Didem Deniz Arslanoğlu

Ahhh çocuk!…

Konuğum var… Uğrar böyle arada, kalır üç beş gün yatıya. Yabancı değil, gözümün nuru, ciğerimin parçası, bizim Mazlum ya!

Çocukluğunu bilirim, haylazlıklarını, hem çok yaramaz hem utangaçlığını. Önlüğünü ilikli hiç görmedim ki; düğmeler kopuk, yaka savruk bir tarafa. Mazlum kavga etmiş, dövümüş çocuklarla. Ortaokul 1.sınıfdaydı hiç unutmam. Annesi yıkamış gömleğini, ne yapsın yavrum bağlamış kravatını V- yaka tişörtünün üzerine. “Mazlum bu ne hal?! Çabuk düş önüme, doğru eve!” sokakta görüp, tutmasam öylece gidecek okula. Akıp giden bir nehir misali gözlerimin önünden geçiyor hatıralar.

Çocuk ahhh! diyorum, her hatırada bin ah dökülüyor dilimden ardı sıra.

Genç bir adam olmuş artık, partili. Koşturuyor bir dışarıda, bir cezaevi. Partili olacak tabi; babadan devr aldığı miras, çocuk başka ne yapacaktı ki?

Nasıl yakışıklı nasıl yakışıklı bi görseniz, ya star! doyamazsınız bakmayaNasıl yakışıklı nasıl yakışıklı bi görseniz, ya star! doyamazsınız bakmaya.

Uğrar bana böyle arada.

Daha köşe başında Hüzzam makamında titreşen kederle karışık, buruk bir sevinç bulutu toplaşır üzerime. Hüzün bir duman misali ondan önce döner köşeyi, süzülür girer camlardan dolar evin içine; bekleşiriz hep beraber, O gelecek ablasının yakışıklısı! Bir deniz olur ki hüzün, kıyısında dertleşiriz gün ağarana dek.

Kokusu hoş, tanıdık, ciğerden. Anlarım ki, O geldi.

Kapım açık onun için günün herhangi bir saati. Ne zaman geleceği beli olmaz, kâh akşamın serinliği, kâh sabahın seheri. Özlerse atlar gelir vakti yok, saati yok.

Usulca süzülür içer. Geldin mi Mazlum? Hoş geldin ablasının yakışıklısı, hoş geldin gözümün nuru!

Ahhh be çocuk! Ömrü kısalardan çocuk. Başı okşanmayanlardan, kederi eksilmeyenlerden, gülmeyi unutup tüm güzelliğini efsunlu bir tebessümle yüzünde sır layanlardan, ömrü bahar görmeyenlerden, Zemheri’de doğup Hazan’da gömülenlerden. Bir bedende bin yaşam, bu neyin mektebi?

Ahhh dünkü çocuk! Doğuştan kederlim, hüzün bulutlarıy la gezenim.

Buğulu bir sabahın ilk saatleri… Soğuk bir Cafe cenaze evi. Ahşapdan bir de masa duruyor, bugün musalla taşı niyetine. Cenaze evi bomboş. Ne gelen var ne giden, ne bir baş sağlığı dileyen.

Bir ben ağlıyorum başında; anası, babası, kardeşleri, sevdiği ve sevdikleri…

Her birinin ciğerlerine bir parça alıp katmışım ciğerlerimin içine, büyütmüşüm; ciğer dediğin kor kor, olmuş koca bir yangın yeri.

Her birinin feryadı vuruyor dilime, çığlıkları düğüm düğüm dizilmiş boğazıma, bir tünelde sıralanmış birazdan firara çıkacak birer özgürlük mahkümu misali.

Tek kişilik cenaze merasimi bu, tüm sevdiklerini toplamışım bir bedende.

Sığınacak liman yok, sükuttan başka. Ciğerlerimin küçelerinde kibritle oynayan şu çocukları saymazsak.

Mazlum evinde kahvaltı yapıyordur bu saate.

Ama yakmışım ağıdı, kurmuşum taziyemi bir tenhada.

Ahhh’ları tesbih tanesi gibi dizmişim peşi sıra. Mazlum ahhh!

Ne büyük olgunluktur olup biteni teffekür etmek, ciğerlerin dehlizlerinde titreşen çığlıkları sükkut edebilmek.

Ve günün sonunda göğsünün kafesini saran alevleri, avuçlarınla söndürebilmek nihayetinde. Ama’sız, fakât’siz idrak edebilmek, ne büyük manadır ilahi yasaya koşulsuz boyun eğmek.

Sonsuzluğa uzanan bir sarmalın içerisine haps olmuş, muazzam bir ahengle durmadan dönüyorum, bedenimin bir gram ağırlığını hissetmeden. Var ile yok’un savaşı…

Nefes alıyor, yaşıyordur halihazırda. Planlar yapıyor, hayaller kuruyordur yaşamına dair; ama aslında yoktur O!

Eğip boynunu ilahi çağrıya, çoktan gitmiştir, varması gereken yerdedir aslında.

Fizik kurallarını altüst eden bir tefekkür gücü zapt edebilir ancak bedeni; bir atom bombasına döner patlar yoksa, Sahra çölünde bir avuç kum olur bedenin akibeti.

Cahit Sıtkı’nın 35 yaş şiiri düşüyor dilime. Hüzün zehirli bir sarmaşık gibi ayak bileklerimden tutunup, dolanmış bedenime. Kulaklarıma Segâh makamında düşen;

Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
Her yıl biraz daha benimsediğim
Ne dönüp duruyor havada kuşlar.
Nereden çıktı bu cenaze, ölen kim?
Bu kaçıncı bahçe gördüğüm tarumar? diyor üstad.

Mana deryasında ararken hakikâti, kulağımıza bir parola fısıldar gibi “
Bu kaçıncı bahçe gördüğüm tarumar?”

Cahit Sıtkı gibi O’ da Otuzbeş’ inde, henüz yolun yarısı. Üstad kendine betimlerken şiirini, daha kaç otuz beş yaşa atf etti. Ve daha kaç Otuz beş yaşda durdu hayat denen bu saatin ibresi?

Dalları budanmış ağaca dönüyorum her sorgulamada; budandıkça gövdesi güçlenen, kökleri derinlere tutunan. Beynimin deltalarından hakikât denizine dökülür müydü söz yoksa?

Rabim sır’ını bir gülücükler nakş etmiş yüzüne, tanınsın bilinsin diye. Heyyy çocuk tanıdım seni!

Bir dağ yağmacı, cennetten kopup düşmüş yeryüzüne.
Yeşilin envai çeşidi serpişmiş üzerine, çiçeklerden görsel bir şölen ki, desenler…!
Serilmiş otlara henüz Otuz beşinde, ağartmış saçlarını çiğ taneleri yıldız yağdırmış tellerine.

Genç bedende yorgun bir savaşçı sabahın serinliğini çekmiş yüzüne.

Kır çiçekleri topladım yorgan yapıp örteceğim üzerine.

Hayhaaatt! heyhaatt! Yaprak idim düştüm dalımdan heyhaaat!

Göz açıldı iki aleme. Saniyenin onda biri; ötede diri, beride ceset.

Bul da bir fizik kuramı bunu izah et!

Tefekkür ki, tüm fizik kurallarını inanç okyanuslarının dalgalarında boğan. Hakikât sen ne güzelsin!

Nasıl bir eziyet, ne emsâlsiz sancıdır ki, iki alem arası bir gidip bir dönmek Bir kaybolup bir bulunmak, bir yanın tüy bir yanın ağır ceset, bir yanın buz bir yanın alev bir yanıp bir dönmek, bir sönüp bir yanmak… Işığın etrafında dönüp pervane olmak. Kaynağın altında semaha durmak…

Ağır bir hüzün sağanağına tutulmuşum epey zamandır. Yaşadığım dramlardan olsa gerek aşinalığım. Kasvet bulutları sardı mı ruhumun çatısını yemeden, içmeden kesilir hüznün yağmasını beklerim, şemsiyesiz paltosuz sırılsıklam olana dek sağanakla.

Nedenini, niçinini sorgulamayı bırakalı hayli zaman oldu; nereden gelir, ne getirir gelen başım üstüne.

Koşulsuz teslimiyet böyle anlarda mutlak eğiticidir, bilirim bu anların kıymetini.

Mazlum dedikçe ciğerlerime bir yanı bir yanı…

Olur olmadık yerde ağlamalar. Hayra alamet değil, diyorum kendi kendime. Bir sorgulama faslı ki, yüreğimin dehlizlerinde pıhtılar biriktirmekte.

Bir keşmekeşe sürükleniyorum; koca bir kentin labirentlerinde kaybetmiş gibi yollarını, koşuşturan çocukların ayak sesleri var içimde.

Yabancısı olmadığım aşina duygular, sarılır öfkeme kendime küserim; görme bu kadar!

İki gözümün nuru Sezai’nin şehadetin den önce de yaşamıştım bunları Zeynel’in… ve sonraki zamanlarda sıkça yaşadığım haller; gelir acısını yüreğime bırakır gider.

Önümdeki musalla taşında uzanmış, henüz Otuz beşinde. Ben de hala bir çocuk yüzü var bedeninin üzerinde. Konmuş yüzüne bir de gülüşü.

Ahh o görüp birşey yapmamanın kahr edici acizliği! O çaresizliğin keşmekeş ahh!

Ciğerlerimi lüçeletinde kibritle oynayan çocuklar var hala. Biri yakar, öbürü kaçar…

Üstünde ilahi yasa, öte yanda çiğerinden bir parça. Ne derin ilimdir, idrakı saniyenin on’ da biri kadar.

Görmen gerektiği kadar, söylemen icabettiği kadar; ne bir harf eksik, ne de fazla bir harf.

Ruhum kayıp gitmiş Kal u bela’da. Elim ciğerime, aklım onda. Ya Rab! tut araftan çıkar beni.

İki alem arası Kal u Bela’ dan gelen… kim bu yolcu, nedir işi? tüy kadar ruhum, dağ kadar ağırken bedenim; gücü veren Hakikat, sen ne güzelsin!

Baş ucundayım. Acısı ciğerlerimi dolduran bir çocuk resmi. Gülüyor resimden bana haylaz bakışlı. Uzatıyorum elimi okşamak için yüzünü, kırpış kırpış gözleri ne de sevimli!

Burnumun direkleri sızlıyor, özlemişim dünkü çocuğu. Ağırdan bir acı simsiyah ışıktan bir ok gibi uzatmış başını resimden, ciğerlerimi deliyor. Ani bir refleksle ciğerime gidiyor elim, sımsıkı avucumun içine almış; yanmış da ezerek söndürmekteyim. Dişlerimi sıkmaktan çene kemiklerim sızlıyor, kimin umurunda?

Daha Fazla Göster

Yorum yaz

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu