RÖPORTAJ

Avukat Kaleli: Bitmeyen bir yas sürecine tanıklık ediyoruz, bununla yüzleşmeliyiz

Gömdürülmeyen cenazeler, yıkılan mezarlar, parçalanan bedenler ve ailelerine yapılan eziyetin bir “savaş hukuku” çerçevesine girdiğini belirten Ölüye Saygı ve Adalet İnisiyatifi’nden Av. Gulan Çağın Kaleli, “Bitmeyen bir yas sürecine tanıklık ediyoruz ve bununla yüzleşmeliyiz” dedi.

Kürt sorununun savaş ve şiddet yöntemiyle bastırılmaya yeniden başlanılan 2015 tarihinden bu yana yaşamını yitirenlerin cenazesine yönelik parçalama, yakma, gömdürtmeme, dini vecibelerine izin verilmeme, mezar taşlarını parçalama, naaşı yerinde çıkartma, ailelerine yönelik eziyet sınırsız ve sistemli bir politikaya dönüştü. Hak örgütleri ve savunucuları başta olmak üzere vicdan sahibi her bir bireyi derinden sarsan uygulamaya karşı harekete geçen aydın, yazar, hukukçu ve gazetecilerden oluşan bir grup insan, “Ölüye Saygı ve Adalet İnisiyatifi” adıyla bir oluşuma gitti. Oluşumun sekretaryasından Avukat Gulan Çağın Kaleli ile çalışmaları, araştırmaları, tartışmaları yanı sıra bu konuda siyasal, sosyal, hukuksal, ulusal ve uluslararası sürece dair yaşananları konuştuk.
Ailelerin, “Ölümüzle barışmayan, bizimle nasıl barışılır” düşüncesine dikkati çeken hukukçu Çağın Kaleli‘nin değerlendirmeleri, geleceğe dair yol gösterici nitelikte. Ölüyü dahi “bizden olan ve olmayan” şeklindeki sistematik uygulamaya dair söyleşimizin son sözünü okuyucuya bırakıyoruz…

*Ölüye Saygı ve Adalet İnisiyatifi”nin kurulması sürecini biraz anlatır mısınız, hangi ihtiyaçtan doğru?

Bu alanda çok farklı sivil toplum kuruluşları kendi disiplinleri üzerinden çalışmalar yürütüyordu. Dağınık da olsa bir çalışma vardı. Toplu mezarlar, faili meçhuller, zorla kaybetmeler üzerinden çalışmalar vardı. Bunların hukuki süreçlerinin takip boyutuyla da belli başlı çalışmalar yürütülüyordu. Ama bu çalışmaları bir araya getirebilmek ve birlikte düşünmek, tartışabilmenin çok kıymetli olduğunu düşündük. Başlangıç noktamız özellikle cenaze ve mezarlıklara saldırılardı. Bunun yanı sıra ‘namus cinayeti’ üzerinden, yaşamı üzerinde söz sahibi kuran ailelerin kadın cenazeleri üzerinde gelişen tavır ve dışlanma biçimleri ile LGBTİ+ bireylerinin cenazelerine olan saygısızlık yine aynı şekilde devletin kendi makbul vatandaşı olmayan, Türk ve Sünni kalıplarına uymayan kesimlerin cenazelerine yönelik çok farklı biçimde şiddet türlerinin uygulandığını gördük. Beraber düşünebilmenin kıymeti buradan doğdu. Son birkaç yıldır ölülere yönelik şiddetin artık kamusal alana taşınmasıyla birlikte şiddet daha da meşrulaştırılmaya çalışıldı. Bu bizim için tabi ki itekleyici bir güç oldu.

Şiddetin kamusal alana taşınmasıyla meşrulaştırılmaya çalışıldığını söylediniz. Bunu biraz açar mısınız?

Mesela 1915’ten 1990’lara ve 2000’li yıllara geldiğimizde aslında sistematik biçimde ölülere yönelik bir şiddetin var olduğunu görebiliyoruz. Ama ne oldu? Biz her zaman faili devlet dediğimiz, şiddet türlerini uygulayan kesimlerin devlet ya da devlet destekli birçok paramiliter grupların olduğunu söylüyorduk. Bu çalışmaya başladığımızda şunu gördük; evet bir muhatap devlet var doğru, devletin desteklediği paramiliter gruplar da var bir de aslında hareketsiz kalan yani harekete geçmeyen ama ölüye yönelik uygulanan şiddeti meşru olarak kabul eden, hak olarak gören işte makul değilseniz, muhalifseniz ‘siz  bunu hakkettiniz’ tarzında düşünen çok ciddi bir insan topluluğu var. Meşrulaştırmaktan aslında kastımız bu. Mevcut sistem meşruluğunu biraz da bu kişilerin sessizliği ve bu sessizlikle birlikte onaylamasıyla kazanıyor. Tüm bunları çalışmaları yürütürken tespit edebildik.

İnisiyatif şu aşamada hangi noktada ve hangi kesimler var içerisinde?

 Arşiv mutlak olmazsa olmaz. İşte burada da basın taramaları, eski gazete arşivleri ya da 1990’larda toplu mezar açma süreçlerine tanıklık etmiş gazetecilerin tanıklıklarının ne kadar önemli olduğunu görüyoruz.
Çok farklı kesimlerin bir araya geldiği bir inisiyatifiz. İçerisinde hukukçular, akademisyenler, tarihçiler, gazeteciler, aileler, sivil toplum kuruluşları, siyasi parti temsilcileri var. Bu işe bir bütünen kafa yormak isteyen herkesin olduğu bir bileşen olarak tanımlayabiliriz. İnisiyatifi henüz kuruluşunu tamamlamış durumda değil. Henüz bir araya gelebilmeyi hedefleyen bir yerde. Bu paneller serisi de aslında bunların bir aracı. 4 panel serisi düzenledik. İlkinde ‘Ölülere karşı şiddet’ ve ‘Şiddet nedir?’ konuştuk. İkinci panelimizde farklı inançlar ölüye yönelik şiddeti konuştu. Üçüncü olarak hukukçular ve son olarak da gazeteciler ‘ölüye yönelik şiddeti’ konuştu. İnisiyatifin bu çalışmaları bizi besleyici bir yerde duruyor. Ocak ayından itibaren yaptığımız çalışmalar bize şunu gösterdi ki; bizlerin bir araya gelip tartışmaya ihtiyacı var ama aynı zamanda yüzleşmeye de ihtiyacımız var. Çünkü bu inisiyatifte çok farklı inanç grupları, farklı kimlikte olanlar var. Dolayısıyla bu bizim için aynı zamanda bir yüzleşme platformu oldu diyebiliriz. İnisiyatif içerisinde inancından kaynaklı eziyete uğramış inanç grupları, ya da mezarlıkları üzerine tuvaletler inşa edilen Ermeniler var. Yıllardır sistematik bir şekilde saldırıya uğrayan ve ötekileştirilen ve cenazesinin peşinde yıllarca hakikat arayışına giren Kürtler var. Bir araya gelişimizin temel amacı hem yüzleşme hem bu şiddeti teşhir etmek hem de bu şiddetle mücadele edebilmek için bir alan açmak. Büyümeye ve çalışmalarımıza devam ediyoruz.

Paneller serisi devam edecek mi? Bunun dışında başka ne tür çalışmalar planlıyorsunuz?

Paneller serisiyle başlamamızın sebebi biraz bu alanda çalışmak isteyen ve bu alana ilgisi olan kişilerle iletişime geçebilmek. Bu hedeflerimize ulaştıktan sonra kurmuş olduğumuz komisyonlar var. Örnek verecek olursam hukuk, arşiv, basın komisyonu gibi. Bu komisyonlar kendi çalışma düzenlerini oluşturacaklar ve planlamalarını yapacaklar. Aslında bu panellerle birlikte biraz komisyonların da önüne koymuş olduğu çalışmalar ortaya çıkıyor. Mesela ilk panelimizde ölüye yönelik şiddetin ne olduğunu ve 1915 sürecinden 1990’lara oradan 2000’li yıllara gelen bir sürecin sistematik bir saldırı olduğu tespitini yapabilmiştik. Bunun üzerinden farklı disiplinler ne yapabiliriz üzerine kafa yordu. Ama bizim öncelikle tespit ettiğimiz ihtiyaç sistematik bir şiddetin varlığından söz ediyoruz ama buna dair çok ciddi bir arşiv eksikliğimizin olması oldu. Arşiv mutlak olmazsa olmaz. Çünkü bir hakikati ortaya koyacaksak bunu destekleyebilecek geçmişe yönelik belgelerin ortaya konulması çok önemli. Bu belgeleri nasıl ortaya koyuyoruz? İşte burada da gazetecilerin emeklerinin çok yoğun olduğunu görüyoruz. Basın taramaları, eski gazete arşivleri ya da 1990’larda toplu mezar açma süreçlerine tanıklık etmiş gazetecilerin tanıklıklarının ne kadar önemli olduğunu görüyoruz.

Ölüye yönelik şiddette hukuk nerede duruyor?

Peki, bu tanıklıklarla birlikte nasıl müracaatlar yapıldı, nasıl bir hukuki süreç işletildi? Ya da ölüye yönelik şiddette hukuk nerede duruyor, hukukun anlamı nedir? Sorularını sorduğumuzda ise hukukçuların önünde de yeni bir çalışma alanı çıkıyor. Son yapmış olduğumuz hukuk panelinde çok önemli tespitlerde bulunduk. Hem ulusal hem de uluslararası hukukun yaşayan bir kişi üzerinden hak tanımı yaptığını, ölen kişinin haklarına yönelik çok da kafa yormadığını gördük. Dolayısıyla insan onuru dediğimiz kavramın öldükten sonra da devam ettiğini, ölünün de haklarının olduğunu ve buna yönelik acaba ölülerin haklarına yönelik bir sözleşme yapılabilir mi bu konuda çalışılabilir mi gibi sorular ortaya çıktı. Aslında paneller sadece bu alanda çalışacak arkadaşlarımızla ilişkilenme değil önümüze koymuş olduğumuz çalışma hedeflerimize yönelik fikirlerin de toplandığı bir araç haline geliyor.

Önümüzdeki süreçte paneller devam edecek. Mesela bu durumun Adli Tıp boyutunu şu an için konuşmadık. Adli tıpçılar bu meseleye nasıl bakıyor. Önümüze koyduğumuz paneller serilerinden biri bu. Yine yapmış olduğumuz panellerde çok özgün başlıklar çıkabiliyor. Bizim için aslında yüzleşme davaları dediğimiz davalar var. Mesela Cizre bodrumları önerisi geldi. Sadece Cizre bodrumlarını konuşabildiğimiz paneller serisi ya da bir atölye yapabiliriz. Keza bugüne kadar açılmış olan toplu mezarlarda nasıl tanıklıklar gelişti ya da sivil toplum kuruluşları nasıl tecrübeler elde etti. Yine sivil toplum kuruluşları temsilcilerinden oluşan bir atölye çalışması düzenleyebiliriz. Bunlar düşünmüş olduğumuz başlıklar arasında.

Bu alan çalışması sonrası inisiyatif olarak kurumsallaşma ya da farklı bir hedefiniz var mı?

Tabii ki hayal ettiğimiz bir şey var. Nasıl ki bugün birçok hak ihlalinde başvuru yapılan kurumlar varsa belki ileride ölülerine yönelik şiddete maruz kalmış kişilerin başvurabileceği ya da bu konuda gerçekten hakkını arayabileceği bir yer haline getirebiliriz. Belki onların sesi olan bir platform haline gelebiliriz gibi tartışmaları da yürütüyoruz.

Ölüye yönelik işkence, kötü muamele ya da mezarlıklara yönelik saldırılar en fazla çatışmalı süreçlerin yoğun olduğu dönemlerde sistematik olarak karşımıza çıkıyor. Son dönemlerde de özellikle gömdürülmeme ya da cenazelerin kaçırılmasıyla sık sık karşılaşıyoruz. Bu yönelimlerin ardında nasıl bir politika var?

1915’ten başlayacaksak eğer baktığımızda o dönemde çok çıplak bir şekilde bir kıyım gerçekleşti. 1915’ten sonra 1938’te keza ölüm çok çıplak bir şekilde sergilendi. Bu arşivler yıllarca saklandı. Arşivleri saklamak hakikati gizlemede yeterli olmadı.
Ölüm çok güçlü bir kavram. Özellikle bulunduğumuz coğrafyada ölüme atfedilen anlamın birçok kişi açısından çok saygı duyulması gereken ya da artık ‘hükümsüz’ denilen kavramın ortaya çıktığını görüyoruz. Bu çokça kullanılır; ‘Ölen kişi kim olursa olsun öldükten sonra artık hükümsüzdür.’ Ama politik saiklerle hareket edilen ortamlarda fail devlet ya da devlet adına şiddet gösteren kişilerin vermek istedikleri mesajlar çok açık.  Aslında makul vatandaş olmayan kesimlere şöyle bir mesaj veriliyor: Ya bizim istediğimiz gibi bir vatandaş olacaksınız, bizim çizmiş olduğumuz sınırlarda, çizmiş olduğumuz şekilde ve istediğimiz biçimde yaşayacaksınız. Kendi özgünlüklerinizi, dilinizi, kültürünüzü yaşam biçiminizi tamamen unutacaksınız. Tamamen Türklük ve Sünnilik kimlik ve inancına bürünerek tek tip yaşayacaksınız.

Özelikle cumhuriyetin her döneminde mezarlıklara ya da “öteki”nin cenazesine yönelik bir yönelim görmek mümkün. Burada yapılmayan yüzleşmeler bu süreçlerin yeniden yaşanmasını tetikliyor mu?

1915’ten başlayacaksak eğer baktığımızda o dönemde çok çıplak bir şekilde bir kıyım gerçekleşti. 1915’ten sonra 1938’te keza ölüm çok çıplak bir şekilde sergilendi. Bu arşivler yıllarca saklandı. Arşivleri saklamak hakikati gizlemede yeterli olmadı. Çünkü bu olaylara tanık olanlar, nesilden nesile aktarılan tanıklıklar bir şekilde yeniden gün yüzüne çıktı. Birçok hikayeler, romanlar yazıldı. Tarih kitaplarında birçok yerlere değinildi. Ama şöyle bir etkisi var. 1990’lara geldiğimiz de süreç biraz daha değişiyor. 1990’larda yer yer toplu mezarlar varken yer yerde sokak ortasında yargısız infazlar ve zorla kaybetmelerle karşılaşıyoruz. Ama özellikle belli bir dönemde çatışmalı sürece geçilmesi ve PKK ile olan çatışma sürecinde gelen cenazelere yönelik işkencelerin yapıldığı, sokak ortasında yer yer sergilendiği ve bunun üzerinden bir korku iklimi yaratılmaya çalışılıyordu. Aynı durum 2000’lerde sokağa çıkma yasakları sürecinde devam etti. İnsanlar çocuklarının cenazelerini alabilmek için açlık grevine girdiler Diyarbakır’da. Akabinde sokak ortasında panzerin arkasına bağlanarak sürüklenen cenazeleri gördük. Daha sonra Hatun Tuğluk’un cenaze töreni çok çarpıcıydı. Gömülmüş bir cenaze ‘burası benim toprağım ben burada Alevi kimlikli kadını istemiyorum’ diyen bir güruh tarafından çıkarıldı, çıkarılmaya zorlandı. Çünkü aynı devlet aklı aynı sistem dolayısıyla taktiksel olarak yer yer değişse de ölüsüne ve cenazesine yapılan saygısızlığın aynı şekilde devam ettiğini görüyoruz. Çünkü fail devlet tarafından destekleniyor ve daha sonra akabinde de yargının bu failleri koruması, aklaması söz konusu… Bu tek tip bir sistem. Dolayısıyla bir muhalifin öldürülmesi, yok edilmesi, cenazesine ya da mezarlarına saldırılmasında onu destekleyen güçler sırtını sıvazlıyorken yargı da bunlara cezasızlık zemini oluşturuyor. Dolayısıyla bu tür olaylar da birbirini giderek cesaretlendiriyor.

Çuvaldızı kendimize de batıracak olursak… 

 Önceki dönemlerde benzer cenazelerde bir bütünen şehir ayakta iken kalabalık cenaze törenleri düzenlenirken şu an cenazelerin iki-üç kişiyle gömülmesine müsaade ediyorsak, biraz çuvaldızı da kendimize batırmalıyız.
Mesela son süreçte hasta mahpuslar, çatışmalarda yaşamını yitirenler, 2019 yılında süresiz-dönüşümsüz açlık grevinde cezaevinde yaşamını yitirenlerin cenaze törenleri engellendi. Daha önceden kolluk tarafından açtırılan mezar yerlerine aileler gece yarısı cenazelerini gömmek zorunda bırakıldı. Cenaze törenine sadece anne, baba ve kardeşin katılmasına izin verildi. Bugün artık ‘cenazenizi nasıl gömeceğiniz, mezarınızı nereye kuracağınız, taziye kurulup, kurulmayacağının iznini de biz veririz’ mesajı veriliyor. Bu çok üzücü bir durum burada tabii ki salt devleti teşhir etmekle açıklamak olmaz. Biraz bizlerinde üzerine düşen bir görev var. Önceki dönemlerde benzer cenazelerde bir bütünen şehir ayakta iken kalabalık cenaze törenleri düzenlenirken şu an cenazelerin iki-üç kişiyle gömülmesine müsaade ediyorsak, biraz çuvaldızı da kendimize batırmalıyız.

2013-2015 yıllarındaki çatışmasızlık süreci bittikten sonra ölüye yönelimi ilk olarak Ekin Wan’ın bedeni üzerinden yapıldı. Bugün daha yaygın ve sistematik hale gelen bir tablodan bahsettiniz. Bu örnek üzerinden konuşacak olursak, neler söylersiniz?

Ekin Wan örneği sıkça panellerimizde verilen bir örnek çünkü çok çarpıcı bir örnek. Kişisel duygumu paylaşayım; Ekin Wan’ın fotoğrafını gördüğümde ‘Tüm kadınlar ayağa kalkacaklar, çünkü asla ve asla böyle bir şeyi kabul edemezler’ diye düşünüyordum. Ne yazık ki çok da beklediğimiz gibi bir tepki verilmedi. Şunu vurgulamak gerekir, bir kadının bedeninin teşhir edilmesi taşıdığı kimlik ve aynı zamanda politik konumu ne olursa olsun tüm kesimler tarafından sahiplenilmeli ama Ekin Wan’ın cenazesi ve aynı zamanda Ekin Wan’ın teşhir edilen fotoğrafı üzerinden bir mücadele hattı ören, bunu örgütleyen bunu dile getiren yine sadece Kürt Kadın Hareketi olmuştur. Türkiye Kadın Hareketi de elbette yer yer bu süreçlerde destek verdi ya da söz söyledi. Tümden haksızlık etmek istemiyoruz ama çok sönüktü. Tabii ki sessiz kalan ciddi bir güruh var, ama zaten bu güruhu aşacak olan ses ve ortak mücadeleyle birlikte ancak bu güruhun zihniyeti ve yaklaşımı aşılabilir. Yani çatışmada ölen bir kişinin işi ile namus cinayeti adı altında öldürülen bir kişi arasında fark olmamalı. Çıkan ses arasında fark olmamalı hepsini aynı derecede sahiplenmeli, hepsine aynı şekilde ses çıkarmalı ve bunun üzerinden mücadele örmek yani önümüze koyduğumuz hedeflerden biri olmalı diye düşünüyorum.

İnisiyatif içerisinde cenazeleri saldırıya uğrayan ve gömülmesi engellenen aileler de var. Siz sahada yer yer o ailelerin hukuki süreçlerini de takip eden biri olarak biraz tanıklıklarınızdan da bahseder misiniz? Mesela nasıl bir kırılma oluyor?

Bu soruya Agit İpek’in annesi Halise Aksoy’un sözüyle başlamak istiyorum. Oğlunu çatışmada yitiren bir anneydi ve zaten oğlunun cenazesi devlet tarafından son derece saygısızca kendisine gönderilmişti. Hepimizin hafızasında Halise anneye oğlunun kemikleri bir kargo paketine konularak, gönderilmesi olarak kaldı. Halise annenin orda çok güzel bir sözü vardı dedi ki; bana yapılan her şeyi affedebilirim ama affedemeyeceğim bir şey var benim evladıma ve cenazeme yapılan bu saygısızlığı affedemem, dedi. Bunu söyleyen bir Kürt kadını yaşı oldukça geçkin bugüne kadar aslında devletin zulmünün tarihsel olarak her bir aşamasını yaşamış bir kadın. Benim açımdan gerçekten çok vurucuydu çünkü bizim bu çalışmaya atfettiğimiz anlam şu biz yüzleşmeye ölülerimizden başlıyoruz, ölülerimize olan saygısızlığı teşhir edip onlara hak ettikleri saygıyı tüm ulusal ve uluslararası kamuoyu tarafından verilmesi gerektiğini söylemeye çalışıyoruz ve bunun için aslında çabalıyoruz.

Özellikle Mayıs 2020’den itibaren mezarlıklara yönelik sistematik saldırılarla karşı karşıya kaldık. Saldırılardan sonra ailelerle yapmış olduğumuz görüşmelerde 7 kez cenazesini defneden, 4 defa mezar taşına saldırılan aileler vardı. Defalarca kolluk tarafından aranıp, tehdit edilen, ‘Mezar taşlarındaki ibareleri sileceksiniz, hatta kendi elinizle kırıp bize fotoğraflarını atacaksınız’ diye tehdit edilenler oldu. Tüm bunlar bitemeyen bir yas sürecine tekabül ediyor. Ölüm aynı zamanda beraberinde vedalaşmayı da getirir. Yani cenazenizi alırsınız ona bir tören düzenlersiniz kendi inancınız doğrultusunda daha sonra cenazenizi gömersiniz, bir yas süreci olur. Bu acı zamanla hafifler aslında siz bir yerden sonra o acınızla vedalaşırsınız. Devletin bu yapmış olduğu bu pratikten kaynaklı aileler artık mezarlıkları ile vedalaşamıyorlar. Sürekli ya mezar taşlarını tahrip ediyorlar, tahrip edilen mezar taşlarını onarmak ya da çıkartılan cenazelerini yeniden gömmekle uğraşıyorlar. Yani düşünün ki siz sürekli evladınızın cenazesini gömüyorsunuz bu da çok ciddi toplumsal travma yaşatır aslında. Dolayısıyla burada bitmeyen bir yas ve gerçekten bizim bu süreçte tanık olduğumuz çok ciddi bir öfke doğuruyor. Aileler ‘ölülerimizle barışamayan devlet dirilerimizle nasıl barışacak’ duruma geldiler.  Böyle bir noktada mutlaka yüzleşmenin artık olmazsa olmaz olduğunu söylemek gerekir.

İnisiyatifi, mezarlıklara yönelik saldırıları konuştuk. Bu meselenin hukuki boyutuna gelecek olursak, mezarlıklara ve cenazelere yönelik saldırılara dair Anayasa ve TCK’de düzenleme var mı?

Düşünün ki siz sürekli evladınızın cenazesini gömüyorsunuz bu da çok ciddi toplumsal travma yaşatır aslında. Dolayısıyla burada bitmeyen bir yas ve gerçekten bizim bu süreçte tanık olduğumuz çok ciddi bir öfke doğuruyor.
İki başlıkta toplayabiliriz belki. Hukuksal mücadeleyi bir ulusal hukuk bağlamında birisi de uluslararası hukuk bağlamında. Ulusal hukuk bağlamında şöyle tarifleyebiliriz; Anayasa, TCK ve yönetmeliklerle aslında bazı haklar sadece çerçeve olarak tanımlanmış durumda. Mesela cenazelere yönelik eziyet, Anayasanın 14’üncü maddesi ‘kimseye eziyet yapılamaz’ maddesine giriyor. İşkence ve kötü muameleyi aslında yasaklayan bir yerde duruyor. TCK’de mezarlıklara yönelik yapılan saldırılara açık bir hüküm var. Mezarlıklara ve ibadethanelere saldırı yapılmasının aslında cezai hüküm taşıdığı kanun maddeleri mevcut. Yine TCK’da kişinin hatırasına hakaret suçu var. Belli başlı başlıklarda toplayabiliyoruz bunları.  Yönetmeliklerde ise aslında mezarlıkların nasıl bir yönetmeliğe tabi olduğu onarım bakım ve sorumluluğu ve gömü işlemleri ve aynı zamanda da çıkartma işlemleri var. Ancak uygulama da maalesef bir şey yok.  Bunu niye söylüyorum, Garzan örneği var. Garzan’da bir gecede mezarlıklara kepçeyi vurup, cenazeleri çıkarttılar. Ancak yönetmelikte mezarlıklar yönetiminde şöyle bir hüküm var; eğer siz kimlikleme işlemi yapılmamış bir cenazeyi gömüldüğü yerden çıkaracaksanız mutlaka ve mutlaka bir sağlık çalışanının savcıyla birlikte orda olması gerekir. Savcı olmazsa talimat verirse de bir sağlık personeli ve aynı zamanda da adli tıp yönetmeliğine de haiz olan bir kişinin olması gerektiğini vurguluyor. Çünkü mezar açımı çok önemli. Oradaki kemiklerden DNA örneğinin alınması için deforme olmaması gerekiyor.

Mezarlıklara yönelik ya da ölüye yönelik saldırılara dair yaptığınız hukuki başvurularda nasıl bir süreçle karşı karşıya kalıyorsunuz?

Aslında şöyle bir şey cezasızlık dediğimiz mesele her yerde karşımıza çıkıyor. Şimdi bazı başvurularımız var, failin tespit edilemediği dosyalar bunlar. Aslında titizlik ve etkin bir soruşturmayla failleri ortaya çıkabilecekken savcılar bu konuda çok fazla efor sarf etmek istemiyorlar o yüzden bir an önce dosyayı kapatma refleksiyle hareket ediyorlar. Onların çoğu takipsizlikle sonuçlanıyor. Takipsizlik kararı verilmesi ardından ise yapılan itirazlar ve kesinleşme sürecinden sonra bir Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvuru süreci başlıyor. Bir de çok aleni yani mesela ailelerin direttiği peşine düştüğü delillendirdiği davalar var. Örnek verecek olursak, aileleri arayan telefon numaraları, mezarlıkta yapılan saldırı anına dair fotoğraf çekmişler. Böyle yerlerde de yani aslında yargının sıkıştığı biraz da failin kendini daha net ortaya koyduğu durumlarda ise yine başka bir can simidi olan ‘daimi arama kararı’na sığınıyorlar. ‘Bu mezarlığa saldırı yapılmış ama ben faili tespit edemiyorum bir veya birden fazla kişi olabilir şimdi Jandarma diyorsunuz; Jandarmadaki hangi görevliler mesela ben bir bütünün jandarmayı sorumlu kılamam. Ben tespit edemiyorum’ diyerek, ‘daimi arama kararı’ veriyor. Dosyayı hemen zaman aşımı bürosuna gönderiyor ve dosya rafa kaldırılmış oluyor. Dolayısıyla her alanda olduğu gibi burada da cezasızlık kültürüyle karşı karşıya kalmış durumdayız.

Bu savaş hukukunun konusuna giriyor. Burada Cenevre Sözleşmesini aslında görebiliyoruz. Cenevre Sözleşmesi’nin özü aslında çatışan iki taraf içinde bir düzenleme getiriyor. Çatışan iki taraftan birinin devlet olmasına gerek yok.

Uluslararası hukuk ve sözleşmelerde durum nedir ve buna dair bir süreç yürütmek mümkün mü?

Uluslararası sözleşmelerden biri olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde (AİHS) ise ölüye yönelik bir hak tanımı yapılmıyor. Mezarlıklara ve ölüye yönelik yapılan her türlü saldırıyı AİHS, ‘özel hayata ve aile hayatına saygı’ maddesi kapsamında değerlendiriyor. Şimdi bu çok ciddi bir eksiklik. Bu bizim de çalışmalarımız sırasında tespit etmiş olduğumuz eksikliklerden biri. Peki direkt ölüye yani cenazeye ve cenazenin teslim usulüne dair düzenlemeleri nereden görüyoruz? Bu savaş hukukunun konusuna giriyor. Burada Cenevre Sözleşmesini aslında görebiliyoruz. Cenevre Sözleşmesi’nin özü aslında çatışan iki taraf içinde bir düzenleme getiriyor. Çatışan iki taraftan birinin devlet olmasına gerek yok. Şimdi Cenevre Sözleşmesi’nin aslında çatışan taraflar arasındaki süreçlerde birbirlerinin cenazelerine yönelik muameleleri, teslimleri, eşyaları, gömülme yerleri gibi başlıkları düzenlerken ek protokolleriyle birlikte savaş ortamında yaşamını yitiren sivillere dönük düzenlemeler getiriyor.

Türkiye, Cenevre Sözleşmesi’ne uygun davranıyor mu?

Bir grup dosyayı BM’ye, bir grup dosyayı da AİHM’e taşıyoruz. AİHM biraz bu meselede daha çok bir tanzim yolunu seçiyor. Yaptırım elde edebilmek ya da bunun hukukunu tartışabilmenin yolu BM’den geçiyor. Biz bir grup dosyayı BM’ye taşıyarak, bunu yapmayı planlıyoruz.
Cenevre Sözleşmesi’nde çok çarpıcı başlıklar var. Bu başlıklar neler? Çatışan birinin cenazesi diğer tarafın elinde kaldıysa eğer bunu uygun ortam sağlandıktan sonra karşı tarafına vücut bütünlüğüne herhangi bir zarar gelmeksizin yani herhangi bir işkence ve kötü muamele yapmaksızın üzerindeki tüm eşyalarıyla birlikte karşı tarafa teslim etmelisiniz, diyor. Ya da savaş sırasında bir yere mi gömdünüz, mutlaka ama mutlaka bu kişinin oraya gömüldüğünün anlaşılabileceği işaretlemeler ve yazılamalar yapmalısınız ve bu cenazenin gelip oradan alınmasına müsaade etmelisiniz. Tabii ki yakınlarına cenazenin hemen teslimini ön görüyor. Şimdi bunlara baktığımızda herhalde Türkiye’nin mevcut sistemde yapmış olduğu tüm pratiklerin bu sözleşmeye aykırı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Teslim edilen cenazelerde vücut bütünlüğünün olmadığının tespit ettiğimiz cenazeler vardı, bunun dışında işte en başından beri cenazelere yönelik saldırılardan gömülen ve geri çıkartılan cenazelerden bahsediyoruz. Biz yer yer Kürdistan’da kaldırılamayan tabutlar biliyoruz. Anne baba ve bir kardeşin cenaze törenine katılmasına izin veriliyor. Yani mevcut uygulama aslında hem ulusal hem de uluslararası hukuk bağlamında tartışıldığında birçok aykırıklıklar teşkil ediyor ama biz hukukçular açısından da aslında önümüze yeni bir tartışma alanı geliyor.

Bu konuda uluslararası alanlara bir başvuru mekanizması yok mu?

Uluslararası Ceza Mahkemesi boyutuyla tartışmıyoruz çünkü biz Roma statüsüne tabii değiliz ve imzalamamışız. Daha çok tartışmalarımız AİHS’den gidiyor. AİHS’de bizzat ölünün hakları değil yakınlarına yönelik bir tartışma yapıyor ve ihlal kararını buradan veriyor. O zaman bizim için yeni bir mücadele hattı doğuyor. Ölen kişinin hakları var mıdır? Ölen kişinin insanlık onurunu korumakla yükümlü müdür bir devlet? Dolayısıyla paneller serimizde çok güzel bir öneri gelmişti, bizler neden ölünün haklarına ilişkin bir sözleşme düzenlemiyoruz? Ölüye saygı sözleşmesi olur belki ismi. Ne olur bilmiyorum ama belki ölüye saygı sözleşmesi belki ölüye saygı ve adalet sözleşmesi gibi birçok şey çıkabilir… Çünkü hukuki açıdan özellikle uluslararası hukuk bağlamında çok ciddi bir açık olduğunu söyleyebilmek mümkün.

Birleşmiş Milletler gibi kurumsal yapılara başvurma yolları var mı veya böylesi bir yol için inisiyatifin çalışmaları var mı?

Hukuk çalışmalarına başlarken önemli hedeflerimizden biri şuydu: Kürtlerin cenazelerine yönelik 90’lardan bu yana sistematik bir saldırının mevcut olduğunu bunun bir bütünen coğrafyaya yayıldığını ve 1990’lardan bu yana da yer yer atarak, yer yer stabil şekilde devam eden saldırılar olduğunu ve bunun aslında hukuken belli bir kimliğe yönelik yok etme politikası yani ‘insanlığa karşı suç’ olarak tanımlayabileceğimiz bir pratik olduğunu kanıtlamaktı. Bunun için şöyle bir yol izledik. Bir bu meselenin sistematik olduğunu kanıtlayabilmek için çok derinlemesine bir basın taraması yaptık. Bu da bu saldırıların sistematik olduğunu gösteren bir tablo. Şimdi bunun haritalandırılması da yapılıyor. Yurtdışından destek veren bir hukukçu arkadaşımızla birlikte yine bundan sonra aslında dosyaları ikiye ayırmayı düşünüyoruz. Bir grup dosyayı BM’ye, bir grup dosyayı da AİHM’e taşıyoruz. AİHM biraz bu meselede daha çok bir tanzim yolunu seçiyor. Yaptırım elde edebilmek ya da bunun hukukunu tartışabilmenin yolu BM’den geçiyor. Biz bir grup dosyayı BM’ye taşıyarak, bunu yapmayı planlıyoruz. Buna dair de çalışmalarımız sürecektir.

MA / Berivan Altan

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu