RÖPORTAJ

Bayık: Gelecek paradigmamızındır

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, "Kürt halkının elindeki en büyük güç, ideolojik çizgisi ve yeni paradigmasıdır. Bu paradigmayla halkın mücadelesi yenilmez bir karaktere kavuştu. Gelecek, bu paradigmanındır" dedi.

PKK’nin ideolojik, politik, örgütsel ve eylem çizgisinin, her bakımdan önemli bir deneyim ortaya çıkardığını; neredeyse her evin bir şehidi, bir gazisi, en az 10 yıl yatan tutuklusu olduğunu hatırlatan KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, “Bu mücadele, tüm Kürt halkına dokundu; halkın tümüne yakını bir biçimde bu mücadele içinde yer aldı. Dolayısıyla bir bütün olarak halkın mücadelesi haline geldi. Bu halkı özgürlük mücadelesinden alıkoymak artık mümkün değildir” dedi.

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, PKK’nin kuruluşunun 42. yıl dönümü vesilesiyle ANF’nin sorularını yanıtladı.

Kürt Halk Önderi, 1973-76 dönemini ‘dar grup dönemi’ olarak tanımlıyor. Bunun öncesinde de çabası, yoğunlaşması var. Türkiye devrimci hareketinin önder kadrolarının tasfiyesi söz konusu, muhtıra verilmiş; Kürt tarafı dağınık, Dr. Sait Kırmızıtoprak komploya kurban gitmiş. Öcalan bir çıkış yolu oluşturuyor. Öncesinin temel taşları ile birlikte 1973-76 dönemini anlatabilir misiniz?

Rêber Apo, 1968 devrimci gençlik kuşağının içinden gelmiştir. Bu süreçte Ankara Tabu Kadastro Okulu’nda öğrencidir. Ankara da İstanbul gibi devrimci gençlik hareketinin merkezlerindendir. İlk dönemler toplumsal ve siyasal sorunların çözümüne dinsel toplumsallık çerçevesinden bakarken zamanla sosyalizm düşüncesini benimser. İslamcı kesimlerin Yargıtay Başkanı İmran Öktem’in cenaze namazının kılınmayacağını söylemeleri üzerine yaşanan olaylar, düşüncesindeki dönüm noktalarından biridir. Tabu Kadastro Okulu’nu bitirip Amed’e memur olarak gittiğinde sosyalist düşünceleri benimsemiş durumdadır. Amed’e gittiğinde Kürt halkının sorunlarına bu felsefe ve ideoloji çerçevesinden bakar. Amed’de kaldığı bir yıl Kürt toplumsal gerçekliği ve siyasal durumu kavramasında önemli etkide bulunur. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne giriş yaptığı 1970-71 yılı Rêber Apo’nun siyasal mücadelesinde önemli bir deneyim olur. Hem Kürt gençliğinin hem de Türkiye gençliğinin siyasal yaklaşımlarını ve örgütlenmelerini tanır. DDKO’yu tanıması ve sınırlı bir ilişkilenmesi olsa da esas olarak Türkiye devrimci gençlik hareketleri daha fazla ilgisini çeker. Mahir Çayan’ın bir seminerde yaptığı konuşmadan etkilenir. Mahir Çayan’ın, Kürt sorunu vardır ve çözülmelidir, yönündeki düşüncesi ve sorunlara yaklaşımı Önderliği etkiler.

İstanbul’da yaşadığı bu süreçten sonra 1972’de Mahir Çayan’ın da öğrenci olduğu Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne kaydını yapar. Burada başta THKP-C sempatizanları ile ilişkilenir. Mahir Çayan ve arkadaşlarının 30 Mart 1972’de Kızıldere’de katledilmeleri karşısında Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde bir devrimci olarak bu katliamı protesto eden boykota öncülük yapar. 12 Mart Darbesi sonrası sıkıyönetimin varlığı ortamında tutuklanarak Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın bulunduğu Mamak Askeri Cezaevi’ne gönderilir. Bu 7 aylık cezaevi süreci Rêber Apo’nun siyasal mücadelesinde dönüm noktası olur. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan, Önderliğin bulundukları bölümden götürülerek idam edilirler. Bu idamlar karşısında Rêber Apo öyle bir devrimci hareket geliştirmeliyiz ki, bizim istediğimiz zamanda başlasın ve gelişsin, böyle kaybetmeler olmasın düşüncesi ve kararına varır. Sadece bir öğrenci boykotunda yer alan ve o güne kadar hiçbir siyasal eylem nedeniyle öne çıkmamış 22 yaşındaki bir öğrenci olarak 7 ay sonra serbest bırakılır.

Bırakılır bırakılmaz THKP-C’nin önemli bir sempatizan yapısının bulunduğu Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde gençliği örgütler. Kısa sürede sadece Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde değil, Ankara’nın en tanınan öğrenci lideri haline gelir. 1972 ve 1973 yılı gençliği örgütleme çabaları içinde geçiyor.

THKP-C sempatizanı gençleri örgütlediği süreçte de Kürt sorununun çözümü konusunda araştırma ve yoğunlaşmalarını arttırır. Kürdistan’ın sömürge olduğu, sömürgecilikten kurtarılması için mücadele verilmesi gerektiği kararına varır. Ankara’da devrimci gençliği örgütlerken bu düşüncesini çeşitli biçimlerde ifade eder. 1973 baharında 5 arkadaşını Çubuk Barajı’na götürür ve ‘Kürdistan Sömürgedir’ tezini ortaya koyar. Çubuk Barajı’ndaki bu toplantı, Apocu gençlik grubunun ilk çekirdeğini oluşturur. Diğer yandan Ankara’da gençliğin örgütlenmesine öncülük etmeye devam eder. ADYÖD’ün kurucu başkanı olur. Gençliğin reformizmden kurtarılıp devrimci örgüt ve mücadele çizgisine çekilmesine öncülük eder. İlk önceleri Türkiye devrimci hareketi içinde Kürt halkının özgürlük mücadelesi sorununun çözülebileceğini düşünür. Türkiye’deki sosyalist devrimci gençlik hareketi içinde çoğunluğunda var olan sosyal şovenizmi görünce ayrı bir Kürt oluşumu olarak ideolojik örgütlenme içine girilir. Bu oluşuma öncülük yaptığından diğer sol gruplar tarafından “Apocular” olarak tanımlanır.

1974-75’te “Kürdistan sömürgedir, bir ulusal kurtuluş savaşı verilmelidir” tezi ile hem Türkiye sol gruplarına hem de kendilerini sol olarak tanımlayan Kürt gruplarına karşı yoğun bir ideolojik mücadele verilir. Bu mücadele içinde 1976’ya varıldığında Ankara’da diğer tüm grupların kadrolarından farklı olarak tüm yaşamını Kürt halkının özgürlük mücadelesine verecek onlarca kadro yetiştirilir. Kuşkusuz başka örgütler içinde de militan kadrolar vardır. Apocu kadrolar, yaşam tarzları, duruşları ve grubun ilişki tarzıyla çok farklı özelliklere sahiptir.

Kürdistan’a 1975’te zaman zaman gidilse de 1976 Dikmen Toplantısı’nda Ankara’da yeterince kadro oluşturulduğu, artık ideolojik donanım kazanmış kadroların Kürdistan’a taşınması gerektiği kararına varılmıştır.

Ocak 1976’da Dikmen Toplantısı’nda yapılan tartışmaların temel parametreleri neydi ve ‘Kürdistan’a Dönüş’ kararı özünde neye dayanıyordu?

Ocak 1976 Dikmen Toplantısı, grubun Ankara’da önemli bir kadrolaşma yaratması sonrası gerçekleşti. Kürdistan’dan gelen 2-3 arkadaş katılmış olsa da esas olarak Ankara’da kadrolaşmış arkadaşların katıldığı toplantı olmuştur. Kürdistan’da çalışmalar 1975’te sınırlı da olsa başlatılmıştı. Antep, Dersim, Urfa ve Batman gibi yerlerde çalışmalar yürütülmüştü. Toplantıda bu çalışmalar da değerlendirildi, ancak esas olarak grubun ilk resmi toplantısı gibi oldu. Bu toplantıda herkes ilk önce özgeçmişini anlattı. Toplantıda esas olarak değerlendirmeler yapan ve konuşan Önderlik olmuştur. Bu toplantıda kadroların artık tümüyle Kürdistan’a dönmesi kararı alındığı gibi, Rêber Apo’nun iki yardımcısı seçilerek bir örgütsel yönetim oluşturuldu. O güne kadar yönetim işlerini esas olarak Rêber Apo yürütmekteydi. Bu toplantıda Ankara’da kadrolaşmanın yeterli olduğunun değerlendirilmesi sonucu ülkeye dönme kararı alındı. Bu kararla birlikte 1976 yılı Ankara’daki tüm kadroların Kürdistan’a yöneldikleri ve grubun tamamen Kürdistan’a yerleştiği yıl oldu.

Kürt Halk Önderi’nin 1977′de Ankara Mimar ve Mühendisler Odası’nda düzenlenen bir seminerde yaptığı bir konuşma var. Bu konuşma, 1976-78 yıllarını kapsayan kitleselleşme döneminin başlangıcı mı, bu yıllardaki çalışmaları özetleyebilir misiniz? 

1977’de Mimar ve Mühendisler Odası’ndaki toplantı, Kürdistan’daki çalışmaların önemli bir düzey kazanmasının sonucudur. 1976 Dikmen Toplantısı ile Kürdistan’a dönüş çalışmaları sonuç vermiş, Apocular Kürdistan’daki varlıklarını ve etkinliklerini kanıtlamıştı. 1977 toplantısı, bu etki ile Apocu görüşlerin derli toplu ve bütünlüklü biçimde tüm sol güçlere sunulması oluyordu. Grubun ideolojik-politik görüşleri bir program ortaya çıkaracak düzeyde netleşmişti. Önderliğin konuşmaları, Apocu grubun ideolojik-politik görüşlerinin el kitabı niteliğinde oldu. Bu toplantı, hem Apocu grubun Kürdistan’da kendini kabul ettirmesinin sonucu olduğu gibi, daha sonraki yoğun toplumsallaşmanın da ateşleyicisi oldu.

Bu toplantıdan sonra Ankara’dan ayrılarak Kürdistan’da buluşmalar yaptığı biliniyor. Bu ziyaret, buluşma ve yansımalarını paylaşabilir misiniz? 

Ortaya konulan bu ideoloji doğrultusunda Rêber Apo, Elazığ’dan başlamak üzere Kürdistan’ı boydan boya dolaştı. Tüm kadrolar ve kadrolaşacak sempatizanlara toplantılar yaptı. Böylece Apocu grubun kadroları güçlü bir ideolojik-politik netleşme yaşadı. Bu da çalışmalara ivme kazandırdı. Hem örgütsel gelişme sağlandı hem de gençler ve işçiler başta olmak üzere her yerde büyük bir toplumsallaşma ortaya çıkardı. Antep ve Batman gibi işçi kentlerinde önemli bir toplumsal güce ulaşıldı. Gençlik içinde kadrolaşmamız arttı. Sadece gençler ve işçiler içinde değil, memurlar, kadınlar ve köylüler içinde de örgütlenmemiz gelişti. Hareketimiz, ideolojik-politik çizgisinin toplumsal tabanıyla önemli bir buluşma gerçekleştirdi.

Elbette Türk devleti, etkisinde/yedeğinde olan güçler ile ideolojik sapmaların saldırıları da başlıyor. 18 Mayıs’ta Haki Karer şehit ediliyor. Bu şehadet, nasıl bir milattır?

Rêber Apo, Kürdistan’ın tüm şehirlerini dolaşıp en son toplantısını Antep’te 80 kişilik bir gruba yapıp Ankara’ya döndükten kısa bir süre sonra ‘Gizli Ruhum’ dediği Haki Karer yoldaş şehit edildi. Apocu grubun ideolojik çizgisine en fazla hakim olan ve temsilini en iyi yapan bir yoldaşımızdı. Gençliği eğitiyor, örgütlüyor ve kadrolaştırıyordu. Apocu grubun kimlik, kişilik kazanmasında ve etkili olmasında rolü büyüktü. Apocu grup, onun şahsında Antep’te çok etkili hale gelmişti. Tüm örgütler tarafından ciddiye alınan ve saygı gören bir örgüt olarak büyük bir gelişme gösteriyordu. Haki Karer şahsında bu gelişmeye darbe vurulmak istendi. Tarih sahnesine çıkan yeni bir grup açısından bu şehadet sarsıcı oldu, ancak Haki yoldaş bir kültür, kimlik ve kişilik ortaya çıkarmıştı. Bunu öldürmek mümkün değildi. Haki yoldaşın şehadeti bu mücadeleye güçlü bir temel oldu. Haki Karer’in kişiliği, kimliği bu mücadelenin temel değeri haline geldi.

Kuşkusuz Haki Karer’in şehadeti örgütsel tarzda ve örgütün korunup geliştirilmesinde yeni kararlar alınmasını beraberinde getirdi, çünkü şiddetle örgütlenmenin önüne geçilmek ve grup tasfiye edilmek isteniyordu. Grubun en önemli kadrosu şehit edilmişti. Grubun varlığı tehdit altındaydı. Bu nedenle ajanlaşmış yapı ve kurumlarına karşı devrimci şiddet uygulama kararı alındı. Bu ihtiyacı karşılayacak bir silahlanmaya gidildi. Haki Karer’in şehadeti grubun örgütlenmeyi geliştirmek açısından, örgütlenme önünde engel olacak, örgütsel yapımıza karşı zor ve şiddet uygulayacak kesimler karşısında geri adım atmama, bunlara karşı silahlı karşı koyma dahil mücadele etme kararını almaya götürdü. Zaten Antep, Urfa, Elazığ, Bingöl ve Serhat’ın bazı alanlarında MHP çatısı altında örgütlenen faşistler devlet desteğinde devrimcilere saldırıyor, devrimcilere örgütlenme ve yaşam hakkı tanımıyordu. Faşistlerin bu saldırıları da silaha dayalı korunmayı zorunlu hale getiriyordu.

Haki Karer’in şehadeti, aynı zamanda toplumsallaşmanın geliştiği bir süreçti. Devletin kontraları faşistler dışında devletin Kürdistan’da ayakları olan yapılar da Apocu grubun gelişmesini önlemek için harekete geçmişlerdi. Nitekim Haki Karer’in şehadetinin yıl dönümünde asılmak istenen afişleri engellemek isteyen Hilvan’da devlet himayesindeki Süleymanlar denen silahlanmış bir çevrenin saldırısı gerçekleşti. Urfa bölgesinin en önemi kadrolarının başında gelen Halil Çavgun katledildi. Haki Karer’in şehadeti ve daha sonra gerçekleşen saldırılar, grubun aktif bir militan mücadele içerisine girmesini zorunlu kıldı.

Haki Karer’in şehadeti, aynı zamanda Hareketimizin şehadete değer vermesi, anlam biçmesi ve her şehadeti mücadelenin yükseltilmesine vesile yapması kültürünün, geleneğinin yerleşmesini de beraberinde getirdi. Her şehadete mücadelenin geliştirilmesi biçiminde cevap verilerek düşmanların saldırılarını boşa çıkarma, Hareketimizin temel bir anlayışı haline getirildi. Böylece her şehadet, mücadelemiz açısından bir kayıp değil, büyük bir gelişme etkeni ve büyük kazanma gücü yapıldı.

Haki Karer arkadaşın şehadeti, aynı zamanda partileşmenin de başlangıcı oldu. Bu büyük devrimcinin anısına partileşme ile cevap verilmesi gerektiği ortaya konuldu. Kuşkusuz başka etkenler de partileşme ihtiyacı ortaya çıkarmıştı, ancak bu konudaki kararlaşmayı sağlatan ve adım attıran Haki Karer arkadaşın şehadeti oldu.

Her iki dönem de başarıyla atlatılınca gençlik grubundan ve kitlelere yayılımından sonraki adım partileşme mi, askeri eylem örgütü mü, sorusunun yanıtlanması mı gerekiyordu?

1970’li yıllarda hangi ülkelerde mücadele partiyle, cepheyle ya da orduyla verilir gibi tartışmalar vardı. Vietnam’da parti, Afrika’da bazı ülkelerde cephe, Küba’da da ordunun esas alınması mücadeleyi başarıya götürdü değerlendirmeleri yapılıyordu. Hareketimiz de başlangıçta bir gençlik grubu niteliğindeydi. İdeolojik mücadele dönemi olarak değerlendirdiğimiz dönemde mücadeleyi bir gençlik örgütü ile yürütme gibi bir yaklaşım oldu, ancak gençlik örgütü ile mücadeleyi yürütmeden vazgeçildi. İlk önce bir cephe ya da ordu örgütlenmesiyle mücadeleyi yürütme de Kürdistan’daki toplumsal ve siyasal gerçekliğe uygun görülmedi. Kürdistan’ın yaşadığı tarihsel toplumsal gerçeklik, tarih boyu Kürdistan’da uygulanan egemenlik biçimleri ve son olarak cumhuriyetin ulus devletçi soykırım politikaları nedeniyle Kürdistan toplumunun kendi gerçekliğinden uzaklaştırılmış olduğu tespiti yapıldı. Yine Kürt egemen sınıflarının işbirlikçi karakterinin sonucu Kürdistan toplumsal ve siyasal gerçekliğine uygun olmayan bir düşünce yapısının varlığı ve şekillenmesi söz konusuydu.

Bu gerçeklikten yola çıkarak ilk önce Kürdistan’da Kürt toplumuna ait bir düşüncenin ortaya çıkarılması ihtiyacını karşılayacak bir örgütsel yapılanma ve mücadele çizgisinin ancak partileşme ile olacağı kararına varıldı. Kuşkusuz tüm bu değerlendirmeler Rêber Apo’ya aitti. Zaten Kürdistan devrimcileri, yani Apocu grup daha ilk baştan itibaren ideolojik mücadeleyi önceliği yapmıştı. Kürdistan’da ancak yoğunlaşmış bir ideolojikleşme ve bunun örgütü ile başarı kazanılabilirdi. Bu da ancak ideolojik öncülüğü esas alan partiyle sağlanabilirdi. Öte yandan hızlı biçimde sağlanan kitleselleşme de böyle bir örgüt yapısıyla örgütlü kılınıp mücadeleye sevk edilebilirdi. Tüm bu gerçekler ve Haki Karer’in şehadetinden sonra parti kuruluş çalışmaları arttırıldı. Rêber Apo hem parti programı taslağı çalışması yaparak hem de programın açılımı olan bir manifesto hazırlayarak partinin kuruluşunda önemli bir adım attı.

Toplumsal mücadele de askeri mücadele de ancak böyle bir parti ile doğru bir biçimde yürütülebilirdi. Gelinen aşamada ne var olan toplumsal taban, kadro ve sempatizan gücümüz, önceki örgütleme yapısıyla yürütülebilirdi ne de ajanlaşmış yapılara karşı mücadele ve Hilvan direnişi geliştirilip yeni bir aşamaya taşırılabilirdi.

22 genç insan, 26-27 Kasım 1978’de Lice’nin Fis köyünde mütevazi bir evde gizlice bir araya geldiler ve parti kurma kararına vardılar… Şu cümle, etkisi devam eden devasa bir adımdır. Bu toplantı, hangi koşullarda ve nasıl yapıldı?

Kongrenin yapıldığı süreçte Hilvan’da Süleymanlar denilen devletle ilişkili, halk üzerinde baskı kuran, askerileşmiş bir aşiret yapısı ile savaş içindeydik. Aşiretten çok bir kabileydiler. Öte yandan Kürdistan’ın her tarafında etkili olan ve halk tarafından sempatiyle karşılanan bir hareket haline gelmiştik.

Toplantı çok gizli biçimde örgütlendirildi. Yağmurlu bir havada Seyfettin Zoğurlu arkadaşın köyün dışındaki evlerinde yapıldı. Arkadaşlar, Amed merkezde bir yere gelip oradan da ikişer-üçer kişilik gruplar halinde toplantı yerine ulaştı. En son olarak da Başkan, Fatma ve ben toplantı yerine gittik. Toplantı iki gün sürdü. Önderlik kendisinin fazla söz alabileceğini düşünerek toplantı divanının başka bir arkadaş olmasını önerdi. Hayri arkadaş da uygun görüldü.

Önderlik, neden bir partiye ihtiyaç duyulduğunu izah etti. Sonra program, tüzük ve manifesto üzerine tartışmalar yürütüldü. Gereken değişiklikler yapıldı. En son olarak da 7 kişilik bir merkez komite oluşturulması kararı alındı. Rêber Apo’nun iki yardımcısı olacak biçimde üç kişilik yürütme seçildi. Toplantı bitince arkadaşlar yine ikişer-üçer kişilik gruplar halinde dağıldı.

Bu toplantı yapıldığında sizin için nasıl bir dünya, Türkiye ve Kürdistan vardı?

Parti kuruluşunun gerçekleştiği dönem soğuk savaşın keskinleştiği bir dönemdir. Dünya, esas olarak iki kampa bölünmüştü. Afganistan’da Sovyetler Birliği’nin desteğiyle Afganistan Demokratik Halk Partisi iktidarı ele geçirmişti. Afganistan soğuk savaşın sıcak çatışmaya dönüştüğü alan oldu. Öte yandan sosyalist ülkeler de üç parça olmuştu. Rusya, Çin ve Arnavutluk, farklı ideolojik ve siyasi duruşlarıyla diğer reel sosyalist ülkeleri ve partileri kendi etkileri altına almaya çalışıyordu. Kuzey Kore ise kendini hepsinden ayrı bir yere koyuyordu. Rêber Apo, daha baştan itibaren hepsine mesafeli yaklaştı. Hiçbirisini doğrudan karşısına almadı; hepsinin ideolojik ve politik yaklaşımlarına karşı belli eleştiriler yapılıyordu. O dönemde bu üç çizgi de kendilerinden yana tutum alınmadığında hiçbir siyasi hareketi desteklemiyordu. Bu yönüyle Apocu grubun bu üç merkezle de herhangi bir ilişkilenmesi olmadı.

ABD ve Avrupa, tüm sol hareketlere karşı bir düşmanlık besliyordu. NATO, askeri bir güç olarak Sovyetler öncülüğündeki Varşova Paktı’na karşı bir örgütlenmeydi. NATO içinde sol hareketlere karşı oluşturulmuş Gladio vardı. Bunun her yerdeki sosyalist güçlere karşı kirli mücadele yürüten kontra kolları bulunuyordu.

ABD, sol güçlerin iktidar olmaması ve ezilmesi için her yerde askeri faşist darbeleri destekliyordu. Reel sosyalist kamp da kendine bağlı ülkelerin siyasi ve toplumsal yapısı ne olursa olsun destekliyordu. Aslında sosyalist kampla ilişkili birçok ülkede de reel sosyalist sistemden destek alan otoriter iktidarlar vardı. ABD-Sovyet ve iki kamp çatışması bu otoriter iktidarların yaşamasına zemin ve fırsat sunuyordu.

Türkiye de NATO üyesi, ABD ve Avrupa’dan destek alan bir devletti. NATO’nun Sovyetler Birliği’ne karşı ileri karakoluydu. Türkiye’deki tüm iktidarlar, NATO’dan tam destek alıyordu. Bu destekle hem Kürtler üzerinde kültürel soykırım politikası yürütüyor hem de tüm sol demokrat muhalif güçler üzerinde baskı düzeni kuruyorlardı. 1970’li yılların başında yükselişe geçen demokratik devrimci güçlerin bastırılması için destek verilmiş, 12 Mart askeri darbesi böyle gerçekleştirilmişti. Zaten Kürdistan’da soykırımcı sömürgeci sistem de bu destekle her türlü soykırım ve zulüm politikasını hiçbir itirazla karşılaşmadan sürdürüyordu. NATO’ya bağlı ülkelerde bırakalım sınırların değişmesi, iktidarların siyasi karakterinin değişmesine bile tahammül yoktu. Apocular da böyle bir sömürgeci güce karşı ulusal kurtuluş savaşı vermek için tarih sahnesine çıkmıştı.

Türkiye, NATO’dan ve NATO’yu oluşturan tüm ülkelerden askeri, siyasi ve ekonomik destek alsa da 1970’li yıllarda Türkiye’de ekonomik, toplumsal, kültürel ve siyasi kriz derinleşmiş ve kapsamlılaşmıştı. 12 Mart muhtırası devrimci demokratik güçleri darbelemiş ve tasfiye etmiş de olsa Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya’nın şehadetleri kısa sürede devrimci gençlik hareketinin sosyalist çizgide yükselmesini sağlamıştı. Demokratik devrimci güçlerin mücadelesi, emekçiler, işçiler ve tüm toplumsal kesimlerin mücadelesi Türkiye’deki krizi sürekli derinleştirmiş; mevcut siyasi sistemi çökme noktasına getirmişti. Öyle ki, mahalleler, sokaklar siyasi olarak sağ-sol olarak bölünmüştü. Memurlar, mühendisler, doktorlar bölünmeyi yaşadığı gibi, polisler içinde de siyasi bölünmeler artmıştı. Hatta askeri okullar başta olmak üzere ordu içine de bu bölünme yansımıştı. Bu durumda NATO, Gladiosuyla devreye girmiş, devrimci hareketleri ve halk muhalefetini ezmek için faşist kontralarını devrimci güçlerin ve halkın üzerine sürmüştü. Siyasi olarak yönetemez hale gelen iktidar, böyle bir NATO desteği ve kontraların sol güçlerin üzerine sürülmesi olmasaydı devrilir ve devrimci demokratik bir iktidar oluşurdu. Bir taraftan bu yönlü saldırılar, diğer taraftan sol güçlerin keskin bölünmüşlüğü, iktidarın halk güçlerinin eline geçmesinin önüne geçmişti.

1978’de Türkiye’de böyle bir ortam varken, Kürdistan’da büyük bir özgürlük uyanışı ortaya çıkmıştı. Birçok Kürt grubu, Kürdistan’ın her yerinde örgütlenme içine girmişti. Bunların büyük çoğunluğu reformist karakterde olsa da Kürdistan’da yoğun bir siyasallaşma ve bu temelde örgütlenme durumu ortaya çıkmıştı. Apocular ise ideolojileri, örgütlülükleri ve eylemleri ile Kürdistan gençliği başta olmak üzere toplumdan büyük destek almıştır. İşçiler, yoksul köylüler ve kadınlar bu hareket etrafında toplanmaya başlamıştı. Kürdistan’da ideolojik ve siyasi inisiyatif tamamen Apocuların eline geçmişti. Öyle ki, bu hareketin daha büyük hızla gelişebileceği ortaya çıkmıştı. Apocu hareketin bu yükselişiyle Kürdistan’ın dört parçasında hem parça öncülüğü hem de ideolojik öncülük, Bakurê Kurdistan’a geçmişti. Zaten 1974’te Başûrê Kurdistan’daki hareketler, NATO ve İran desteğini çekince yenilgiyle karşılaşmış ve tasfiye olmuştu. PKK, tarih sahnesine çıkarak Kürdistan’da bir siyasi boşluğun ortaya çıkmasının da önüne geçti.

Kongre, uluslararası durum çok fazla elverişli olmasa da Türkiye, Kürdistan ve Ortadoğu’daki siyasi durum ve çözüm bekleyen ağır sorunların varlığınını, devrimci hareketler için gelişme imkanı sunduğu bir dönemde gerçekleşti.

Partiya Karkerên Kurdistan (PKK – Kürdistan İşçi Partisi) adına nasıl karar verildi, ne zaman ve nasıl duyuruldu, Kuruluş Bildirgesi, bu toplantıda mı yazıldı, yazımı sürecini paylaşabilir misiniz?

Parti kuruluş toplantısında partinin ismi netleşmedi. İsminin sonra netleşmesi kararı alındı. Daha sonra ilk Merkez Komite toplantısında isminin PKK (Partiya Karkerên Kurdistan) olması kararlaştırıldı. Zaten Vietnam İşçi Partisi grup aşamasında benimsenen ve önemli görülen bir partiydi. O dönemde Mardin’de çalışma yürüten Ferhat Kurtay arkadaş, ismin Kürtçe halini ifade etmişti. Partinin ilanı, Celal Bucak’a yönelik 30 Temmuz 1979’da yapılan eylemle duyuruldu. Partinin kuruluş bildirisi o zaman dağıtıldı. Bildirinin de sonunda yerleştirildiği kapsamlı ve kitaplaştırılmış belge olan Kuruluş Bildirgesi ise daha önce hazırlanmıştı. Kuruluş Bildirgesi dağıtılmadan önce devlet tarafından ele geçirilmişti. Ancak o zaman bildirgenin Apoculara ait olduğu anlaşılmamıştı.

Rêber Apo, parti bildirgesini kongreden sonra hazırladı. Mayıs 1979’da, Merkez Komite toplantısından sonra kitapçık olarak basıldı ve tüm kadrolara dağıtıldı.

Bu toplantıdan çok kısa bir süre sonra Maraş Katliamı yapıldı ve 10’dan fazla Kürt ilinde sıkıyönetim ilan edildi. Kürt Halk Önderi, o dönem bu katliamı nasıl yorumladı?

Maraş Katliamı, 19-26 Aralık 1978’de gerçekleşti. Türkiye, bir iç savaş durumunu yaşıyordu. Belki büyük güçlerin karşı karşıya gelerek çatıştığı bir durum yoktu, ancak her gün ortalama 20 kişi siyasi çatışmalarda ölüyordu. Bunların çoğunluğu faşistlerin devrimci gençleri vurması sonucu gerçekleşiyordu. Maraş Katliamı, gelişen devrimci hareketleri bastırmak amaçlı psikolojik ortam yaratmak için gerçekleştirilmişti. Antep başta olmak üzere Kürdistan’da Apocuların, yani Kürdistan devrimcilerinin önemli bir gelişmesi söz konusuydu. Hilvan ve Urfa bölgesinde hakimiyetimiz önemli oranda gelişmişti. Maraş Katliamı bu ortamda gerçekleşti. Alevi Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı, devrimci güçlerin etkin olduğu mahallelere, Alevi işyerlerine saldırıldı. Yüzlerce Kürt Alevisi katledildi. Rêber Apo, bunu Hareketimizin gelişimi ve Parti’nin kuruluşuna yönelik bir cevap olarak değerlendirdi. Bu katliam üzerine kapsamlı bir siyasal değerlendirme yaptı. Siyasal durum çerçevesinde örgütsel durum ve görevlerimizi ortaya koydu. Rêber Apo, Maraş Katliamı’nı faşizmin ayak sesleri olarak değerlendirdi. Eğer devrimciler bir araya gelip mücadele etmezlerse bu sürecin askeri bir darbeyle sonuçlanacağı tespitinde bulundu. 12 Eylül 1980’den iki yıl önce bu değerlendirmeyi yaptı. Bu, Kürdistan ve Türkiye gerçeğinin doğru analiz edildiğini gösteriyordu. Tabi ki dünya siyasi durumunun da doğru değerlendirilmesini.

Rêber Apo, bu nedenle çeşitli devrimci örgütlerle bir cephe ve ittifak görüşmesi yapılmasını istedi. Bu nedenle bazı örgütlerle faşizme karşı ortak mücadele görüşmeleri yapıldı, ancak durumu ciddiye almadıklarından bu girişimlerimiz sonuç vermedi.

Maraş Katliamı’nı önceden böyle tespit etmek bizi diğer sol gruplara göre daha tedbirli hale getirdi. Maraş Katliamı sonrası hemen birçok ilde sıkıyönetim ilan edildi. 4 ay kadar sonra ise Kürdistan’ın büyük bölümü ve Türkiye’nin önemli şehirlerinde sıkıyönetim ilan edildi. Kürdistan’da askeri yönetim daha o zaman hakim kılınmıştı.

Kürt Halk Önderi’nin darbenin ayak seslerine işaret ettiği biliniyor. Öcalan, bu öngörüsünü Maraş Katliamı’nın yanı sıra hangi argümanlara/işaretlere dayandırıyordu ve Ortadoğu’ya çıkış kararı nasıl verildi?

Başta Kürdistan olmak üzere sıkıyönetimin Mayıs 1979’da yaygınlaştırılması, aslında askeri darbenin önündeki engelleri temizleme adımıydı. Rêber Apo’nun Maraş Katliamı sonrası yaptığı değerlendirmeler adım adım pratikte de doğrulanıyordu. Rêber Apo, Türk devlet gerçeğini ve Kürdistan’a yaklaşımını çok iyi bildiğinden Türk devletinin Kürdistan’da gelişen Özgürlük Hareketi’ne tahammül edemeyeceğini öngörüyordu. Zaten daha sonra ortaya çıkan belgelerden anlaşıldı ki; 12 Eylül askeri darbesini gerçekleştiren Kenan Evren, helikopterle Mardin’den Ankara’ya giderken darbe kararını Siverek üzerinden geçerken vermiş. Türkiye’deki siyasi durum ya bir devrimci hamle ile sonuçlanacaktı ya da karşı devrimin hamlesi gerçekleşecekti. Türkiye’deki mevcut durum, uzun süre sürdürülemezdi. Buna NATO da izin vermezdi.

PKK’nin kuruluşundan 6 ay sonra Merkez Komite Üyesi ve Yürütme’de olan Şahin Dönmez’in yakalanması Hareketimiz açısından öngörülmeyen olumsuz bir durum oldu. Şahin Dönmez, Parti kuruluşu dahil Parti yönetimi ve kadrolarına dair her türlü bilgiyi düşmana verdi. Bu durumda Hareketimiz düşman tarafından daha fazla ciddiye alındı. Daha sonra Siverek mücadelemizin başlaması, bu mücadelenin Kürdistan halkı üzerindeki etkisi, PKK’nin toplumsal tabanı ve mücadele gücünü artırma gibi etkenler bu öngörünün temel dayanaklarıydı.

Şahin Dönmez’in yakalanmasından sonra düşman Rêber Apo ve örgüt yönetimini ele geçirmek için özel bir çaba içine girdi. Mevcut durumda Rêber Apo’nun Kürdistan ve Türkiye’de güvenliğini sağlamak çok zordu. Bu açıdan yurt dışına çıkış dışında seçenek yoktu. Bu nedenle örgüt güvenliğini sağlamak ve Ortadoğu’da başta Filistinliler olmak üzere siyasi ilişkileri geliştirmek için yurt dışına çıkıldı. Aslında bu ilk çıkış, uzun süreli düşünülmüyordu. Ancak 12 Eylül 1980’de darbe gerçekleşince ülkeye dönme koşulları kalmadı.

Öcalan’ın da öngördüğü darbe gerçekleşti ve toplumsal muhalefet, askeri cunta tarafından ezildi. Darbeyi nasıl karşıladınız; hareketlerin dağıldığı ve mültecileştiği, savrulmaların olağanlaştığı bu zor yıllarda neler yaptınız?

Bizim için 1979-1980 büyük bir mücadele dönemi olarak geçtiği gibi düşman saldırılarının arttığı ve örgütsel yapımızın gelişmelere cevap veremediği bir süreç oldu. Hareketimiz büyümüştü, ancak saldırılar karşısında ortaya çıkan imkanları örgütleyip harekete geçirecek yönetim ve kadro gücü olunamıyordu. Birçok alanda yoğun yakalanmalar oluyordu. Siverek’te Celal Bucak tamamıyla çökertilememişti. Bu da birçok kadro gücünün ve imkanının burada tutulmasına yol açıyordu. Bu ortamda askeri darbe gerçekleşti.

Darbeden önce tüm alanlara tedbirli olmaları ve kırsal alanlara çekilmeleri talimatını vermiştik. Talimatı yeterince dinlememe ve tecrübesizlik kayıpların önüne geçemedi. Darbeyi önceden öngörme ve tedbir alma, bizim için darbeyi diğer örgütlere göre kısmen daha iyi karşılama durumu ortaya çıkardı. Öte yandan bizim 12 Eylül öncesi Ortadoğu, Suriye ve Lübnan ile kurulan ilişkilerimiz bize avantaj sağladı.

Daha darbeden önce Kemal arkadaş gerillayı örgütlemek ve gerilla savaşını geliştirmek için Lübnan’dan Kürdistan’a gelmişti, ancak talihsiz bir biçimde 12 Eylül’den bir buçuk ay kadar önce esir düşmüştü. 12 Eylül Darbesi’nden sonra kısa sürede Türkiye’de devrimci hareketler etkisizleştirilmişti. Bu ortamda biz de durum değerlendirmesi yaptık. Kadrolarımızı ve örgüt yapımızı bir dönem yurt dışına çıkarıp hazırlık yapma kararı aldık. Cezaevinden Hayri, Mazlum ve Kemal arkadaşların düşünceleri de bu yöndeydi. Ülke içinde bazı irtibat birimleri ve küçük örgütsel birimler ya da kadrolar bırakarak yurt dışına çıkış gerçekleştirildi. Önceki hazırlıklarımız bizim bu konuda başarılı olmamızı sağladı. Öte yandan kadro ve sempatizanlarının aldığı örgüt kültürü, bize bu konuda avantaj sağladı. Diğer örgütlerin kadroları ve sempatizanları dağılıp kendi başının çaresine bakarken, bizim kadrolarımız ve sempatizanlarımız örgütü aramış, örgütün dediğine göre hareket etmişti. Bu da kadrolarımızın düzenli biçimde yurt dışına çıkışını sağladı. Hatta diğer örgütlerden bazı kadroları da bizim imkanlarımızla yurt dışına çıkardık.

Rêber Apo, Haziran 1979’da yurt dışına çıktıktan kısa bir süre içinde Suriye’de Kürtler içinde belli ilişkiler yarattığı gibi Lübnan’da Filistinlilerle ilişki kuruldu ve askeri eğitim imkanları yaratılmıştı. Filistinlilerin yanında bizim de kamplarımız oluşmuştu. Tüm bunlar bizim diğer hareketler gibi savrulmamızı ve mültecileşmemizi engelleyen etkenlerdi. Kuşkusuz tüm bu imkanları yaratma ve örgütsel bir sistem kurma tamamen Önderliğin çabalarıyla olmuştu. Zaten Rêber Apo’nun önderlik gerçeğini en fazla kanıtladığı dönem, 12 Eylül faşizminden 15 Ağustos 1984’teki atılıma kadarki dönemdir. Bu dönemdeki çabaları, Hareketin toparlanmasında destansı ve mucizevi bir çalışmadır. 12 Eylül askeri faşist darbesinin yarattığı yenilgi psikolojisi ortamında kadroları ve örgütü toparlamak ve yeniden mücadele eder hale getirmek büyük bir önderlik duruşu ve çabasıyla olabilirdi. Bunu da Rêber Apo başardı. Bu dönem, başlı başına birkaç cilt kitapta anlatılabilecek, birkaç romanla kavranabilecek bir dönemdir. Önderliğin duyguları, çabaları, kadroların durumu, gün gün yaşadıkları. Tüm bunlar, PKK’nin her dönemde çok çetin bir mücadele yürüttüğünü gösterir. Temel örgüt kültürü, yönetim gücü ve büyük önderlik duruşu esas olarak bu dönemin ürünüdür. Buradaki çalışmalar, örgütü 20 yıl yürüttü. Kuşkusuz 1999 ve 2005 sürecinde tasfiyeciliğe karşı mücadelede örgütün yaşadığı zorluklar, bu dönemdeki mücadele ve elde edilen deneyimler de 20 yıla yakındır Hareketimizi mücadele eden bir örgüt içinde tutmaktadır.

PKK yeni bir mücadele stratejisi oluşturarak girmeyi gerekli gördüğü; bunu, Temmuz 1981’de Lübnan-Filistin sahasında gerçekleştirdiği PKK 1. Konferansı’nda yazılı ve sözlü bir stratejik analiz haline getirdiği biliniyor. Pratik olarak 12 Eylül 1980’den Mart 1993’e kadar, fakat resmiyette ise Ocak 2000’e kadar geçen süreci, 2. Stratejik Dönem olarak tanımlıyorsunuz. “Uzun Süreli Halk Savaşı Stratejisi” neydi, bunun teorik analizini nasıl yaptınız, bu strateji ne kadar uygulanabildi?

PKK 1. Konferansı’nın Haziran 1981’de gerçekleştirilmesi, 12 Eylül karşısındaki tutumumuzu göstermektedir. Darbenin üstünden 10 ay geçmeden bu konferansın gerçekleştirilmesi de büyük bir örgütsel başarıdır. Bu konferans, 12 Eylül faşizmine verilmiş güçlü bir cevap oldu. Rêber Apo, bu süreçte hazırladığı Kürdistan’da Zorun Rolü, Ulusal Kurtuluş Problemi ve Çözüm Yolu, Kişilik Sorunu ve Örgütlenme kitaplarıyla yeni dönem siyasetini, mücadele stratejisini ve örgütsel yapılanma gerçekliğini ortaya koydu. Kürdistan’da Zorun Rolü kitabında uzun süreli halk savaşı teorik olarak ortaya konuldu. Stratejik savunma, stratejik denge ve stratejik saldırıyı esas alan üç aşamalı savaş stratejisiyle Kürdistan’da sömürgeciliğin sökülüp atılması hedeflendi.

Konferans hem geçmiş süreci değerlendirdi hem de gelecekteki mücadele çizgimizi ortaya koydu. Bu konferans, 12 Eylül’le birlikte ortaya çıkan kafa karışıklıklarını giderdi; Partinin ileriye doğru yönelmesini sağladı. Geçmişin doğru değerlendirilmesinin ne kadar önemli olduğu, bu konferans ve ortaya çıkardığı sonuçlarla çok daha iyi görüldü. Başka örgütlerin dağılması ve parçalanması ise 12 Eylül’ün yarattığı kafa karışıklarının giderilmemesi ve herkesin ya da gruplaşmaların önceki dönemleri farklı değerlendirmesi; gelecek için düşünülenlerin farklılaşması sonucudur.

Uzun süreli halk savaşı; faşizmin ve sömürgeciliğin Kürdistan’daki karakteri, Türkiye’nin siyasi durumu ile bağlantılı belirlenen bir stratejidir. Kuşkusuz bu stratejinin gereği Kürdistan’da bir ulusal demokratik cephe ve Türkiye’deki devrimcilerle faşizme karşı ortak mücadele hattı oluşturmak da hedeflendi.

Gerillanın hazırlanması, ülkeye gönderilmesi ve 15 Ağustos Hamlesi’nin başlatılması bu stratejinin gereklerinin yerine getirilmesidir. Zaten 1982’deki 2. Kongre, ülkeye dönüş kararı aldı. Aynı süreçte zindandaki 14 Temmuz Direnişi ve önder kadrolarımızın şehadeti de ‘ülkeye dön’ çağrısı oldu. Gerilla hamlesi yetersiz de olsa başarılı biçimde gerçekleştirildi. Gerilla mücadelesinin kesintisiz sürdürülmesi sonucu, 1990’lı yılların başında serhildanların gelişmesiyle diriliş devrimi gerçekleşti. Diriliş devriminin gerçekleşmesiyle birlikte gerillaya muazzam düzeyde bir akın oldu, ancak bu süreç doğru değerlendirilemedi. Erken iktidar hastalığı ve tasfiyeci eğilimler, stratejik savunma ve denge aşamasını geçip stratejik saldırıya geçmenin önünü aldı. Büyük kazanma imkanları varken bu değerlendirilemedi.

1993’teki ateşkes, 1. Konferans’la belirlenen stratejinin sonuydu. O strateji, 12 Eylül darbesiyle somutlaşan devlet sistemini yıkıp Kürt sorununun çözümünü öngören yeni bir devlet yapılanmasını amaçlarken, ateşkes karşıdaki devleti demokratik dönüşüme uğratmayı hedefliyordu. Kürt Halk Önderi’nin, bu amaca uygun olarak da yol ve yöntemlerde değişiklik geliştirme çabası, Türk devletince neden engellenip sabote edildi ve imha saldırıları dayatıldı?

Rêber Apo’nun gelişen gerilla mücadelesi ve serhildanların, mücadelenin siyasi boyuta taşınması konusunda her zaman çabaları oldu. Daha 1988’de M.Ali Birand’a verdiği röportajda devlet bir memurunu göndersin tartışalım, demişti. Turgut Özal bazı yumuşak yaklaşımlar gösterince Özal’ın bu yaklaşımlarını cesaretlendirip güçlendirmek için 1993 ateşkesini gerçekleştirdi. Bu önemli bir siyasi hamleydi. Türkiye cephesini böyle etkilerken, bu adımı daha da etkili kılmak için tüm Kürt siyasi güçlerini bir araya getirme adımı da attı. Rêber Apo, hep demokratik siyasi çözümü tercih etti, ancak Türkiye Cumhuriyeti o kadar Kürtleri soykırıma uğratma üzerine şekillenmiş ki, Kürtlüğün var olmasını bile düşünmek istemiyor. Onlara göre Kürdistan, Türk uluslaşmasının yayılma alanı olmalıdır. Bu devletin anayasası da kanunu da stratejisi de amacı da bu. Dünya tarihinde görülmemiş bir gericilik ve soykırım zihniyeti! Hiçbir soykırımcı zihniyet ve gericilik bu kadar katı değildir. Onlara göre Türk-Kürt kardeşliği de olmaz, çünkü Kürt’ün varlığı tanınmıyor. Bazen sözde tanımaları bile Kürt’ün varlığını yok etmek içindir. 1993 ateşkesi ve Rêber Apo’nun çabaları neden engellendi, sabote edildi denirken bunu düşünmek lazım. Kürt’ün varlığını tanımaya kapı aralıyor diye kendi cumhurbaşkanını bile zehirleyerek öldürdüler. Rêber Apo’nun adımına neden karşılık verilmedi sorusunun cevabı bu gerçekliktedir. Bu Türk devlet gerçekliğini anlamayan hiçbir Kürt siyasetçi ve demokrat, yaşananları doğru değerlendiremez, demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümünde sonuç alıcı politika üretemez. Demokratik zihniyetin ve demokratikleşmenin gelişmesini önemsemek ama bunun nasıl bir zihniyet ve politik yaklaşımla gerçekleşeceğini de bilmek gerekir.

93-98 böyle büyük bir direnişle geçti. Buna rağmen stratejik değişimi, 1 Eylül 1998 ateşkesiyle PKK Önderliği öngördü. Buna da küresel boyutu dahil yapılan engellemeyi anlatır mısınız?

Rêber Apo, örgüt, politika ve eylem çizgisinde stratejik düzeyde değişimler yapmayı, 1994 sonu 1995’in başında gerçekleştirdiğimiz 5. Kongre’de Hareketimizin önüne koydu. Partimizi reel sosyalizmin yanlışlıkları ve etkisinden çıkarmak istiyordu. Böylece mücadele daha etkili olacak ve sonuç alıcı kılınacaktı. 5. Kongre’ye sunulan Politik Rapor, bu konuda çarpıcı tarihi bir belgedir. Örgüt içinde ortaya çıkan Şemdin Sakık tasfiyeciliği, bunun önüne geçti. Önderliğin bu yönlü çabalarını sabote etti, çünkü böyle değişim ve dönüşüm süreçlerinde bu tür eğilimler, ortaya konulan değişim ve dönüşüm etkenlerini, gereklerini ve argümanlarını kendi tasfiyeci ve mücadeleyi geriye çeken anlayışlarına uyarlama, yani tersinden ele alma zemini olarak değerlendirirler. Dolayısıyla bu tasfiyeciliğe karşı mücadele, onun zihniyetini etkisizleştirme çabası, Rêber Apo’nun değişim ve dönüşüm doğrultusundaki ivmesini olumsuz etkiledi. Bu tür eğilimlere karşı gösterilen tepkiler de değişimin istenilen düzeyde gelişmesini olumsuz etkiler.

Öte yandan uluslararası güçler de PKK’nin reel sosyalizmin yanlışlarından arınıp doğru çizgiye oturmasını ve daha etkili mücadele eder hale gelmesini kendilerinin Ortadoğu politikası için engel olarak gördü. Bu nedenle uluslararası komplo bir yönüyle de Rêber Apo’nun PKK’yi reel sosyalizm pratiğinden çıkardığı dersler doğrultusunda değişime uğratmasını engellemek için gerçekleştirildi. Onlar, PKK’nin eksikliklerinden arınarak daha etkili mücadele eder hale gelmesini istemedi.

Rêber Apo’nun ideolojik ve politik çizgisi ,halkların kardeşliğini esas aldığından işbirlikçiliğe dayalı Ortadoğu düzenini sarsıyordu. Kürt sorununun demokratik siyasal temelde çözümünü ve Ortadoğu’nun demokratikleşmesini, yani halkların irade olmasını çıkarlarına ters görüyorlardı. Bu nedenle Rêber Apo’nun 1 Eylül 1998 ateşkesine olumlu cevap vermek yerine komployla esaret altına alıp Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmeyi hedeflediler.

Stratejik değişim tanımlamasının, ancak Ocak 2000’de yapılan 7. PKK Kongresi’ne kaldığını biliyoruz. 7. Olağanüstü Kongre, ‘Uzun Süreli Halk Savaşı Stratejisi’ni değiştirdi. İmralı mücadelesi merkez olmak üzere yeni strateji olarak esas alınan neydi?

Hareketimiz, Rêber Apo’nun esaret altına alınmasına karşı o güne kadar görülmemiş bir mücadele planlaması ve kararlılığı ortaya koydu. Tüm gerilla güçleri fedai eylem önerisi yaptı. Parti yönetimimizden bir arkadaş bu gençlerin hepsi fedai olmak istiyor, bir de en eski arkadaş olsun, diyerek fedai olma önerisi yaptı. Gerilla gücümüzün savaş kapasitesi Rêber Apo’nun esaretine duyulan öfke ile bir patlama yaptı. Tarihte kesinlikle tümü böyle fedai olan bir mücadele gücü görülmemiştir. Rêber Apo’nun Kürtler için anlamı ve Rêber Apo’ya bağlılık, böyle bir gerçeklik ortaya çıkardı. Rêber Apo esaret altında olmasına rağmen 20 yıllık mücadelenin tüm gerçeklikleri ortaya çıkardığını, demokratik siyasal mücadele ve demokratik çözümün koşullarının olgunlaştığını düşünerek savaşı sonlandırma kararı verdi. Gerillanın şiddetli bir savaş içine gireceğini biliyordu. Esaretini bir intikam savaşına dönüşmesi yerine bir demokratik çözüme vesile yapmak istedi. Şiddetli bir savaş yöntemini, komplonun oyununa gelmek olarak değerlendirdi. Bu konuda Türk devletini de uyardı.

Rêber Apo, bu komployu hem boşa çıkarmak hem de demokratik siyasal mücadele temelinde demokratik çözüme fırsat vermek için 3. Stratejik Dönem olarak serhildanların temel mücadele yöntemi olduğu bir stratejiyi Özgürlük Hareketi’nin önüne koydu. Türk devleti de sorunun savaşsız çözümünü istiyorsa bu strateji sonuç verebilirdi. On yıllardır sürdürülen mücadelenin sonucu ortaya çıkan özgürlüğü için mücadele eden halk gerçekliğine dayanarak bu stratejinin başarıya ulaşması mümkündü. Yeter ki Türk devleti demokratik mücadele kurallarına uysun; savaş, zor ve baskı yöntemlerine başvurmasın.

Kuşkusuz bu stratejinin yürümesinde Türk devletinin üzerine düşen sorumluluklar da vardı, ancak bu stratejimizi bir zayıflık olarak gördü. Bu nedenle Kürt sorununun çözümü konusunda hiçbir adım atmadı. PKK’nin artık mücadele edemez hale geldiği düşünülüyordu. Nitekim demokrasiden söz ederek iktidara gelen AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan ‘düşünmezseniz böyle bir sorun da olmaz’ diyerek bizim stratejik yaklaşımımıza böyle bir inkarcılıkla cevap veriyordu. Hareket olarak ısrarla bu yaklaşım bırakılsın; Kürt sorununa demokratik yaklaşım gösterilsin, dememize rağmen AKP iktidarı oralı olmadı. Ne zaman ki, gerilla 1 Haziran 2004’te yeni bir mücadele hamlesi başlattı, o zaman AKP iktidarı Kürt sorununun varlığından söz etti. Rêber Apo buna da bir şans tanımak istedi, ancak AKP iktidarı oyalama, zaman kazanma ve bu temelde iktidarını pekiştirme politikası izleyince 3. Stratejik Dönem’in de sonu getirilmiş oldu.

1 Haziran 2010’dan itibaren başlayan 4. Stratejik Dönem olan “Devrimci Halk Savaşı Stratejisi”ne geçtiniz. Bu strateji devam ediyor. Son 11 yıldır Devrimci Halk Savaşı Stratejisi’nin gereklerine göre örgütlenip o temelde öz savunma savaşını her yerde geliştirebildiniz mi?

1 Haziran 2010, aslında AKP iktidarının Fethullahçılarla birlikte Kürt sorununun demokratik temelde çözmeyeceklerinin netleştiği bir dönemdi. AKP iktidarına her türlü zemin ve fırsat sunulmasına rağmen Kürt sorununun çözümünde adım atılmıyordu. Adım atılmadığı gibi 2009’da olduğu gibi yaygın siyasi soykırım operasyonlarına yönelmişlerdi. Açıkça çözüm yok, sizi zamanla çürütüp bitireceğiz, deniliyordu. Hareketimiz buna karşı tutum koydu. Biz artık demokratik mücadele ve uzlaşmaya dayalı demokratik çözüm stratejisini böyle götüremeyiz, denildi. AKP-Fethullahçı ittifakına dayalı iktidar, ‘bize bir süre daha zaman tanıyın, bazı adımlar atacağız’ deyince İmralı’da ve Oslo’da görüşmeler sürdü. 12 Haziran 2011 seçimi öncesi Oslo’da bir 10 maddelik protokol ortaya çıktı. Bu protokol kabul edilmediği gibi seçim sonrası AKP-Fethullahçı hükümet, Sri Lanka modeli ile Hareketimizi tasfiye etmek için saldırıya geçti. Diğer taraftan da İran saldıracak, PKK tasfiye edilecekti. İran saldırısında başarısız kalıp PKK ile ateşkes yaptı. AKP-Fethullahçı iktidar, 2011 ve 2012’deki saldırılarla bırakalım sonuç almayı, gerilla karşısında büyük bir başarısızlık yaşadı. Bunun sonucu yeniden İmralı’ya giderek ateşkes olsun, görüşmeler yapılsın isteğinde bulundu. Rêber Apo buna da bir şans tanıdı. Rêber Apo’nun hazırladığı demokratik çözüm manifestosu olan bir bildiri, 2013’teki Newroz’da milyonların önünde okundu. Gerilla, Bakur’daki üslerinden Medya Savunma Alanları’na hareket etti, Türkiye’nin ’resmi’ sınırları dışına çıkıyordu. Her yerde gerilla hareket halinde sınır dışına yöneliyordu. Ancak AKP hiçbir taahhüdünü yerine getirmediği gibi, Hükümet Sözcüsü ağzından “cehenneme kadar yolları var” denildi. Rêber Apo’nun 2014 ve 2015’teki çabaları sonucu gerçekleştirilen Dolmabahçe Mutabakatı da sonuçsuz kaldı, çünkü AKP yeni ittifakları MHP ve Ergenekoncularla birlikte Çöktürme Planını uygulayıp tasfiyeyi önlerine koymuşlardı.

4. Stratejik Hamle olan halkın öz savunması ile kendi öz yönetimini sağlama, devletin yanında kendi özerklik sistemini kurma çabalarında yetersiz kalındı. Toplumsal alan örgütlerimiz, düşmanın saldırılarına karşı kendisini ve halkı ne örgütlü olarak ne de öz savunma olarak mücadeleye hazırladı. En iyi öz savunma toplumun örgütlü gücüne dayalı kendi yaşamını tüm boyutuyla inşa etmesidir. Halkın kendi yaşamını her alanda örgütleyip demokratik öz yönetimini kurduğu örgütlü demokratik topluma dayalı yaşam sistemini kuramadı. Devlet, Kürt sorununun çözümünde adım atmamada ısrar ederken hala çözümü devletten bekleme gibi bir yaklaşımla örgütlü toplumla kendi demokratik çözümünü yaratmada gereken adımlar atılmadı. Kolay yollardan sorunun çözüleceğini sanarak kendisini saldırılara karşı hazırlamayan, bu yönlü örgütlemeler içine girmeyen bir siyasi ve toplumsal tutum içinde olundu. Aslında halkın, 4. Stratejik Dönem’in gereklerine göre örgütlenmesi sağlanıp toplumsal yaşam inşa edilseydi bu saldırılara karşı en büyük direniş gücü olurdu. Ancak ne düşmanın yönelimi doğru değerlendirildi ne de toplumun gücü görülüp örgütlenerek saldırılara karşı hazırlık yapıldı. Böylece boyunlar düşmanın bıçağı altında tutulmuş oldu. Toplumun örgütlü gücü olmadan demokratik siyasal yapılanmasının bazı imkanlarıyla mücadele edileceği yanılgısı içine girildi. Aslında toplumsal alan da siyasal alan da hatta gerilla alanı da hala 3. Stratejik Dönem’in yaklaşımı, beklentileri ve alışkanlıklarıyla hareket edince düşman hazırlıklarını kapsamlı yaptı. Adım adım hem toplumsal alana hem siyasal alana hem gerillaya yöneldi. Bu saldırıların gün be gün gelişeceği ve faşist iktidarın kendini her yere hakim kılmak isteyeceği öngörülemedi. Zamanında tavır koyup mücadele edilerek daha sonraki saldırıların önünün alınması gerçekleştirilemedi. AKP-MHP faşizmi, 7 Haziran 2015 sonrası 24 Temmuz’la birlikte kapsamlı saldırıya geçti. Halk örgütlü olduğu bazı alanlarda öz yönetimlerini koruma direnişi içine girdiyse de tüm alanlar böyle bir mücadeleye yeterli hazırlık yapmadığından direniş bütünlüklü olmayıp bazı alanlarla sınırlı kalınca istenilen sonuç alınamadı.

4. Stratejik Dönem, halkın demokratik çözümü kendi iradesi ve örgütlemesiyle sağladığı dönem olacak ve bunu da devlete kabul ettirecekti. Bunun koşulları vardı, ancak her zaman koşulların olması sonuç alınacağı anlamına gelmez. Süreç doğru kavranmaz, örgütlü olunmaz, bütünlüklü hareket edilmez ve direniş iradesi ortaya konulmazsa tabi ki saldırıda olan, bunun için her türlü hazırlığını yapan düşman karşısında istenilen sonuçlar yeterince alınamaz. Direnmek ve teslim olmamak önemlidir. Bu da değer yaratan ve gelecekte kazanmayı sağlayan bir duruştur ama eksik bir duruştur. Bu açıdan 4. Stratejik Dönem’de gerilla da toplumsal alan da demokratik siyasi güçler de bu dönemin gereklerine göre hareket edip istenilen düzeyde mücadeleyi geliştiremedi. Buna rağmen direniş ve mücadele sürdü, bu da düşmanın Çöktürme Planı’nda hedeflediği sonuçlara ulaşmasını engelledi, hatta bugün olduğu gibi AKP-MHP faşist iktidarını çöküş noktasına getirdi.

42 yıldır soluksuz bir mücadele var. Kürdistan halkı, tüm toplumsal katmanlarıyla büyük bedeller verdi. PKK, 42 yıldır öncü olma vasfını korudu; bugün de direnişe önderlik yaptığı gibi geleceğe dair paradigmasına dayanan vizyonuna güveniyor. Kürt Özgürlük Hareketi olarak, bu vizyonunuzu özetleyip size, demokrasi güçlerine ve halka düşen sorumlulukları ana hatlarıyla söyleyebilir misiniz?

PKK, 43. mücadele yılına girse de Özgürlük Hareketimizin mücadelesi 48. yılındadır. Rêber Apo açısından ise 50 yılı geçen bir mücadele söz konusudur. Kesintisiz ve soluksuz bir mücadele yürütülmüştür. Her ‘an’a büyük bir mücadele sığdırılmıştır. 500 yılda yürütülecek mücadele ve yaratılan değerler, bu 50 yılda yürütülmüş ve yaratılmıştır. Önceki mücadeleler bırakalım bir kuşağı, bir ya da birkaç mevsim zor sürmüştür. Rêber Apo’nun öncülük ettiği mücadele ise 3-4 kuşağı içine aldı. Toplum kendi kimliği ile bir direniş kültürü kazandı ve bunun geleneği oluşturuldu. Sürekli mücadele kültürü ve kişiliği üreten bir toplumsal gerçeklik yaratıldı. Bunu tersine çevirmek, bu halkı özgürlük mücadelesinden alıkoymak mümkün değildir. Her şeyden önce bu 50 yıllık mücadelenin bu yönlü anlamı ve değeri çok iyi bilinmelidir.

PKK’nin ideolojik, politik, örgütsel ve eylem çizgisi de her bakımdan önemli bir deneyim ortaya çıkardı. Yine halkın serhildanları ve demokratik eylemlilikleri de hiçbir halkta görülmediği kadar kapsamlı oldu. Tüm bunları da büyük bir mücadele birikimi ve gücü olarak görmek gerekir. Neredeyse her evin bir şehidi, bir gazisi, en az 10 yıl yatan tutuklusu var. Bu mücadele, tüm Kürt halkına dokundu; halkın tümüne yakını bir biçimde bu mücadele içinde yer aldı. Dolayısıyla bu mücadele bir bütün olarak halkın mücadelesi haline geldi.

En önemlisi de PKK şimdi böyle bir mücadele birikimi ve gücüne yeni bir paradigma ile öncülük yapıyor. Kadın özgürlükçü demokratik toplum paradigması bu birikimi ve mücadele gücünü en az on kat daha etkili ve güçlü hale getirdi. En önemlisi de eğer doğru öncülük edilirse bu paradigma ile bu halkın mücadelesi yenilmez bir karaktere kavuştu. Sadece Kürdistan’da değil, Ortadoğu’da ve dünyada gelecek, bu paradigmanındır. Dolayısıyla bu paradigmaya sahip olan Kürt halkı doğru öncülükle mücadeleyi yükselttiğinde mutlaka kazanacaktır. Kendisiyle birlikte tüm Türkiye ve Ortadoğu halklarına da büyük kazandıracaktır. Bu yönüyle PKK, sadece Kürt halkının değil, tüm Ortadoğu halklarının demokratik toplumcu özgürlük gücü haline geldi. Geliştirdiği demokratik modernite ile kapitalist moderniteyi aştıracak alternatifi ortaya çıkardığından tüm insanlığın da yol göstericisi haline geldi. Kürt halkı sadece Ortadoğu’da değil, dünyada da böyle bir onura kavuştu.

Şu anda Kürt halkının elindeki en büyük güç ideolojik çizgisi ve yeni paradigmasıdır. Tarih yaratan ve her zaman büyük zaferler kazandıran ideolojiler ve paradigmalardır. Onların doğru bir toplumsal yapılandırmaya kavuşturulmasıdır. Büyük dinlerin kazanması, Rönesans ve Reform hareketlerinin kazanması, sosyalizm ve demokrasi düşüncesinin son birkaç yüzyılın kazandıran düşünce ve toplumsal yaşam sistemi haline gelmesi, bu ideolojik güçlerinden ileri gelmiştir. Rêber Apo’nun kadın özgürlükçü demokratik ekolojik toplum paradigmasına dayalı demokratik konfederal sistemle gerçekleşecek toplumcu demokratik yaşam, yani demokratik sosyalizm de bu yüzyılın kazananı olacaktır. Hareket Kürdistan’da başlatıldı, adım adım tüm Ortadoğu ve dünyaya yayılıyor.

Parti olarak Rêber Apo’nun ortaya koyduğu bu düşünceyi doğru pratikleştirmenin öncülüğünü yapacağız. Parti olarak bu birikim ve tecrübeye sahibiz. Bu çizginin mücadelesini verecek devrimci iradeye sahibiz. Bizim Önderlik çizgisinde mücadeleyi yükseltme yanında Önderlik çizgisini tüm dünya halklarına ve demokrasi güçlerine taşırma sorumluluğumuz var. Rêber Apo’nun görüşleri artık her yerde daha iyi tanınıyor ve anlaşılıyor. 43. Parti yılında mücadelemizi Önderlik çizgisinde geliştirerek Kürt halkının, Türkiye ve Ortadoğu halklarının özgür ve demokratik yaşamını yakınlaştıracağız.

Türkiye ve Ortadoğu’daki demokrasi güçleri şunu görmeli; Türkiye ve Ortadoğu’nun tüm sorunlarının çözüm anahtarı Önderlik düşüncelerinde vardır. Ortadoğu’yu bugünkü baskıcı, sömürücü ve sürekli çatışmaların içinde tutan kapitalist modernist, milliyetçi ve mezhepçi zihniyetleri aştıracak; tüm halkları, inançları ve etnik kimlikleri ne olursa olsun özgürlüğe kavuşturacak Rêber Apo’nun ideolojik-politik düşünce yapısıdır. Bu açıdan demokrasi güçleri hem bu çizgiyi daha iyi anlamalı hem de demokrasinin ancak ittifaklarla gelişebileceğini görerek tüm demokrasi güçlerini bir araya getirebilecek bir yeteneği göstermelidir.

Kürt halkı, Rêber Apo’ya bağlıdır. Eğer Rêber Apo paradigması etrafında mücadelesini geliştirirse mutlaka özgür ve demokratik yaşama kavuşacaktır. Kürt halkı kendisine güvensin, Önderlik çizgisinde kazanacağına inansın. Kürt halkı ne kazandıysa mücadeleyle kazandı. Kuşkusuz Kürdistan’da kolay yollardan kazanma yoktur. Zorlukları göze almadan Kürdistan’da ne varlık korunabilir ne de özgür ve demokratik yaşam kazanılabilir. Bu açıdan Kürt halkı, 43. PKK yılında Önderlik çizgisinde zorluklara katlanma temelinde mücadele ederse mutlaka kazanacaktır. Kürt gençliğinin ve kadınının da bu kazanmaya öncülük yapacak gücü vardır. Mücadele temelinde 43. Parti yılında başarılar elde edileceğine inanıyor, bu temelde mücadele eden tüm güçlere selam, sevgi ve saygılarımı sunuyor, üstün başarılar diliyorum.

Anf

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu