RÖPORTAJ

Bozarslan: Bütün devletler Afganistan’da yeni hayaller peşinde

Taliban’ın Afganistan’da yönetimi ele geçirmesiyle uluslararası alanda yeni çıkar hamlelerinin geliştiğini belirten Tarihçi Prof. Hamit Bozarslan, İslam toplumlarındaki dirençsizliğin günümüzün başlıca sorunsalı olduğunu vurguladı.

ABD’nin güçlerini Afganistan’dan çekmesinin ardından Taliban’ın ülkenin kontrolünü ele geçirmesi başta Orta Asya olmak üzere bütün dünya dengeleri üzerinde yeni bir etki yarattı.

Afganistan’da yaşanan süreci anlayabilmek için 2012’de Mali’de ve 2014’de Irak’ta gelişen olaylara bakmak gerektiğine dikkat çeken Prof. Hamit Bozarslan, “Toplumlar niye direnemiyor?” sorusunun günümüzde sorulması gereken en önemli soru olduğunu, belirtti.

Bütün devletlerin Afganistan’daki yeni süreçle beraber tahayyüller geliştirdiğinin altını çizen Hamit Bozarslan, Türkiye’nin İslam âleminin liderliğini ele geçirmek istemesi, Katar’ın hem Suudi Arabistan’dan hem de BAE’den intikam alarak Körfez’in süper gücü olma ve Çin’in bölgeye hâkim olma projelerinin olduğuna dikkat çekerek, Afganistan’daki en çıkarcı okumayı Rusya’nın yaptığı tespitine bulundu.

Prof. Hamit Bozarslan ile yaptığımız röportajın içeriği şöyle:

Şubat ayında Doha’da yapılan zirvenin ardından ABD Başkanı Joe Biden güçleri Afganistan’dan çekeceği açıklamasını yaptı. Ardından Taliban sözcüsü ise Afganistan’da hiçbir yabancı gücü istemediklerini belirtti. Bütün bunları göz önünde bulundurduğumuzda ABD’nin Afganistan’dan çekilmesini nasıl ele alıyorsunuz? Bu Vietnam’dan sonra ABD için bir yenilgi mi yoksa yeni bir stratejik hamle mi?

Bu soruya cevap vermek çok zor; fakat sanıyorum iki konu var, bu konulardan birisi Türkiye’de pek tartışılmadı, yani Afganistan’da olup biteni anlayabilmek için 2012’de Mali’de ne oldu, 2014’te Irak’ta ne oldu sorusunu sormak gerekiyor. 2012’de Mali hiçbir direniş göstermeden düştü. 2014’te 1,6 milyon nüfusa sahip olan 100 bin asker ve polise sahip olan kasada 500 milyon parası bulunan Musul gibi bir şehir düştü. Ve bugün Afganistan düştü.

Sanırım sorulması gereken sorulardan ilki “Toplumlar niye direnemiyor?” “Toplumsal direnç niye oluşamıyor?” Sanırım bu soruyu sormadıkça büyük bir ihtimalle gelecekte olup bitecek olan felaketlere karşı hazırlıklı olabilmemiz mümkün olmayacaktır. Bu soru İslam aleminde de demokratik, sorumluluk olgusunu beraberinde getiriyor. Burada artık söz konusu olan ABD’nin yenilmesi değil, Afganistan toplumunun yenilmesidir. Bunu unutmamak gerekiyor; İslam toplumlarında tartışılması gereken en önemli konu “toplumların neden çöktüğü” konusudur.

Diğer konu; ABD yenildi mi yenilmedi mi? Buna bir cevap verebilmek çok zor; çünkü şu anda çıplak bir tabloyla karşı karşıyayız. Bu tabloda görülen ABD’nin çekilmesi. Fakat ABD’nin Afganistan’dan çekilmesi stratejisi 2011’den itibaren gerçekleşmiştir. Örneğin; 1917’de İngiltere İrlanda’da çok büyük hezimete uğradı ve çekilmek durumunda kaldı. Fakat bu durum İngiltere’nin 1918 sonrasında hem Ortadoğu’ya hem de dünyanın büyük bir kısmına hâkim olmasına engel teşkil etmedi. 1945-46’da Büyük Britanya Malezya’daki gerilla savaşını yendi. Fakat bu büyük zafer Büyük Britanya imparatorluğunun çökmesine engel olmadı. Bu bağlamda ABD’nin gelecekte hem Ortadoğu hem de dünyadaki konumu ne olacak sorusuna şu anda cevap verebilmek mümkün değil. Bu aynı zamanda Vietnam savaşı sonrası için de geçerli. ABD, 1975’te Vietnam’da çok ciddi bir yenilgiye uğradı; fakat 1979’dan sonra İran devrimine rağmen çok daha güçlü bir şekilde döndü. Ve bugün Vietnam ABD’nin en yakın müttefiklerinden birisidir. Yarın Afganistan’ın ABD’nin müttefiki olmayacağından emin değiliz. Bugün ABD Savunma Bakanının Taliban’la birlikte DAİŞ’e karşı savaşabiliriz, açıklaması bunu gösteriyor. Bazen bir yenilgi aslında yeni bir hamlenin başlangıcı olabiliyor.

Taliban 1996 yılında Afganistan’ı ele geçirdiğinde Pakistan, BAE ve Suudi Arabistan tarafından tanındı. Şimdiki süreçte ise Almanya, Türkiye, Çin gibi bazı ülkeler hareketle görüşülebilecekleri mesajı veriyor. Kaldı ki, CIA direktörü Afganistan’a giderek Taliban liderleriyle görüştü. Mevcut durumda bu gelişmelerin başta Orta Asya ülkeleri olmak üzere dünya dengeleri üzerindeki etkisi nasıl olur? 

Aslında tanınma meselesi diplomatik bir olgu değil. Yani tanınma diplomatik bir boyut kazanmasa bile de facto olgunun kabul edilmesi, tanımanın meydana geldiğini gösterir. Sanıyorum herkes büyük bir yanılsama içerisinde, ciddi tahayyüller geliştirmekte. Bunlar arasında Türkiye de var. Afganistan’da Enver Paşa anti-emperyalist bir İslam hareketinin başına geçmek istemekteydi; fakat sonuç bu olmadı. Yani Türkiye’nin bu yolla İslam aleminin liderliğini ele geçirmek istemesi, Katar’ın hem Suudi’den hem BAE’den intikam alarak Körfez’in süper gücü olma projesi, Çin’in bölgeye hâkim olma projesi gibi projeler var.

Sanırım bu konuda en önemli okumayı yapan Rusya ve Rusya’nın okuması korkuya dayalı bir okuma. Rusya’nın 1979’un sonundaki işgalini unutmayalım ki, İslamcı hareketin cihadileşmesi dönemine dayanan bir gelişme. Ve şu anda bu gelişmelerin Tacikistan ve Özbekistan üzerine çok önemli bir etkisinin olabileceğini görüyoruz. Bunun nedenleri arasında Taliban’ın kendi devrimini gerçekleştirmek istemesi değil, aynı zamanda Afganistan’ın etnik yapısı var. Bu etnik yapı arasında hem Taliban’a bir tepki hem de Taliban’a eğilimli olan akımların oluşması söz konusu. Sınırların geçişken olması gibi durumlar etkili. Sanırım Kremlin olup bitenin çok ciddi tehlike taşıyan bir gelişme olduğunu dile getirirken bunu görüyor. Yani sınır, etnik yapı, İslam ve Taliban’ın kendi içerisinde bir koalisyon olma olgusu var. Ve askeri bir koalisyon kurduğunuz zaman bu askeri koalisyonun liderliğini sağlayabilmeniz çok zor olabiliyor. Çünkü bu güçler birbirilerinde otonom güçler aynı zamanda. 11 Eylül’de zaten bunu göstermişti. 11 Eylül’ü Taliban değil müttefiki olan ve tamamen özerk bir hareket sahasına sahip olan El Kaide yaptı. 11 Eylül’e baktığınız zaman Pakistan ABD’ye bağlı, Taliban Pakistan’a bağlı, El Kaide Taliban’a bağlı. Ama her şekilde bir özerkleşme olgusu var. Pakistan’ın ABD’ye oranla, Afganistan’ın Pakistan’a oranla ve El Kaide’nin Taliban’a oranla özerkleşme olgusu var. Ve şu anda bu özerkleşme süreçleri ister istemez yeniden başlayacak.

 Aslında kimi çevreler de Taliban’a dair böyle bir algı yaratmaya çalışıyor. Yapılan açıklama ve değerlendirmeler, Taliban’ın meşrulaştırılmak istendiği yorumlarına neden oldu, neler söylersiniz? Taliban’ın bu denli küresel alanda meşrulaştırılması çabalarının gelecekte cihatçı ve selefi grupların tehlikesine etkisi nasıl olur?

1979 sonrası sürece baktığımız zaman bir silahlı konar-göçerliğin oluştuğunu görüyoruz. 1979 sonrası Afgan savaşı, bu silahlı konar-göçer güçlerin müdahalesiyle başlayabildi. Arap ülkelerinde aralarında Kürtler, Türkler ve Boşnakların da olduğu en 30-40 bin kişi gidip Afganistan’da çatıştı ya da orada silahlı bir eğitim aldı. Bugün cihadi hareketin simalarına baktığımız zaman; El Zevahiri, El Berxawi, Bin Ladin, El Libi ve El Suri olsun bunların hepsi istisnasız Afganistan savaşında silahlı eğitim alan kişiler. Bu silahlı konar-göçerliğin 1994’te devam ettiğini görüyoruz. Sudan’dan sonra Afganistan’da ve 2010’lu yıllarda bu silahlı konar-göçerlik 200 bin kişiyi kapsadı. Irak, İran ve Suriye meselesi ile birlikte bugün Mali ve Nijerya’ya baktığımız zaman silahlı konar-göçerlik büyük bir ihtimal durmayacak. Ve Taliban’ın bunu durdurabilmesi için silahlı çatışmaya girmesi gerekir. Silahlı çatışmaya girecek mi? Hangi ölçüde girecekler? Ve çatışmada başarabilmesi için gerçekten ABD ve Rusya’ya yaklaşmaları gerekiyor. Fakat Taliban’ın istese de her şeyi kontrol edemeyeceği çok açık. Çünkü bu radikal silahlı dinamikler şu anda İslam aleminin çok önemli bir kısmına yayılmış durumda. Taliban, İslam aleminin marjlarından gelmekte. El Kaide ve DAİŞ bu marjların entegrasyonu sonucudur. Ve bu marjlar Nihilist, kendi kendilerini ve İslam alemini imha eden bir potansiyele sahipler. Bu potansiyel nasıl gelişecek ve Taliban bunun önüne nasıl geçebilecek konusunda bir öngörüde bulunmam mümkün değil.

Taliban’ın elinde daha önce hiç olmadığı kadar askeri mühimmat geçti. Biden Afganistan’daki savaşa yapılan yatırımların bir trilyon dolar civarında olduğunu söyledi. Taliban’ın artık uçakları ve helikopterleri var. Bu güç nereye ve kime yönelecek?

Bu askeri güç kullanılamayacak bir güç. Çünkü bu gruplara baktığınız zaman bunların ihtiyaç duyduğu şeyler illa tank top değil. El Kaide savaş uçaklarına sahip değildi. DAİŞ, ABD tanklarını ele geçirdi; fakat bu tankları kullanması mümkün olmadı. Bugün sahil bölgesine baktığımız zaman Kara Afrika’da özellikle ki Mali yeni bir Afganistan haline gelebilir. Mali’dekilerin kullandıkları bisiklet veya motosiklet. Bu tür savaşlarda söz konusu olan ciddi bir askeri teçhizat değil. Çünkü eğer cihadi konar-göçerlikten bahsedersek bunda klasik şehir merkezinde Taliban yönetimindeki ulemanın dayattığı katı bir yaşam yaşanacak. Kadın bedeninin çocuk bedeninin çok ciddi bir baskıyla kontrol altına alınması söz konusu olacak. Şeriattaki cezalar yoğun bir şekilde uygulanacak. Yani dağda tank ya da top kullanılamayacak.

Taliban’ın yönetimi ele geçirdikten hemen sonra kuzey ittifakı adlı örgüt, Pencşir’de Taliban’a karşı mücadele edeceğini duyurdu. Yine Kabil Havaalanı’na yapılan saldırıyı DAİŞ üstelenirken, ABD’den gelen açıklamalar bu tür gelişmelerin yaşanabileceğine işaret ediyor ki, DAİŞ-Horasan adlı yapı şimdiden kendisinden çok söz ettirmeye başladı. Bu gelişmelere bakarak, Afganistan yeni bir iç çatışma alanına sürükleniyor dersek sizce yerini bulmuş olur mu?

Ahmed Mesud’un kuvvetlerinin direneceği kesin. Ve bu direnişte büyük bir ihtimalle dış destek de bulabilirler. Ya da son günlerde Pençşir Vadisi’nde bir yenilgiye uğrayan Taliban, bölgeyi ille de kontrol etmek istemeyebilir. Yani çok bir kayıp vereceğimize bir marjın silahlı olarak özerk olmasını kabul ediyorsunuz bu sizin için bir tehlike oluşturmuyor. DAİŞ meselesi çok daha ciddi. Çünkü DAİŞ’in bir araziyle bağlantısı yok. DAİŞ söz konusu olduğunda asıl mesele bir konar-göçerliliktir. Bu konar-göçerlilik tabi ki araziden besleniyor. Horasan isminin verilmesi bunu çok açık bir şekilde göstermektedir. Ama aynı zamanda konar-göçerlilik şehirde mekân tutmuyor. DAİŞ açısından ikinci bir tehlike ise burada arazi ile bir ilişki var. Taliban’ın bir koalisyon olması. Bu koalisyon savaş ağalarından oluşan bir koalisyon ve savaş ağalarının sahada bir tesiri var. Ve sahada kontrolü sağlayan da bu mahalli savaş ağalarıdır. Bu mahalli savaş ağalarının özerkleşmesi çok ciddi bir şiddet potansiyelini oluşturacak. Bunun önüne geçebilmek zor.

Türkiye daha başından beri kabil havaalanını koruma daha sonra da Taliban’ın da talebiyle teknik destek sunma üzerinden bölgede kalabileceğini açıkladı. Taraflardan gelen bu açıklamalar neye işaret ediyor? Türk devleti ile Taliban arasında ismi konulmamış bir uzlaşma-anlaşma mı var? Türk devletinin Afganistan’da üstlenmek istediği role ilişkin ne söylenilir.

Erdoğanizmi Talibanclıktan veya 1980’li yılların radikal İslamcılığından pek de ayrı tutabilmek mümkün değil. Orada organik devamlılıklar olmasa da ideolojik devamlılıklar var. Fakat onun ötesinde söz konusu olan Türkiye’nin Afganistan’daki güvenliğidir. Bu güvenlik nasıl sağlanacak? Taliban havaalanını Türkiye ya da Katar’a verebilir fakat havaalanı ne kadar güvenli olabilecek. Taliban, DAİŞ’i nasıl kontrol edebilecek? İntihar saldırılarını nasıl engelleyebilecek? Bu konularda öngörüde bulunabilmek mümkün değil. Yani her halükârda havaalanının teknik olarak bile kontrol edilmesi bence çok ciddi bir tehlikeye işaret eden bir olgu. Çünkü karşınızdaki aktörleri tanımıyorsunuz ki Taliban’ın kendisi de karşısındaki aktörleri tanımıyor. Son yapılan saldırı bunu çok açık bir şekilde gösterdi. 6 bin ABD askeri ve birkaç bin Taliban askerine rağmen bu saldırı engellenemedi. Yarın böyle bir saldırı nasıl engellenebilecek bunu öngörebilmek mümkün değil. Bunun için istihbarat gerekli ve Taliban’ın böyle bir istihbarata sahip olması çok zor. Yani Kabil Havaalanı’nı kontrol edeceğiz demek denklemin tümünü hesaba almayan bir girişim.

Son olarak DAİŞ meselesinin daha ciddi olduğunu söylediniz. Şimdi genel olarak baktığımızda DAİŞ, Kuzey ve Doğu Suriye’de, Suriye’de ve Irak’ta yeniden canlanmaya çalışıyor. DAİŞ’in yeniden canlanma girişimleri ve tehlikesine ilişkin ne söylenebilir?

Eğer Kürt hareketi olmazsa DAİŞ’in yeniden canlanacağı çok açık. Böyle bir hareketi engelleyebilmek için bu kadar iradeli, fedakârlık duygusuna ve dava olgusuna sahip olabilmek gerekiyor. Yani Kürtler olmazsa DAİŞ’in hem Irak’ta hem Suriye’de canlanabileceği çok açık. Şunu unutmayalım DAİŞ 2017’de çöktü fakat çöktükten hemen sonra “sabır dönemi” denilen yeni bir döneme girildiğini söyledi. Ve bu “sabır” kavramı çok önemli. Bu kavram aynı zamanda Kurani bir kavram; “Allah size zaferi de tattırabiliyor ama yenilgiyi de tattırabiliyor. Yenilgi bir imtihan, bu imtihanı geçmek zorundasınız. Allah’a bağlılığınız yenilgi imtihanı karşısındaki davranışlarınıza bağlı olacak.” Bu yüzden DAİŞ bittiğini düşünmüyor sadece Allah’ın takdir ettiği bir yenilgiyle karşı karşıya olduğunu düşünüyor. Bu yüzden de sabır dönemine geçtiğini ve bu sabır döneminin de yakında biteceğini söylüyor. Mesela bugün DAİŞ’in Kara Afrika ve Kuzey Afrika’da oldukça güçlenmesi, Orta Asya’da hücrelere sahip olabilmesi, Afganistan’da ciddi bir yer tutması bunu göstermekte. Suriye ve Irak’ta yeniden canlanması özellikle Irak’ta yapılan saldırılara baktığımızda bunu açık bir şekilde görebiliriz. Yani radikal cihadi hareket bitmedi. İslam aleminde de şu anda yaşanan 40 yıllık savaş süreci. Bu 1979’dan itibaren devam eden bir savaştır. Ve büyük ihtimalle 50 yıllık bir savaşa dönüşecek. Bu süreçten nasıl çıkılacak yani cihadi hareketin sona ermesi için, otoritalizm, şiddet, sosyal yorgunluk, kitlesel sorumsuzluk ve toplumsal direnişsizlik gibi olgulardan çıkmak gerekecek.

Daha Fazla Göster

Yorum yaz

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu