Mahmut Alınak

BUGÜN YAŞANANLAR YİRMİ DOKUZ YIL ÖNCEKİ STRATEJİK HATALARIN SONUÇLARIDIR

HDP yöneticilerine zulüm edilen bu şartlarda geçmişten ders çıkarmak için artık bazı şeyleri anlatmak farz oldu.

İşte yakın tarihin bilinmeyen bazı gerçekleri:

1991 milletvekili seçimi yeni yapılmıştı. Biz HEP’liler SHP listesinden milletvekili seçilmiştik. Ben artık Kars milletvekili değil, Şırnak milletvekiliydim.

HEP genel sekreteri İsmail Hakkı Önal seçimden iki gün sonra bir açıklama yaparak, “HEP’li milletvekilleri partilerine dönecek” demişti. Milliyet gazetesinin birinci sayfasında yer alan bu haber HEP eski genel başkanı Fehmi Işıklar ve SHP genel başkanı Erdal İnönü’yü tedirgin etmişti, çünkü bizim SHP’de kalmamızı istiyorlardı.

Sonradan öğrenecektim ki, Abdullah Öcalan da SHP’de kalmamızı istiyormuş.

Biz seçim bölgelerimizden henüz Ankara’ya dönmemiştik.

Fehmi Işıklar bu istifa meselesini dal budak salmadan Diyarbakır’da noktalamak istiyordu. Bunun için milletvekillerini Diyarbakır Demir Otel’de toplantıya çağırdı.             

Demir Otel milletvekilleri, çalışma arkadaşları ve gazetecilerle dolup taşmıştı. Herkesin yüzü gülüyordu. Neşeyle kucaklaşıp birbirlerini kutluyorlardı.           

DEMİR OTEL TARİHİ BİR GÜNE TANIKLIK EDİYORDU

Oteldeki toplantıya Fehmi Işıklar, Orhan Doğan, Leyla Zana, Hatip Dicle, Ahmet Türk, Remzi Kartal, Zübeyr Aydar, Sırrı Sakık, Adnan Ekmen, Selim Sadak, Nizamettin Toguç, Ali Yiğit, Mehmet Sincar, Muzaffer Demir, Mehmet Emin Sever, Sedat Yurtdaş, Mahmut Uyanık, Salih Sümer ve Mehmet Kahraman’ ın da aralarında olduğu 22 milletvekili katıldı.

Toplantı akşam saat yedi sıralarında başladı.

Gazeteciler görüntü alıp salondan çıktıktan sonra Fehmi Işıklar her zaman yaptığı gibi toplantıyı uzun bir sunuş konuşması ile açtı. Seçimde elde edilen başarıyı övdükten sonra kendince SHP’de kalmamızın nedenlerinin sıraladı. 
            Ben, SHP’den ayrılıp HEP’e geçmenin tarihi bir zorunluluk olduğunu düşünüyordum. Bu nedenle Fehmi Işıklar’ı gergin bir ruh hali içinde dinledim.

Fehmi Işıklar konuşmasını tamamladıktan sonra ben söz aldım.

 “Yakın geleceği görmek için kâhin olmak gerekmiyor,” diyerek, şunları söyledim:

“Seçim çalışmaları sırasında gördük ki, Kürt halkı milyonlar halinde ayağa kalkmıştır. Türk halkında da Kürtlere karşı tarihte benzeri görülmemiş bir ilgi ve sempati var. Devlet içindeki karanlık güçler önümüzdeki günlerde Kürt-Türk kutuplaşması yaratarak Kürtleri yalnızlaştırmak için her türlü fitne ve provokasyona başvurmaktan çekinmeyecekler. İki halkın el ve gönül birliği içinde olması devlet içindeki bu güçlerin işine gelmiyor.

Ortaya çıkan bu muazzam enerjiyi metropol kentlere taşıyarak bir devrim durumu yaratabiliriz.

BU GÖREVİMİZİ SHP’DE KALARAK YERİNE GETİREMEYİZ

Çünkü SHP’yi Kürt ve Türk halkı arasında bir gönül partisine dönüştüremeyiz; buna yapısı, siyasal geleneği ve ideolojisi uygun değildir. SHP ile kuramayacağımız bu gönül köprüsünü HEP aracılığı ile kurabiliriz.  

HEP, bu tarihi role soyunarak politika sahnesine çıkmalıdır.”  

O akşam sanki gaipten gelen bir ses bana şunları söyletiyordu.  

“HEP’e geçip güçlü bir halk barikatı kuramazsak önümüzdeki dönemde halka çok yoğun baskılar yapılacak, toplu göz altılara girişilecek, insanlar işkenceden geçirilecek, köyler yakılacak, bombalanacak ve halk kitlesel göçe zorlanacak. Kitlesel katliamlar yapılacak.

Ancak bu tehlike kaçınılmaz değildir, önüne geçebiliriz. Halkın demokratik muhalefetini dinamik bir güç olarak örgütlediğimizde üstesinden gelemeyeceğimiz hiçbir zorluk yoktur.

Kitleleri dev gösterilerle siyaset sahnesine çıkarmanın uygun koşulları vardır. Çünkü hükümet değişikliği nedeniyle devlet içindeki karanlık güçler kendilerini şimdilik geri çektiler. Halkın demokratik tepkilerini açığa vurmasını sağladığımızda baskıları ve zorbalıkları geri püskürtmek mümkündür.

Halk bizleri büyük umutlarla parlamentoya gönderdi.

Bizi parlamentoya götüren yollar kan ve gözyaşı ile sulanmıştır. Bu nedenle hemen şimdi SHP’den istifa etmeli ve HEP’e dönmeliyiz.”

Konuşmamı, İran Şahı Rıza Pehlevi’ nin alanlara çıkan halkın direnci  karşısında ülkesinden nasıl kaçtığını örnek göstererek sürdürürken, Fehmi Işıklar, “Ajitasyon çekme!” diye bağırarak konuşmamı bitirmemi istedi.            

O an kendimi çok yalnız hissettiğimi hatırlıyorum.

Milletvekili arkadaşların beni destekleyeceklerini sanıyordum, ama beni duymamış gibi davrandılar.

Orhan Doğan’ın sesi hâlâ kulaklarımdadır. Gülerek, benim Botan’ın etkisinde kaldığımı söyledi.

Evet, Botan kanımı tutuşturmuştu; yüzbinler halinde ayağa kalkmış, önderlerini bekliyordu.

ABDULLAH ÖCALAN’IN SHP’DE KALMAMIZI İSTEDİĞİNİ SONRADAN ÖĞRENDİM

Anladım ki, çabam boşunadır; SHP’de kalacaktık. Karar kapalı kapılar ardında çoktan verilmişti.

Bunun siyasi intihar olacağını söyleyerek, toplantıyı terk ettim ve ertesi günkü toplantıya da katılmadım.

PKK lideri Abdullah Öcalan’ın da SHP’de kalmamızı istediğini sonradan öğrenecektim.

Öcalan SHP aracılığı ile devletle diyalog kapılarının açılmasını umuyordu.

O gün SHP’den ayrılsaydık, 22 milletvekiliyle grup kurabilecektik.

1992 NEWROZ KATLİAMI

Biz SHP’ de, DYP ile koalisyon ortağı iken 1992 Newroz katliamı oldu.

Erdal İnönü’nün katıldığı meclis grup toplantısında Ercan Karakaş, Mustafa Yılmaz, Ziya Halis, Orhan Doğan, Selim Sadak ve genel sekreter Mustafa Gazalcı’dan oluşan bir heyetin katliam bölgesinde inceleme yapmasına karar verildi. Heyette ben de vardım.             

26 Mart 1992 günü Ankara’dan uçakla Diyarbakır’a hareket ettik. Şehir bizi yaslı bir hava içinde karşıladı. Kimsenin yüzü gülmüyordu. Şaşkın ve tedirgindiler. Kendi milletvekillerinin ortağı oldukları bir hükümet onlara ölümü reva görmüştü. Devlet eski devletti, değişmemişti!             

Süleyman Demirel birkaç ay sonra, “SHP hükümet ortağımız olmasaydı dünya gök kubbeyi başımıza yıkardı,” diyecekti.             

Açıktır k, devlet ayağa kalkan halkın önünü kesmek için SHP’yi koalisyona ortak etmişti. Bizim SHP’de kalmamız da devletin işini kolaylaştırmıştı!            

Diyarbakır havaalanından parti il başkanlığına geçtik. Partide bir çay molası verdikten sonra da Şırnak’a hareket ettik.             

Şırnak’ta gördüğümüz manzara karşısında dehşete kapıldık. Şehir harabeye dönmüştü. Tablo tüyler ürperticiydi. 

DYP ve SHP ileri gelenleri başta olmak üzere bütün Şırnaklılar söz birliği etmişçesine, “Sivil halkı öldüren ve şehri yüz milyarlarca zarara uğratanlar devlet güçleridir,” diyorlardı.

Şehirdeki incelemelerimizi tamamladıktan sonra valiliğe gittik. Valinin yüzünde o makamda sembolik oturmanın ezikliği okunuyordu.

Gözaltına alınan kadınların tugayda çırılçıplak bekletildikleri söyleniyordu.

Valiye kadınlarla görüşmek istediğimizi söyledik. Ancak vali bu işin kendisini aştığını belirtti.

Peki, kimdi bu şehri yöneten? Kadınlar neden tugayda tutuluyordu?

Valiyle görüştükten sonra Cizre ve Nusaybin’de incelemeler yaptık. Orada da Şırnak’ta olduğu gibi yine siviller katledilmişti.

Yıllar sonra öğrenecektik ki, bu katliamlar Diyarbakır cezaevinden getirilen itirafçılara yaptırılmıştı.

DEVLET PKK’NİN HALKI SAVAŞA ÇAĞIRAN BİR BİLDİRİSİNİ SALDIRI GEREKÇESİ YAPMIŞTI

PKK seçimden önce halkı savaşa çağıran bir bildiri yayımlamıştı.

Devlet PKK’in bu çağrısını savunmasız halka karşı silahlı saldırı gerekçesi yapmıştı.

Bu saldırılarda altmış kişi öldürülmüştü. Gazeteci İzzet Kezer’i de yine devlet güçleri öldürmüştü.           

Sonuç olarak, otorite hep olduğu gibi hükümette değil, asker, polis ve özel timlerdeydi. Öyle ki vali tugay komutanına telefon etmeye cesaret edemiyordu.                                   

Ankara’ya döndüğümüzde beni dehşet içinde bırakan bir tartışmanın içinde buldum kendimi.

HEP milletvekilleri SHP’den istifayı tartışıyorlardı.

Ortada bir tuhaflık vardı:

Tüm kamuoyu ve medya Newroz katliamına kilitlenmişken..

HEP, gündemi değiştirecek zamansız bir adım atmaya hazırlanıyordu!

Neler oluyordu?!

Biz Newroz heyeti, daha Ankara’ya varmadan katliamı konu alan raporumuzu bir araştırma önergesine dönüştürüp Meclis başkanlığına vermeyi kararlaştırmıştık.

Ayrıca İç İşleri bakanı hakkında bir de gensoru önergesi verecektik.

Böylece Newroz katliamı haftalarca gündemde kalacaktı.

Tuhaflık şuydu ki..

Daha birkaç ay önce SHP’de kalmakta ısrar eden bazı arkadaşlarımız, tam Newroz katliamı gündemdeyken, şimdi istifayı gündeme getirmişlerdi!

Ben seçimden sonra, “Derhal istifa edip HEP’e geçelim,” diye ısrar etmiştim, ama şimdi bu istifa dayatmasını zamansız ve tehlikeli buluyordum.

İstifa gündemiyle yaptığımız toplantıda şunları söyledim:

“İstifa için yanlış bir zaman seçilmiştir. Şu anda kamuoyunun ve basının gözü Newroz katliamındadır. Şimdi yapacağımız şey bu katliamı gündemde tutmak ve sorumluların ortaya çıkarılması için kamuoyu baskısı yaratmaktır. Bugün istifa edersek katliamı gündemden çıkarmış oluruz. Katliam yerine istifalar konuşulur. Böylece katliamın üstünü kapatmış oluruz. Bilindiği gibi SHP meclis grubu bu katliam hakkında meclise bir araştırma önergesi vermeyi kararlaştırdı. SHP’nin araştırma önergesi vermesi, hükümetin Newroz katliamıyla ilgili resmi görüşünün iflas etmesi ve mahkûm olması demektir. Önerge verildiğinde bütün dengeler altüst olacaktır.            

SHP’nin iktidar ortağı olması, Demirel hükümetine dış dünyada prestij kazandırırken, içte de toplumsal muhalefete karşı bir dalgakıran işlevi görmektedir.              

Meclis grubunda bakanları güvensizlik oyları ile düşürerek SHP’nin koalisyondan çekilmesini sağlayabiliriz.

Zamanında istifa etmeyip SHP’de kaldık. Şimdi ise katliamın gündemde olduğu bu kritik günlerde istifa ediyoruz. Bu, olacak şey değildir. İki hafta kadar daha bekleyelim, bu çalışmaları yaptıktan sonra istifa edelim. “

ABDULLAH ÖCALAN BASIN ARACILIĞIYLA İSTİFA ÇAĞRISI YAPTI

O günlerde Abdullah Öcalan koalisyon hükümetine bağladığı ümitlerini yitirmiş, basın aracılığı ile HEP’li milletvekillerine istifa çağrısı yapmıştı.

Yıllar sonra bir milletvekili bıyık altından gülerek, “Size söz geçiremediğim zamanlar meclis ankesöründen başkana (Abdullah Öcalan’a) telefon edip onu devreye sokuyordum,” dediğinde şok olmuştum.

Ekim 1991 seçiminden sonra Öcalan’a, “İstifa etmeyin, SHP’de kalın,” dedirten de bu milletvekili miydi acaba? Herhalde öyleydi. Çünkü bu milletvekili Diyarbakır toplantısında ısrarla SHP’de kalmamızı savunmuştu.

Şu garipliğe bakın ki, tam Newroz katliamı gündemdeyken, bu milletvekili şimdi de, “Derhal istifa etmeliyiz,” diyordu.

Herhalde Öcalan’a yine meclis ankesöründen telefon edilmişti!

 Birkaç ay önce SHP’de kalmak için ayak direten HEP’liler bu kez bir gece yarısı operasyonuyla istifa ettiler.

 Altı ay SHP’de çıt çıkarmadan kalacaksın; fakat iki hafta beklemeyeceksin!

Ortada açıklanmaya muhtaç bir gariplik vardı:            

Hayati meselelerde atılması gereken adımlar hep ya çok erken, ya da çok geç atılıyordu. Yani bebeğe ya erken ( prematüre) doğum yaptırılıyordu, ya da doğum geciktiriliyordu. Her iki halde de bebek ölü doğuyordu.         

Milletvekili arkadaşlar çok değerliydi ve çok zor şartlar altında görev yapıyorlardı. İyi niyetlerinden de şüphe yoktu.

Gelgelelim bir el bunu bize sürekli yanlış yaptırıyordu.          

Bu yüzden de hatalar zinciri yıllarca uzayıp gitti.

Dediğim gibi, meyveyi ya olgunlaşmadan dalından koparıyorduk, ya da dalında çürütüyorduk.

İstifa bombası patlatılınca, tahmin edileceği gibi Newroz katliamı manşetlerden indi, istifalar gündemin başına geçti.           

Böylece Newroz katliamı güme gitti.

HEP’liler istifa edince hükümet ortağı olan SHP, Newroz katliamı hakkında Meclis’e araştırma önergesi vermekten vazgeçti.

Şırnak, Cizre ve Nusaybin’de altmış kişiyi güpegündüz öldüren katiller bu zamansız istifalara mutlaka sevinmişlerdir!

Ölenler ne yazık ki, öldükleriyle kaldılar.

Ben de iki ay sonra Diyarbakır milletvekili Mahmut Uyanık’la birlikte SHP’den istifa ettim. Böylece sayımız on sekize yükseldi. Ama yine de grup kuramadık. Çünkü grup kurmak için yirmi milletvekiline ihtiyaç vardı. Gel gelelim bazı çevreler beni karalamak grup kurmamayı bana mal ettiler ve bu çirkin yalanı yıllarca işlediler.

Oysa Demir Otel’deki toplantıda SHP’ den istifa etmeyi önerdiğimde, sayımız 22’ydi. O zaman istifa etseydik grup kurabilecektik. Grup kurmamanın sorumlusu kendileriyken, faturayı bana kestiler.

Bu ve daha pek çok şeyi GERİYE DÖNÜP BAKTIĞIMDA adlı kitabımda uzun uzun anlattım.

Evet, şimdi geriye dönüp baktığımda derin bir üzüntüyle görüyorum ki, biz 1991 milletvekili seçiminden hemen sonra SHP’den istifa edip HEP’ e geçerek, kitleleri esas alan devrimci bir siyaset yürütebilseydik, halk onca ağır bedeller ödemeyecek, binlerce köy yakılıp kül edilmeyecek, milyonlarca insan yerlerinden yurtlarından sökülüp atılmayacak, binlerce insan faili meçhul cinayetlere kurban olmayacak, on binlerce siyasetçi ve düşünce insanı cezaevlerinde çürütülmeyecek ve bugün HDP yöneticileri TEM hücrelerinde sorgulanmayacaktı.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu