RÖPORTAJ

Ahmet Altan: Hapishanelerdeki binlerce mazlum insanın neler çektiğini gördüm

Gazeteci ve yazar Ahmet Altan, İtalyan La Repubblica’ya cezaevindeki günlerini anlatarak, tanıklıklarını aktardı.

Altan, “Hapishanedeki küçük hücrelerin önünde küçük avlular vardır ve o avlular akşam ezanıyla birlikte kapanır. Geceyi küçük, kapalı bir hücrede geçirirsiniz. Ben hâlâ her akşam ezanı okunduğunda hapishaneyi ve hücrelerine kapatılan insanları düşünüyorum.” diye konuştu.

Altan mülakatı şöyle:

Sayın Ahmet Altan, size en sıcak şekilde merhaba demek ve öncelikle nasıl olduğunuzu sormak istiyorum.

Çok teşekkür ederim. Dünyadaki dostlarım ve okuyucularım sayesinde çok iyiyim. Sadece görüntülü bir biçimde de olsa orada, dostlarımla birlikte olmak, orada dostlarımın olduğunu bilmek beni mutlu ediyor. Büyük bir edebiyat ailesinin parçası olmak da beni güçlü kılıyor. Bu gücü sağlayanlardan biri olduğunuz için de ayrıca minnettarım.

Sanırım biliyorsunuz Fiera Più libri Più liberi sizin hikâyenizi, siz hapisteyken bile hep takip etti. Fuarın yirminci yıl dönümündeki özel konusu da ‘Özgürlük’ olarak belirlendi, katılan her konuğa kendilerini özgürleştiren kitabı soruyoruz. Sizin açınızdan özgürleştirici bir etki yapan bir kitap var mı?

Bir bütün olarak edebiyatın özgürleştirici olduğunu düşünüyorum. İnsanların ve toplumların zayıflıklarını ve güçlülüklerini göstererek insanlara seçme şansı verir edebiyat. Onları zorlayıcı koşulların baskısından kurtarır ve bireysel seçimler yapmalarına imkân tanır. Ayrıca ezberlenmiş ahlakî kalıpların baskısından kurtarır. Sosyal baskıların esiri olmaktan çıkarır. Bana da bu açıdan çok yardımcı olmuştur.

Ama daha spesifik olarak cevap vermek gerekirse, beni hapiste yazdığım üç kitap gerçekten özgürleştirdi. O kitaplar sayesinde ben hapishanenin duvarları arasında bile özgürdüm. Zihnin özgürlüğünü, hayal gücünün özgürlüğünü o kitaplarla yaşadım. Üstümdeki baskıları o kitaplarla kırdım. Edebiyat, Yunan tragedyalarındaki deus ex machina gibi gökyüzünden elini uzattı ve benim zihnimi çekip kurtardı hapishaneden. Bedenimin geride kalmasına da çok aldırmadım doğrusu.

En yeni ve harika romanınız Hayat Hanım bize edebiyat öğrencisi Fazıl’ın hayatını aşk hikâyeleriyle iç içe anlatıyor. Arka planda, muhtelif karakterlerin portrelerinin içinden okuyucu derinden yaralanmış bir ülkenin yansımasını da görüyor. Anlattığınız olaylarla Türkiye’deki mevcut durum arasında nasıl bir paralellik var?

Tabii ki kitapta anlatılanlarla Türkiye’de yaşananlar arasında bir paralellik var. Ama bu paralellik baskıcı rejimlerle yönetilen her ülkede yaşananlarla da var. Bu tür haksızlıkları, hukuksuzlukları, hapse atılan masumları birçok ülke çeşitli zamanlarda yaşadı. Bazıları yaşamayı hâlâ sürdürüyor. Burada önemli olan bir ülke değil, burada önemli olan baskıcı rejimlerde yaşananlar.

Milliyetçi akımların epeyce arttığı günümüzde herkesin bu tür yönetimlere karşı tetikte olması gerekiyor çünkü. Neler yaşandığını unutmaması ve nelerin yaşanabileceğini bilmesi gerekiyor herkesin, diye düşünüyorum…

Hayat Hanım aynı zamanda edebiyat içim muazzam bir sevgi gösterisi; edebiyatı esasen alternatif bir yol yaratarak insanı kurtarmaya, özgürleştirmeye muktedir gösteriyor. Kitabın bir yerinde, Profesör Nermin Hanım iki ünlü kitaptan, Duygusal Eğitim ve Daisy Miller romanlarından bahsederken de edebiyatta özgürlük konusuna dokunuyor ve “Edebiyat öğretilemez.

Ben size edebiyatı öğretemem. Ben size edebiyat için çok gerekli olan bir şeyi, edebî cesareti öğreteceğim. Başkalarının laflarını tekrarlayarak var olmaya çalışmayın. Cesur olun. Edebiyat cesaret gerektirir, büyük yazarlar ancak cesaretle yazanların arasından çıkar” diyor. Sizce bir yazar için cesaret ve gözüpeklik olmazsa olmaz değerler mi?

Cesaret bir yazar için mutlaka gereklidir. Ama bu söylediğim edebî bir cesarettir. Hapishaneyi göze almaktan söz etmiyorum, beğenilmemeyi göze almaktan söz ediyorum. Toplumun tepkilerinden çekinmemekten söz ediyorum. “Şu şöyle anlatılır, bu böyle anlatılır” gibi kurallara esir olmamaktan söz ediyorum. Bunlar cesaret ister. Bir kitap yazmak aslında küstahça bir iştir, Tanrıya ve topluma meydan okumaktır. Bunu gerçekleştirecek bir cesaretten söz ediyorum.

Kitaptaki bir başka güzel bölümde şöyle yazmışsınız: “Yazarlar, insanların duyamadığı sesleri duyan, koklayamadığı kokuları koklayan hayvanlar gibi insanların algılayamadığı, onların algılama düzeyinin altında ya da üstünde kalan birçok olayı, birçok duyguyu, bilinçaltı denilen karanlığa yerleşmiş şekilsiz ve isimsiz arzuları algılayabilirler.

Ama insanların rahatça gördüğü, anladığı, kokladığı, parmaklarının ucunda hissettiği bazı açık gerçekleri de görmekte, anlamakta yetersiz ve aciz kalırlar.” Sizce, günümüz toplumunda yazarların, entelektüellerin işlevi nedir? Gerçekten gidişatı etkileme imkânına sahipler midir? Ve sizce, kitaplar, romanlar toplumu, dünyayı tarif etmek için hâlâ etkili birer araç mı?

Hayatın ve insanların sırlarını bize edebiyat anlatır. Hayat da insanlar da sırlarla doludur ve yaşarken bunların hepsini birden göremeyiz. İnsanlar en yakınlarını bile tam anlamıyla tanıyamaz, onların bütün gizli duygularını bilemez. Kim, en yakınındaki insanın bütün duygularını ve düşüncelerini açıkça anlatan bir paragrafı okumak istemez ki? Romanlarda bazen yakınlarımızın bazen de kendimizin gizli duygularını buluruz.

Kendimizden de gizlediğimiz sırlar var, onları da romanlarda buluruz. Ayrıca edebiyat insanla insanlık arasındaki köprüyü oluşturur. Bütün insanlığa bireylerden haber verirken insanlara da bütün insanlık hakkında bilgiler getirir. Kendini yabancı, aykırı hatta hasta zanneden birçok insan, bunun bütün insanlara ait zaaflar olabileceğini romanlardan öğrenir. Ben edebiyatın, insanı ve toplumu tanımak için hâlâ en geçerli yol olduğuna inanıyorum. Edebiyat, sezgileriyle felsefenin ve bilimin yollarını açar. Hepimiz için büyük bir yol göstericidir. Yerine konacak başka bir şey de yoktur bence.

Gazetecilikle, herhangi bir aracı, edebiyatın, dolayısıyla da metaforun merceği olmaksızın gerçeğin hikâyesini anlatmakla şu anki ilişkiniz nasıl? Sadece olguları, özgürlük meselelerini dolaysız biçimde yazamamak size ne hissettiriyor?

Bir romancının, kendi mesleğinin dışında bir işle uğraşmasının aslında meslekî bir ihanet olduğunu düşünüyorum. Bazen bunu yapmak zorunda kalıyorsunuz. Büyük haksızlıklar karşısında susamıyor ve kaleminizi bunu anlatmak için kullanıyorsunuz. Kendinizi buna mecbur hissediyorsunuz. Bu bir meslekî ihanet ama neticede zorunlu bir ihanet. Ama bunu da hayatınızın sonuna kadar yapmamalısınız.

Bunu yapabilecek başkaları olduğunu da bilmelisiniz. Mesleğinize dönmeli ve azalan zamanınızı, günceli aşabilecek işlere ayırmalısınız. Gazetecilik bir topluma ve yaşanan güne hizmet eder ama edebiyat bütün dünyaya ve gelecek zamana hizmet eder. Ben artık gerçek mesleğime dönmeyi ve zamanımı kitaplarıma ayırmayı istiyorum.

Günlük yazılar yazmak isteseydim de bugün buna imkân bulamayabilirdim zaten… Ama bu sayede ben dünyadaki yeni okuyucularıma kavuştum. Sizinle bu konuşmayı yapabilmeyi de Hayat Hanım’a, yani bir romana borçluyum. Böyle de devam etmek istiyorum.

Kitapta, hapishanelere, şafak vakti yapılan polis baskınlarına sık sık atıf var. Bir tehlike duygusu, insanların her an tutuklanabileceği duygusu romana egemen. Cezaevindeki deneyiminiz ve duruşmalarla, yurtdışı çıkış yasağıyla geçen hayatınız geleceğe bakışınızı nasıl etkiliyor? Yaşadıklarınız ülkenizdeki birçok entelektüel tarafından da yaşanması size kendinizi daha güçlü hissettiriyor mu?

Binlerce masum insan var hapishanelerde. Ben o insanların neler çektiğini hapishanede gördüm. Hapishaneden küçük hücrelerin önündeki küçük ve dar avlulara açılan kapılar akşam ezanıyla kapanır. Geceyi küçük bir hücrede kapalı geçirirsiniz. Ben hâlâ akşam ezanı okunduğunda hapishaneyi ve hücrelerine kapatılan o insanları düşünüyorum. Bu düşüncemden ve onlar adına hissettiğim iç sıkıntısından kurtulamıyorum. Ama hapishane paradoksal bir şekilde benim için büyük bir edebî başarıya dönüştü.

Bütün dünyada kitaplarım okunuyor, okuyucularım artıyor, dostlarım artıyor. Başka insanların hapiste olması beni çok öfkelendiriyor ama benim için hapishane bir tür çalışma odası oldu. Bu nedenle de hapishaneden kendi adıma bir şikâyetim yok. Çalışabildiğim sürece hiçbir şeyden şikâyet etmem ve hapishanedeki tecrübemden öğrendiğim kadarıyla her yerde çalışabiliyorum.

Avrupa’nın Türkiye’de olup bitenlere, Mısır ve diğer ülkelerde ifade özgürlüğünüm kısıtlanmasına yeterli ilgiyi gösterdiğini düşünüyor musunuz?

Avrupa dediğinizde sadece devletleri anlıyorsanız, hayır, yeteri kadar tepki vermiyorlar. Ama Avrupa dediğinizde insanları, toplumları anlıyorsanız, evet onlar büyük bir tepki veriyorlar. Sizin ilk soruda söylediğiniz gibi sizler gibi insanlar hapishanelerdeki masumlarla yakından ilgileniyor ve büyük bir dayanışma gösteriyorlar. Bu tahmininizden bile önemli. Baskıcı rejimlerdeki mazlumları devletlerden ziyade toplumların kurtaracağına inanıyorum. Bu nedenle Avrupa’nın çok önemli olduğu kanaatindeyim.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu