bölündüğü ve bölüştürüldüğü ulus-devletler, tamamen kendi parçalarındaki sözlü kültürlerini değersizleştirmeye, aşağılamaya ve hatta bunu yasaklayan bir politika geliştirdi. Bu Kürtlerin kendi sözlü geleneklerini sürdürmelerini zorlaştırdı.

İkinci zorluk ise, Kürtlerin kendi yazılı arşivlerini, literatürlerini oluşturmalarına da müsaade edilmedi. Örnek olarak Musa Anter’in anılarında Apê Musa’nın arşivciliğe çok önem veren biri olduğunu görürsünüz. Her şeyi arşivlemek istemiştir ama ne zaman bir şeyleri arşivlese, asker ya da polis baskınında elinde biriktirdiği ne varsa alınmıştır. Çünkü egemenlerin aslında bu hafıza kırım siyasetinin bir başka boyutu da budur. Bir nevi ezilenlerin hafıza çabalarını ortadan kaldırmak isterler. Bu anlamda Kürtler hayatta kalma kıskancında bir yandan kendi sözlü kültürlerini özgürce ortaya koyamadıkları için zorlandılar, diğer yandan da yazılı kültür ve arşiv yoluyla hafızalaştırma geleneği oluşturamadılar.

Son yıllarda bu noktada gelişmelere şahit oldunuz mu?

Kişisel fikrim en azında son yıllarda bunu aşan, meseleyi bir şekilde Kürtlerin lehine döndüren gelişmeler var. Özellikle Türkiye dışında Avrupa’da çok farklı noktalarda çok güçlü arşivler oluşturulmaya başlandı. Türkiye’de hala bir arşiv oluşturmak kesinlikle kolay değil ama Özgür Basın’dan tutun Kürt yayıncılığındaki devasa gelişmeleri göz önünde bulundurduğumuzda Kürtlerin kendi medyasıyla, henüz yolun çok başında olsak bile yazıya dair ciddi bir hafızalaştırma çalışması var.

Sözlü kültürün toplumsal hafızaya ilişkisinden devam edersek Dengbêjliğin, Kürt müziğinin ve Kürt sözlü edebiyatının Kürt ulusal hafızası ile ilişkisi üzerine neler söylersiniz?

Hiçbir kimlik sabit değildir. Kimlikler çok canlı ve akışkandırlar. İçinde geçilen mücadelenin karakteri o kimlikleri sürekli değiştirir, dönüştürür. Onlara yeni bir dil sunar.
Dengbêjliği Kürt tarih yazımında önemli bir aktör olarak görüyorum. Özellikle 1920-30’lu yıllardaki Kürt direnişinin tarihini İngiliz, Fransız ya da başka ülkelerin arşivlerinden değil, aynı zamanda dengbêjlerin klamları üzerinde de okuyabileceğimizi, klamların kendilerinin de çok ciddi bir arşiv niteliğini taşıdığını düşünüyorum. Bunlar aslında günümüzde adım adım inşa edilmekte olan Kürtlüğe dair çok temel köşe temel taşları. Kürtlüğün kendisini inşasında her birisi birer hafızadır. Bu açıdan çok önemli. Dengbêjliği tamamen geçmişte donduran, onları nostalji duygusuyla ele alan bir yaklaşım var ve bundan kaygı duyulmalı. Oryantalistler, Kürtlüğü belirli bir anda donduran bir şey olarak düşündüler. Hiçbir kimlik sabit değildir. Kimlikler çok canlı ve akışkandırlar. İçinde geçilen mücadelenin karakteri o kimlikleri sürekli değiştirir, dönüştürür. Onlara yeni bir dil sunar. Bu anlamda özellikle dengbêjlik çalışmaları, maalesef bu ikisinin şimdiki zamanla ilişkisini kurmadan, onları geçmişte tutarak folklorize etmeye dayalı bir çabaya girişiyorlar. Ben bunun tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Sonuçta Kürtler hala kendi dillerini, kendi kültürlerini kendi sözlü geleneklerini bir şekilde uygulamaya devam ettirmeye çalışıyorlar. Bu olguları geçmişteki o “asrı saadet”teki Kürtlükle ilişkilendirip orada tutmak, onları şimdiye ait değilmiş gibi düşünmek çok ciddi bir yanılgıdır.

Son olarak, Paul Connerton ‘Toplumlar Nasıl Anımsar’ eserinde hatırlamayı bedensel pratikler üzerinden okumaya işaret ediyor. Bu yönlü bir okuma yaparsak sizin gördüğünüz tablo, son 40 yıl açısından nedir?

Bellek sadece bir şeyi hatırlamakla ilgili değildir. Bellek, bir mekâna tutunmakla, dile yerleşmekle, bir peyzajın bize söylediğiyle de ilgilidir. Bellek aynı zamanda bizim bedenimize işlenmiş yaralarla ilgilidir. Hani bir mayına basmışsınız bacağınız kopmuştur ya da bir serhildanda bir tarama olmuş ve orada yediğiniz bir kurşun yarasıdır. Köyünüzdeki evlerin yakılmış görüntüsüdür, konserve kutularıdır, Beyaz Toroslardır. Aslında tüm bu imgeler sizleri 90’lardaki bir anıya, bir hatıraya, bir deneyime götürür. Bu anlamda aslında 90’ların belleği çok görsel bir bellektir. Şimdi bedensel pratiklerden kastımızı iki şekilde ele alabiliriz. Birincisi; egemenin sizin bedeninizi disipline etmeye, itaatkâr kılmaya dair pratikleriyle ilgilidir.

Mesela Diyarbakır Cezaevi’ni ya da Esat Oktay’ı düşünün. Diyarbakır 5 No’lu zindanındaki Kürt tutsaklara gece gündüz yapılan işkence yine sabahlara kadar marş okutmalar, tutsakların çıplak şekilde yürütülmesi gibi tüm durumlar, egemenin ezilende görmek istediği o itaatkâr bedeni inşa etmenin stratejileridir. Ya da hepimizin okul deneyimleri. 23 Nisanlar, 29 Ekimler, 19 Mayıslar… Hani 19 Mayıs günlerinde iki hafta da hızlandırılmış törenler. Bütün bunlar iktidar açısından o makul vatandaşı oluşturmanın, bedenini disipline etmenin birer stratejisidir. Son 40 yıla böyle bir yerden bakabiliriz. Yani iktidarın beden siyaseti üzerinden Kürtlere verdiği mesaj. İşte mezarlıkların tahrip edilmesi, Hacı Lokman Birlik’in bedeninin sürüklenmesi, Sur’da panzerle üzerinden geçilen direnişçi… Tüm bu örnekler bize egemenin bedenle kurduğu ilişki ve bedene yaptıkları üzerinden bize verdiği mesajlar açısından çok önemlidir. Bu anlamda iktidarın bu beden pratikleri Kürt hafızasında bambaşka bir anlama sahip.

Bir de direnişçilerin bedenle kurdukları ilişki var…

Evet, en önemli nokta da direnişçilerin beden pratikleri. Direnen grupların kendi direnişlerini ortaya koyarken, kendi bedenleriyle kurdukları ilişki. Örneğin ölüm oruçları, Diyarbakır zindanında Esat Oktay’ın ve oradaki yöneticilerin şiddetine karşı Kürt direnişçiler ölüm oruçları, fedai eylemler geliştirdiler, mahkemelere çıkmayı reddettiler. Aslında orada kendi direnişlerinin tek alanı tek mekânı bedenleri oldu. Ancak kendi bedenlerini ortaya koyarak, kendi direnişlerine bir yön ve anlam biçebildiler. Bu anlamda bu beden pratikleri Kürt direnişi için çok semboliktir.

90’ların serhildanları düşünelim… Egemen iktidar o dönem şöyle diyordu; ‘Ben nasıl sizin bilgilerinizi, sizin sözlü kültürünüzü, sizin bilme biçimlerinize boyun eğdirdiysem aynı zamanda sizin bedeninize de boyun eğdireceğim.’ Bu ne demek? O bedenin disipline edilmesi, o bedenin itaatkâr bir bedene, şikâyet etmeyen, itiraz etmeyen, ona ne emrediliyorsa onu yapan bir bedene dönüştürmek demek. Ama serhildanlarla birlikte bu tabi kırıldı. Boyun eğdirilmiş bedenler de ayağa kalkmaya başladı. Mesela zafer işareti. Zafer işareti beden pratiklerinin belki de en güçlü jestlerinden birisidir. Bir anda adeta bir salgın gibi yayılan, herkesi etkileyen bir referansa dönüştü. Puşi takmak, mekap giymek… Aslında 90’larda serhildanların sembolüne dönüşen bütün bu imgelerin beden üzerinden, beden yoluyla kurulduğuna tanıklık ediyoruz. Serhildan sadece mecaz anlamda değil, gerçek anlamda da boyun eğmiş o başı kaldıran, o başın kalkmasına yol açan bir olayın ismiydi.

Değersizleştirilmiş, kendisinden utanması gerektiği kodlanmış Kürt bedeni, 90’larda dimdik, göğsü önde yürüyeme başladı. On yıllar boyunca el pençe durmuş, aşağılanmış, örselenmiş olan o bedenler egemenin gözlerinin içine içine bakan bir duruşa evrildi. Aslında bu beden pratikleriyle direnişin kendisi, direnişin gücü arasında doğrudan bir alaka var. 90’lar ve 90’lara dair hatırlama kültüründen bahsedeceksek, bu beden ve jestlere, mimiklerin değişimine dair boyutunu kesinlikle göz ardı etmememiz gerekir. Eğer bir toplumsal mücadeleye ve bir toplumsal mücadelenin tarihine bakacaksak, o mücadele tarihi sadece yazdıklarıyla ya da ettikleriyle alakalı değil, o mücadelenin içindeki öznelerin kendi bedenleriyle kurdukları ilişkinin değişimleriyle de alakalıdır.

Kürt kadının gelip ‘Merhaba heval’ diyerek elini tutması 90’lı yıllarda Kürt toplumu için bir şok edici etkiydi ama ne zaman ki o özne başını kaldırdı, ayaklandı artık o el tutmanın kendisi onun için kurucu bir şeye dönüştü. O yüzden jest, mimik ve bedenle ilgili ya da bedenleştirme pratikleriyle ilgili boyutları hiçbir zaman göz ardı etmemeliyiz.

MA / Selman Güzelyüz

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu