Kadir Amaç

ABD Başkanı Joe Biden’e Açık Mektup!

Sayın ABD Başkanı  Joe Biden,  mektubuma “Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi”ni yazan  Thomas Jefferson‘nun şu sözleriyle başlamak istiyorum: “İnsanlar hükümetten korktuğu zaman zorbalık vardır; hükümet insanlardan korktuğu zaman özgürlük vardır.” 

Evet, sayın başkan! insanlık ailesine korku dolu 4 yıl yaşatan, ülkenizin demokrasi geleneğini zedeleyen, halkınızın huzur iklimini şekavet iklimine çeviren, dünya  demokrasi ligindeki puanınızı aşağıya düşüren, yerküremize liderlik yapma misyonunuzu tehlikeye sokan, Trump ve şürekasını demokrasi yarışında mağlup etmenizi ve ABD’nin yeni başkanı seçilmenizi tebrik ediyorum. Ayrıca  ABD’nin başkanı seçilmenize 50 milyon nüfusa varan devletsiz Kürtleri, büyük bir sevince boğduğunu zatıalinizle paylaşmak istiyorum.

Sayın başkan!  Çinli Sun Tzu’nun, “en iyi komutan savaşmadan savaşı kazanan komutandır”  sözü savaşların neden kaynaklandığıyla ilgili konullarda filozoflara, tarihçilere, sosyologlara ve siyaset bilimcilerine bir çok şey yazmalarına ilham kaynağı olmuştur.

Bu mahfilde filozof Eflatun’a göre; bütün savaşların kaynağı ihtiras, zevk aramak ve cahilliktir. Ya da Spinoza’nın dediği gibi, ” insanlar savaşmıyorlarsa, barış içindedirler demek değildir bu. Barış, savaşsızlık hali değildir, aksine ayrı bir erdem konusudur”

Spinoza’nın yukardaki ifadesini referans alırsak;  insanın, milletlerin ve devletlerin barış içinde yaşadıklarını söylemek mümkün değildir. Ancak, modern çağımızın filozofları ve siyaset bilimcileri, Eflatun ve Spinoza’dan farklı bir savaş panoramasını çizerler.

Onlara göre, modern çağda iki tür savaş vardır: ”Mikro” ve ”Makro” ”Teorilere Dayanan Savaş”. Mikro Teorilere Dayanan Savaş: Mikro savaş teorisi biyoloji ve psikoloji anabilim dalını referans alır ve savaşların çıkma sebebini genetik insan saldırganlığının bir sonuçu olarak görür.

Evrim teorisi göstermiştir ki ilk insanlar, ondan sonraki çağlarda yaşayan insanlar ve en son olarak modern çağın insanları yiyecek bulmak, barınmak, ailelerini tehlikeden ve vatanlarını düşmandan korumak için savaşmışlardır

Makro Teorilere Dayanan Savaş: Makro Savaş teorisi ise, tarihe ve siyaset bilimine dayanır. Makro savaş teorisi tam da Eflatun’un işaret ettiği ihtiras, zevk arama ve hegomanya sahibi olmaya tekabül ediyor. Yani makro savaş teorisi, yayılmacı-fetihçi devletlerin, gücü ve ihtirasları üzerine yoğunlaşır. Bu savaş teorisinde milletler değil, devletler belirleyici oluyor.

Makro ve Mikro savaş teorilerini bize, işgalçi Türk-Arap-Fars devletinin Kürt halkı üzerinde kurduğu siyasal egemenlik ve Kürt ülkesinin topraklarında gerçekleştirdiği işgal hareketi üzerine somut çözümlemeler yapma imkanı sunuyor.

Sayın başkan! sizinde bildiğiniz gibi; ”terör” ve ”terörist” kavramları teorik ve içerik olarak siyaset biliminin ve siyaset sosyolojisinin üzerinde tanımlamakta zorlandıkları bir konu olmuştur. Ancak siyaset bilimcilerin önemli bir bölümü; yüz yıl içinde terörizm kavramına getirdikleri tanımın ulus devletlerin politik çıkarlarına uygun, bilimsellikten uzak, makyavelist tanımlar olduğu konusunda hem fikir olmuşlardır.

Sayın başkan! bu bütünlükte hareketle şunu diyebilir miyiz? Reel olan her şey rasyonel mi? Elbette ki bana göre reel olan her olgu rasyoneldir. Çünkü, hiçbir olgunun ve şeylerin tümüyle tesadüfü olmadığını felsefe bilimine başvurduğumuzda anlıyoruz…

Bir diğer şey ise, siyaset konusunu ve şeyleri daha doğru anlamamıza yardımcı olan, siyaset bilimi ve siyaset sosyolojisidir. Mamafih, siyaset bilimi ve siyaset sosyolojisi siyasi olayları “naturalist” tarzda incelemeyi konu edinir. Çünkü siyaset bilimi ve siyaset sosyolojisi siyasi olaylara ve şeylere asla kızmaz; fakat siyasi olayların ve şeylerin nasıl var olduğunu (siyasal ontoloji)yi anlamaya çalışır.

Bu zaviyede birbirleriyle yüzde yüz bağlantılı olan egemenlik, teritoryal, meşruluk ve otorite kavramları siyaset biliminin ve sizin gibi başarılı siyasetçilerin temel konusu olmuştur. Örnek: Bu anlamda Avrupa, Ortadoğu, Latin Amerika, Balkanlar ve kafkasların yakın tarihine baktığımızda, hür ve bağımsız milletlerin ortaya çıkmasında devletinizin çok güçlü katkılarını ve liderlik rolünü görmüş oluyoruz.

Sayın başkan! bildiğiniz üzere ülkenizde 1965-1968 şehir merkezi ayaklanmaları baş gösterdiğinde, Amerikan medyası ve akademisyenler aniden Amerika’da şiddeti keşf ettiler. Oysa ki eskiden, şiddet ve terörü normal gören akademisyen ve siyasetçiler sonunda, siyahi militan Rap Brown ile aynı zaviyede “şiddet vişne turtası kadar Amerikandır” fikri öne çıkmış oluyordu.

Aynı şekilde, Avrupalılar, eski Yugoslavya devletinin milletleri  1990’larda  birbirlerini acımasızca boğazlarken, kendilerininde terör ve şiddet masunu olmadıklarını fark edecektiler. Almanya’ya her gittiğimde, sokaklarında her karşılaştığım Alman’ın yüzüne baktığımda  Yahudi soykırımı sırasında yaşanan insanlık dışı kötülükleri bu insanların yaptığına bir türlü kendimi inandırmadığımı zatıalinizle paylaşmak istiyorum!

Sayın başkan! bir diğer önemli gördüğüm konu şudur:  Amerikan milletinin bağımsızlık ve özgürlük  tarihine damgasını vuran  “Mayflower Sözleşmesi”  ve “Boston Katliamı” benim için ilham kaynağı olmuştur. Bildiğiniz gibi, “Mayflower Sözleşmesi” Amerikalı kolonilere teritoryal, kendini yönetme ve siyasal egemenlik bilincini ve kültürünü kazandırmıştır. Kolonilerin elde ettikleri bu özyönetim bilinci ve kültürü 13 koloniyi birleştirecek, Amerika ulusunu yaratmış ve bu ulusu bağımsızlığa taşımıştır.

Amerika’nın bağımsızlık tarihinden bahsederken, Thomas Paine’nin adını anmamak büyük bir haksızlık olur. Thomas Paine; Amerikalı 13 koloninin, zihin ve gönül dünyasına bağımsızlık fikirlerini pompalayan bir düşünce adamıydı. Thomas Paine, aynı zamanda Samuel, Adams, Thomas Jefferson ve Benjamin Franklin gibi siyasi liderlere bağımsızlık yolunu gösteren bir siyaset bilimcidir.

Sayın başkan, isimerini saydığımız bu şahsiyetler Amerika Birleşik Devlerin bağımsızlığına damgasını vuran ve Amerika milletinin gönül atlasında taht kurmuş milli kahramanlarınızdır! Ancak İngiltere Krallığı Amerikan halkı  gibi düşünmüyordu. İngiltere, Amerikan’nın bağımsızlığına damgasını vuran savaşçılarınızı, siyasetçilerinizi ve  filozoflarınızı  ”hain”,  ”kötü” ve ”terörist”  insanlar olarak göstermiş ve bağımsızlığınızı gerçekleştiren kahramanlarınızın öldürülmesi için ”kelle avcı”larını parayla ödüllendirmeye davet etiğini biliyorsunuz! 

Bu anlamda, Kürtlerin teritoryal ve  siyasal egemenliği için Kürt savaşçılar ve Kürt siyaseti  Türk-Arap-fars devletine karşı yarım asırdır bir mücadele yürütüğünü bütün insanlık ailesi biliyor. Özellikle Türk devleti bu yarım asır içinde,  Kürt siyasetçilerine ve Kürt yurtseverlerine karşı, yüz yılın en büyük terör ve tedhiş yöntemlerini kullanmaktan imtina etmediğini hep birlikte şahit olduk. 

 İşgalçi devletler kendilerine ait olmayan Kürt ülkesini ”İslam kardeşliği” adına işgal ediyor, kendi aralarında dört parçaya bölüyor, yalınayaklı halkı en vahşi yöntemlerle katlediyor. Ve sonra bu işgale karşı isyanla karşılık veren, vatanlarını ve siyasal egemenliklerini tekrar geri almak için meşru savunma yöntemleri dışında hiçbir şiddet yöntemine tenezzül etmeyen halkını, siyasetçilerini ve savaşçılarını terörist olarak propaganda ediyor.

  Ancak Türk devletinin, Kürtlerin bu ulusal mücadelesini bastırma ve onu dünya devletler liginde terörize etme  çabaları sonuçsuz kaldığı gibi;  başta Ermenistan, Yunanistan, bölge ülkeleri, Avrupa devletleri ile agresif ve fetihçi bir siyaset yürüterek, uygar ve demokratik devletlerin tepkilerini üzerine toplamaktan kurtulamadı.

Sayın başkan, siyaset bilimciler şu eski sözü çok kullanır: “Birinin teröristi başka birinin özgürlük savaşçısıdır” Dolayısıyla şiddet yanlısı her hareketin arkasında dàima güçlü sebepler vardır. Basklar İspanya devletine karşı, Tamiller Sri Lanka devletine karşı, İrlandalılar İngiltere devletine karşı, Kürtler Türk-Arap-Fars devletlerine karşı siyasal  egemenlikleri çin mücadele ederken, bu devletlerde bu milletlerin özgür olmasını istemez; aksine  bu milletlerin ayrılıkçı mücadelesini terörize ederek bastırmayı tercih ettiğini biliyorsunuz!

Sayın başkan! dünya savaş tarihinde “Cenevre Savaş Sözleşmesi”ne tek uyan Kürt savaşçıların olduğu hakikatini “Birleşmiş Milletler”in bilimsel araştırmalarıyla ortaya çıkarma imkanına  sahip olduğumuzu hatırlatmak istiyorum.  YPG’nin Batı Kürdistan topraklarında İslamcı terör örgütlerine karşı nasıl bir savaş yürütüğünü ve sivilere yönelik tek bir eylem gerçekleştirmediğini, ordaki askeri birlikleriniz ve orda faaliyet yürüten istikbarat birimleriniz bu durumu pekala çok iyi bilmektedirler.

Sayın Başkan! çok daha önemlisi, Kürt savaşçıları  başta Türkiye olmak üzere, ne  dünya’nın ve ne de Avrupa’nın hiç bir ülkesinde  ve şehrinde tek bir şiddet eylemine bulaşmamıştır! Çünkü Kürt özgürlük hareketi seküler bir yaşamı benimsediğini  ve tüm referanslarını, bilimselliğe  ve demokrasiye dayandırdığını gene istikbarat birimlerinizce bilinmektedir.

Ayrıca Kürtlerin, Amerika ile İsrail devletiyle, Yahudi ve Hiristiyan halkıyla hiç bir sorunu yoktur. Kürtler  Ortadoğu’nun en kadim ve en seküler milletidir.  Demokrasi kültürüne yatkın bir millet, İsrail devletinin ve Yahudi milletinin tek komşuluk yapabileceği bir millet ve Ortadoğu’da ABD ile en uyumlu çalışacak ve en samimi dostluk kuracak olan bir millet!

Özellikle de şu nokta çok ilgiçtir:  Kürtlerin ulusal kurtuluş mücadele tarihinden bu yana, Amerika Birleşik Devletlerine yönelik tek bir uçak kaçırma eylemini, tek bir Sabotaj ve tek bir suikast eylemini gerçekleştirmemiş olmasıdır! En önemlisi,  tek bir Amerikan askerinin, tek bir Amerikan polisinin ve tek bir Amerikan vatandaşının burnunun kanamasına  asla tevvesül etmemiştir!

Bu pratiğiyle Kürt siyasetçileri, Kürt savaşçıları, Kürt aydını ve Kürt milleti  ABD’ye dünya lideri ve dost gözüyle baktıklarını fazlasıyla ıspatlamıştır.  Lakin aynı şeyi terör devleti İran, Türkiye ve Erdoğan için söylememiz mümkün değildir. Çünkü İran, Türkiye ve  Erdoğan’nın, şahsınıza ve ülkenize karşı beslediği düşmanlığın envanterini CIA’dan ayrıca  bilgilenme imkanınızın olduğunu düşünüyorum! 

Ayrıca uygar ve demokratik  devletler için şu  paradoksa değinmek istiyorum: Mücahid Erdoğan ve işgalçi generalleri  Kürdistan ülkesini işgal ediyor, Kürtlerin siyasal egemenliğini elinden alıyor, dilini yasaklıyor, Kürdistan şehirlerini tarihte eşi benzeri görülmemiş yöntemlerle delik deşik ediyor, mezarlarını yıkıyor, 12 bin yıllık Hasankeyf’i sular altına gömüyor, Kadınlarını alçakça katl edip ceseplerini çırılçıplak sokak ortasında teşhir ediyor, Kürt gençlerini vahşiçe katl ediyor, ölü cesetlerini zırhlı araçların arkasına bağlayarak yerlerde sürüklüyor, bine yakın Kürt çoçuğuna yaşından fazla kurşun sıkarak katl ediyor, siyasetçilerini, milletvekillerini ve belediye başkanlarını esir alıp zindana tıkıyor, “Aşk bodrum’da yaşanır canım”, “aşk Kürt’ün yatak odasında yaşanır canım”, “Her taraf leşşş kokuyor” diyen Türk güvenlik güçlerine karşı hiç bir uygar devlet karşı koymuyor ve hiç bir uygar devlet Kürtlerin gasp edilen haklarının geri verilmesi için çağrı yapmıyordu!

Kürdler ülkelerinde bu acıları yaşarken Batı’da demokrasi, adalet, eşitlik, kadın, emek, özgürlük, etnik ve dini gruplların akültürasyon haklarını parlamenter sistem veriyordu!  ABD ‘de “Temsilciler Meclisi” (Senato), “İngiltere’de Lodrlar Meclisi”, Fransa’da “Milli Senato” meclisi, Almanya’da “Bundestag” meclisi canla başla kendi milletlerine  hizmet ediyordu.

Ya Kürtleri kim temsil ediyordu sayın başkanım ve kim onların ülkelerinde vahşice katl edilmesine izin veriyordu?  Elbette ki, sömürgeci parlamento ve  sömürgeci mahkemeler!  Sayın Başkanım! Yani biz, Kürt olduğumuz için öldürülüyorduk, boğazlanıyorduk ve tecavüze uğruyorduk! İşte Avrupa ve dünya biz Kürtleri, en zor ve en acılı günlerimizde böyle yanlız bıraktılar!

Sayın başkan! izninizle kısaca şunu demek istiyorum:  Kökleşmiş “etnik” ve “siyasasl egemenlik” çatışmaları realistlere ne kadar uzaksa sosyal inşacı görüşe göre o kadar da yakındır. Bu her iki farklı görüşün ortak buluştuğu nokta ise, toprakları işgalle uğramış ve siyasal egemenliği elinden alınmış bir milletin siyasi temsilcilerinin işgalçi devlete “gel seninle barış yapalım, gel seninle kardeş olalım” ifadelerine raslanmadığı gerçeğini ve içi boş, “barış ve kardeşlik” ifadesi yerine, işgalçi devleti uluslararası kurumların şahitliği önünde hukuki görüşmeye ve o kurumların şahitliği önünde işgale uğrayan ülkenin işgaline son vermeye davet edildiğini zatialiniz benden çok daha iyi biliyorsunuz.

Başkan Wilson, I. Dünya Savaşının sone ermesine yaklaşık 6 ay kala ABD Kongresi’nin 8 Ocak 1918‘deki ortak oturumunda savaş sonrasıyla ilgili görüşlerini  ”Wilson Prensipleri” adını taşıyan  14 maddelik metin şeklinde, Amerika ve dünya kamuoyuna görüşlerini açıkladığını biliyorsunuz. Başkan Wilson, özellikle işgalçi askerlerin Belçika, Romanya, Sırbistan’dan çekilmesini, Polonya’nın bağımsız bir devlet olmasını ve  Türk devletinin işgali ve yönetimi altında yaşayan Kürtlere özerklik ya da tam bir bağımsızlık verilmesinden yana görüş belirtiğini tarihi belgelere baş vurduğumuzda görürüz.

Sayın başkan, zatıalinizin de bildiği gibi Amerikalılar kendilerinin Britanya ile 1776-1781 yılları arasında yaşananları, bir  terör ve devrim mücadelesi olmaktan çok bir bağımsızlık mücadelesi verdiklerini beyan etmişlerdir. Yani Amerika ile  Britanya arasında yaşanan sorunun sosyal, ekonomik ve akültürasyon hakları değil bütünüyle, siyasal egemenlik meselesi olduğunu biliyoruz!

İzninizle tam da bu noktada ”Self Determination” milletlerin kendi kaderlerini tayın etme konusuna kısaca değinmek istiyorum: Gerek BM tarafından gerekse tüm uluslararası hukuk kurumlarınca kabul edilen ve desteklenen bir kavramdır. Yani Kürtler gibi sömürge milletlerin kolonyalist devletlerin yönetimi altında yaşamamak için ”Self Determination” haklarını kullanarak bağımsızlıklarını kazanmak için verdikleri silahlı ve siyasal mücadelenin yasallığı tartışma götürmediğini ve bağımsızlık ve federasyon için ayaklanan sömürge halkı, ”Birleşmiş Milletler Antlaşması”nın ilke ve amaçları doğrultusunda yardım ve destek sağlayabileceğini deklare etmiştir.

Sayın başkan! bildiğiniz gibi, ülkeniz dünya devletler liginin en güçlüsü ve en rasyonel olanıdır. Gücü olmayan bir ülke, rüzgarın karşısında dayanamayan  yaprağın havalara savrulmasına benzetebiliriz. Elbette ki güç, yüzde yüz kötülük demek değildir. Güç ile şiddet kavramların aynı manaya geldiğini düşünmüyorum. Güç askeri, siyasi, ekonomik, bilgi ve psikolojik departmanlardır.

Bu anlamda Kürtler askeri, siyasi, ekonomik ve psikolojik bir güce sahip olmadıkları için rüzgarın güçsüz bir yaprağı havada savurduğu gibi Türk, Arap ve Fars devletleri tarafından havaya savuruyorlar! Evet, sayın başkan!  50 milyona varan nüfusuyla ve 530.000 metrekare yüzölçümü olan bir vatana sahip biz Kürtler, şereflerimizle özgürce yaşamak istiyoruz!

Hele çocuklarımızın gözlerimizin önünde yaşlarından fazla kurşun sıkılarak öldürülmesini, gençlerimizin savaşta şehid olmasını, halkımızın köylerini ve şehirlerini terk edip hicrete zorlanmasını,  liderlerimizin, siyasilerimizin ve yazarlarımızın tutsak edilmesini istemiyoruz.

Biz Kürtler, yeryüzünün yalınayaklı bırakılan bir milletiyiz! Bizde her millet gibi kendi öz topraklarımızın efendisi olmak istiyoruz! Bizde her millet gibi, anadilimizde eğitim ve öğretim görmek istiyoruz! Bizde her millet gibi, bir bayrak ve bir pasaport sahibi olmak istiyoruz!

Millet olarak bize sorsalar ki; en kötü şey nedir? hiç şüphesiz kölelik deriz! Kavga ve savaşın da en az kölelik kadar korkunç  bir kötülük olduğunu millet olarak çok iyi biliyoruz! Çünkü biz barışsever bir milletiz ve hiç kimseyle savaşmak istemiyoruz! Her şeye rağmen millet olarak düşmanlarımıza tekrar barış elini uzatmak istiyoruz!

Sayın başkan! 19 Mayıs 2015 tarihinde  Yardımcı başkan sıfatınızla Barzani’ye “Sayın Başkan, müsterih olun. İkimizin de ömrü Kürt devletini görmeye yetecektir” sözleriniz  50 milyon Kürt halkının gönlünü feth ettiğini hatırlatmak istiyorum. Zatıalinizin bildiği gibi bundan tam 5  yıl önce, 2016 yılının Ocak ayında İstanbul’da   ”Kürt meselesi başlıklı” bir toplantı düzenlemiştiniz ve toplantıya tüm partilerden Kürt parlamenterlerini  davet etmiştiniz.

Türk devleti bu toplantınızdan memnuniyetsizliğini dile getirmiş ve Türk hükümetinin tüm itirazlarına rağmen “ABD çıkarlarının ne olduğunu biliyorum ama bu çıkarların Türkiye’nin milli çıkarlarıyla örtüştüğünden emin değilim.” sözlerinizle karşılık vermiş; Suriye’de DAEŞ’le mücadele için PYD’ye ve mazlum Kürt halkına destek vermekte kararlı olduğunuzu bir kez daha yenileyerek Kürtlere  muthiş bir heycan, umud ve güven vermiştiniz! İşte bu şerefli ve adaletli  duruşunuzdan cesaret alarak bu mektubu kaleme aldım.

Sayın başkan! bundan dolayı  Amerika Birleşik Devletlerine ve zatıalinize büyük bir görev düşüyor!  Görevinizin zor olduğunu, ülkenizi ve dünyayı yönetiğinizin farkındayım! Bu korkunç savaşa son vermek için zatıalinizden tarafları, barış ve muzakere masasına davet etmenizi, masada konuşulanları Kürt kamuoyuna paylaşılmasını, Demokratik Suriye Güçleri Genel Komutan Mazlum Kobanê‘ye uluslararası bir pasaportun tahsis edilmesi, PKK lideri Abdullah Öcalan’nın avukatlarıyla görüştürülmesini, PKK ‘nin ”Terör Örgütleri” çıkarılmasını, HDP eski eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılmasını ve  barış sürecinin kaldığı yerden devam etmesini sağlamak için, ABD’nin garantörlüğünde, arabuluculuk ve hakemlik yapmanızı halkım adına rıcada bulunuyorum!

Sayın başkanım! bu korkunç savaşın sona ermesine vesile olacak, demokratik ve barışçıl girişimleriniz, dünya milletlerin ve Kürt milletinin hayranlığını kazanacaktır! Evet, bunu gerçekleştirebilecek kudretiniz var!  Kürtlere eğer bu iyiliği yaparsanız; tarihin bilinçi, adınızı ve ülkenizi saygıyla anacak ve insanlık ailesi sizi ve devletinizi ayakta alkışlayacaktır. 

saygılarımla. 

 Kadir Amaç- Yazar ve Toplum Bilimci

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu