Didem Deniz Arslanoğlu

Apê Musa’yı vuran Kürd olmalıydı!

Ape Musa; nam-ı diğer bilge çınarımız ak saçlı nur yüzlü atamız.

Dille kolay tam yirmi yıl. Yirmi yıl evvel bugün Medler’in paytaxtında koca bir çınarı köklerinden söküp devirdiler gündüzün orta vakti.

Tetiği çeken Kürd olmalıydı; cinayet mahali Kürdistan. Paytaxtın sokaklarında dökebilirse kani keyfine diyecek olmazdı kan emicilerin..

Ki; Kürd başını iki elleri arasına alıp düşünmeliydi ömür billah. İhanet beyninin her hücresine kör bir bıçak misali saplanmalıydı Kürd’ün, her keresinde irkilmeliydi. Ruhu kirlenmeli, direndikçe utancında boğulmalıydı. Aaah! çekmeliydi her keresinde yüreği yanmalı ama uslanmamalıydı.

Tarih boyu her direnişinin üzerine yılan soğukluğuyla zehrini döken ihanet, aksaçlı bilgeyi de vurdu yetmişinde, üstelik hasreti olduğu Medler’in kentinde…

Ape Musa’yı vuran Kürd olmalıydı; kendisinden öncekilerde olduğu gibi canından kanından, ki; tarihinin her evresinde ihanetiyle yüzleşmeliydi Kürd; yüzleştikce özünden kaçan, tükenen, kaybolan…

Öyle de tasarlandı cinayet. Bin bir türlü hileyle sevdalı olduğu Paytaxta gitmesi sağlanacaktı. Hakkında gerekli tüm bilgiler edinilmiş zaafı ögrenilmişti. Kendi halkından kimselerin birbiriyle olan husumetleri kendisini oldukça rahatsız eden durumlardı. Bu tür anlaşmazlıklara iki elli kanda olsa dahi gider, illa ki tarafları uzlaştırırdı.

İnfaz günü içinde yine çatışmalı iki aileye arabuluculuk hikayesi tasarlanacak, güvendiği kişilerce ıssız bir yere götürülecek ve vurulacaktı.

70 yıllık Cumhuriyettin hem sanığı hem tanığı infaz edilecek; zaferi kutlamazmıydı?

Önceden ayırtılan otel odalarından birinde kekliğin akbabayla kirli ittifağı tokuşturulacaktı; kadehlerde Kürd kanıyla…

Kusursuz planlanan cinayet, sokak başında bekleyen kara camlı otomobilden yönetilecekti. Her şey önceden tasarlandığı gibi, mekanizma aksamadan işliyordu. Karanlık bir ellin düğmeye basmasıyla; bir el ateş! ve bir aaah! yükseldi aziziye mahallesinden Kadim kentin semalarına…

Vuruldu Bilge Çınar… Ağır ağır sökülürken köklerinden, tetikçisiyle göz göze geldi biran. “Yine mi ihanet! Yapma seni de kullanır atarlar bir kenara! Bitsin bu ihanet döngüsü. Düşmanına inanma, beni vurduğun gibi seni de vuracak bir Kürd bulurlar!” diyecekti diyemedi. Yorgun bedeni daha çok dayanamadı, kaskatı kesildi olduğu yerde. Çınarı köklerinden söken; mermi değil Kürd’ün ihanettiydi!..

Bedeni yerde gözleri açık; kapamıyordu. Kapatsa bir an ölümün rehaveti teslim alacak bir daha açamayacaktı, biliyordu. Bir kaç dakikalık işi kalmıştı, dayanmalıydı; kutsal emanetin devir töreni vardı daha sırada…

Bir an var gücüyle kımıldar gibi oldu sanki, çevresini saran kalabalığa bakarken, gözlerinden akan iki damla yaş yanaklarından boynuna doğru inmekteydi. Omuzlarında taşıdığı kutsal yükünü değdirmeden yere, usulca koydu göğsünün üzerine. Toza çamura bulaşmadan devretmeliydi bir an evvel; acelesi ondandı.Yetmiş iki sene bir gün olsun taşımaktan vazgeçmediği, uğruna sürgünler yediği, zindanlar yattığı, gözü gibi koruduğu yükü kutsalıydı Bilge Çınar’ın. Seyid Rıza’dan, Şeyh Said’den, Qazi Mihamed’den, Mele Mistefa’dan aldığı kutsal vasiyetti devredecekti torunlarına. Yetmedi takaati; tek kelam edemeden vasiyetin torunlara devir töreni gerçekleşiyordu kadim kentin ıssız bir sokağında…

Ertesi gün devlet, basın el ele geleneği alenen ortaya dökülecek, satılık kalemlerin kandan mürekkepleriyle iri puntolardan manşetler atılacaktı. „Su testisi su yolunda kırıldı” diyordu karanlık basın kartelleri.

Öyle ya! Su testisi su yolunda kırılmalı, başka nerde kırılacaktı ki?..

Kutsal emanetin ağırlığı omuzlarımız da. Hatıran önünde saygı ve minnetle eğiliyorum, ak saçlı nur yüzlü atam…

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu