Gündem

500’den fazla Rojavalı Türk hapishanelerinde

Türk devleti ve ona bağlı çetelerin işgal ettiği Efrîn, Girê Spî ve Serêkaniyê’de Kürtlere yönelik insanlık dışı saldırılar artarak devam ediyor. Bu kentler, 20 Ocak 2018 ve 9 Ekim 2019 tarihlerinde Türk devleti ve desteklediği cihatçı çetelerden oluşan ÖSO tarafından işgal edilmişti. Şimdiye kadar binlerce insanın kaçırıldığı, kaybedildiği ve işkencelere maruz kaldığı bölgede birçok Kürt de çeteler tarafından Türkiye’ye teslim ediliyor ve burada tutuklanarak ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılıyor.

İnsan hakları örgütleri defalarca ortaya koydu
Türk işgalinde bulunan kentlerdeki insan hakları ihlalleri, Suriye İnsan Hakları Gözlemevinin (SOHR) 2019’da açıkladığı verilerle gözler önüne serilmişti. Rapora göre bir yıl içinde bu kentlerde 2 bin 600 kişi kaçırıldı; bunların bine yakınının akıbeti bilinmiyor. Basına da hemen hemen her gün kaçırılma ya da tecavüz olayları yansıyor. Birçok insan hakları örgütü ve sivil toplum kuruluşu, 29 Ekim 2020’de bir açıklama yaparak Efrîn ve Rojava’nın başka kentlerinden binlerce kadının kaçırıldığını, dört yüz kadının akıbetinin ise bilinmediğini aktarmıştı.

İşgal ve ilhak: Kaynaklar ihraç ediliyor
Birleşmiş Milletler (BM) de Eylül 2020’de Türk devleti ve desteklediği çetelerin Efrîn ve Serêkaniyê’de gasp, tecavüz, yağma, kültürel mirasın yok edilmesi gibi insanlığa karşı suçlar işlediğini açıkladı. Raporda bu suçlar, belgeleriyle tüm dünya kamuoyuna duyuruldu.

Türkiye, işgali altındaki bu bölgelerde kaymakam ve vali atıyor; PTT şubeleri ya da TEM’e bağlı “emniyet birimleri” oluşturuyor; buralardaki yeraltı ve yerüstü kaynaklarını Türkiye’ye taşıyor; başta zeytin ve zeytinyağı olmak üzere değeri yüksek birçok ürünü hatta alıp ihraç ediyor. Bu, adı konulmamış bir ilhak durumunu işaret ediyor; keza Türkiye’nin bu bölgedeki statüsünün adı, uluslararası hiçbir kurum tarafından konulmuş değil.

Hukuki olarak işgalci
Türkiye, bu bölgelere Suriye rejiminin daveti üzerine girmedi; buna dair BM Güvenlik Konseyinin bir kararı da yok. Dolayısıyla Türkiye, bu kentlerde hukuki olarak işgalci pozisyonunda.
Birleşmiş Milletler Sözleşmesinin 51. maddesi, üye ülkelerin bu tür müdahalelerinin ancak “kısmi bir alanda” ve “geçici” olabileceğini düzenliyor. Türkiye’nin dayanak olarak kullandığı tek madde de bu. Ancak bu madde, Türkiye’nin bu bölgelerde ilhakını ve kurumsallaşmasını hukuki bir boyuta taşımıyor.

500’den fazla tutsak
Türkiye, “Buralarda adaletli bir sistem kurduk ve güvenliği sağlıyoruz” diyor ama esasen buralarda birçok insan hakları örgütünün “faşizmi kurumsallaştıran bir işgal hukuku” olarak tanımladığı özel bir hukuk uyguluyor. Türkiye’nin bu bölgelerin sakinlerini tutuklayarak Türkiye’deki hapishanelere göndermesi de bu hukukun bir parçası. Farklı kaynakların verdiği bilgilere göre böyle tutuklamaların sayısı 500’ün üzerinde. Sayıyı netleştirmek, Türkiye’nin şeffaflık sorunlarından dolayı mümkün değil. Bu insanların önemli kısmı, kaçırılarak Türkiye’ye teslim ediliyor; kaçırılmaların Hatay’dan Mardin’e kadar uzanan sınır hattında gerçekleştirilmesi, sayıların netleştirilebilmesinin önündeki engellerden biri.

‘Otomatik’ ağırlaştırılmış müebbet
Bu kişilerin yargılanmasında Urfa 6. Ağır Ceza Mahkemesi, öncü misyonunu üstleniyor. Diğer mahkemeler, ağırlaştırılmış müebbet cezasını ilk veren bu mahkemeyi takip ediyor. Bu kişilere Türk Ceza Kanununun “devletin birliğini ve ülkenin bütünlüğünü bozmak” suçunu düzenleyen 302. maddesi ile kasten öldürme ve örgüt üyeliği suçlarından ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası veriliyor.

‘Fidye vermezsen Türk yargısına teslim’
Bu kişilerin avukatlarıyla görüşerek yaşadıkları süreci nasıl anlattıklarını öğrenmeye çalıştık. Avukatlar, bu insanların tümüne yakınının Türk ordusu veya desteklediği çeteler tarafından fidye için kaçırıldığını anlatıyor. Kaçırılmaları ardından mesela “7 bin Türk Lirası vermezseniz sizi Türkiye’ye teslim edeceğiz” deniliyor. Bu insanların çoğu, 1 Türk Lirasının 61 Suriye Lirası ettiği koşullarda, parayı denk getiremiyor ve sonunda Türk yargısına teslim ediliyorlar.

‘Etkin pişmanlık’ tuzağı
Peki soruşturmalar nasıl yürütülüyor, iddianameler nasıl hazırlanıyor? Türk yargısının kullandığı verilerden ilki, çetelerin hazırladığı istihbarat raporları. Esir alınan kişiler, bu raporlarla birlikte TSK’ye teslim ediliyor. TSK ise çetelerin düzenlediği bu raporları olduğu gibi “gözaltı tutanağı” ya da “ifade tutanağı” gibi bir biçim kazandırarak ilgili mercilere aktarıyor.

Bunun yanında soruşturma dosyaları, “etkin pişmanlık”tan yararlananların verdiği yalan ifadelere dayanılarak hazırlanıyor. Esir alınan kişilerin etkin pişmanlıktan yararlanabilmek için mutlaka birilerini ihbar etmesi gerekiyor. Bu uygulama, çoğunlukla bir tuzağa dönüştürülüyor ve insanlara ifade tutanakları imzalatılıyor. İfadelerin hangi koşullar alındığı, kimlik teşhisinin nasıl yapıldığı ise net olarak bilinmiyor. Özetle, kaçırılan ve tutuklananların kendi cümleleriyle oluşturulmuş bir ifade tutanağı bile bulunmuyor.

Eşiyle evlenmek için ‘YPG üyesi’ raporu tuttu
Çoğu kişi fidye için kaçırılsa da başka gerekçelerle yaşanan kaçırma olayları da bulunuyor. Adını vermek istemeyen bir kaynağın aktarımına göre Efrîn’de bir çete mensubu, “ganimet” olarak gördüğü bir kadının eşi hakkında “YPG üyesidir” diyerek istihbarat raporu düzenliyor. Adam gözaltına alınarak TSK’ye teslim ediliyor ve Türkiye’de tutuklanıyor. Çete mensubu, bu olay ardından kadını kendisiyle evlenmeye zorluyor.

Türkiye’nin verecek cevabı bile yok
Özgür Hukukçular Derneği (ÖHD) Urfa Şubesinden Av. İbrahim Ekti, tutsaklara dair ifade ve gözaltı tutanaklarını hazırlayan askerlerin mahkemeye çağrılmasını talep ettiklerini ancak getirilen askerlerin “Bunları biz hazırlamadık” dediğini aktarıyor. Bu tutanakların kimler tarafından hazırlandığı, bu kişilerin Türkiye’ye nasıl getirildiği gibi sorulara Türk devletinin ilgili mercileri dahi yanıt veremiyor.
Tutsakların üzerinde hukukta “silah artığı” denilen barut izlerine dahi rastlanmadığına, hiçbir parmak izi tespiti de yapılmadığına dikkat çeken Av. Ekti, “Suriye uyruklu” olarak tanımlanan bu kişilerin adil yargılanma hakkından mahrum edildiğini ve iddianamelerin etkin soruşturma yürütülmeden hazırlandığını belirtiyor.

Düşman hukukunda tutsak:Umutları bile yok
“Bu insanlar cezaevinde olmamalıydı. TCK’nin 302. maddesinin hiçbir şartı oluşmadığı gibi Türkiye’nin böyle bir yargılama hakkı da bulunmuyor. Türkiye iç hukukunun belirttiği ilkeler de böyle bir yargılamaya izin vermiyor” diyen Av. Ekti, tutsakların ise haklarındaki müebbet hapis cezalarının onanacağına kesin gözüyle baktıklarını, hiçbir umut taşımadıklarını, tamamen hukuksuz biçimde 36 yıllarını cezaevinde geçirme ihtimallerinin olduğuna dikkat çekiyor.

Tercüman sorunu: Dertlerini bile anlatamıyorlar
Tutsakların çoğunun Türkçe bilmediğini ama cezaevlerinde tercüman sıkıntısının dahi çözülmediğini belirten Av. Ekti, getirilen az sayıda tercümanın ise Kürtçe ve Arapçaya hakim olmadıklarını, dolayısıyla hatalar yapıldığını anlatıyor. “Bu insanlar dertlerini bile anlatamıyorlar” diyen Av. Ekti, karşılaştığı bir olayı anlatıyor: “CMK’den Baro avukatlığı yaptığım dönemde 21 yaşlarında ismi Türkiye Ali Ahmed olan Arap bir kadının avukatlığını yaptım. Devlet, onun genç yaşta YPG’ye katıldığını iddia ediyordu. Türkiye Ali Ahmed ise işgal sonrasında çaresiz kalıp köylerinden Türkiye’ye geçmeye çalıştıklarını, bu sırada uçaklarla bombardıman yapıldığını, bir şarapnel parçasıyla yaralandığını, kendinden geçtiğini ve gözünü Türkiye’deki bir hastanede açtığını anlatıyordu. Tedavisi bile bitmeden cezaevine nakledildi. SEGBİS’le değil mahkemede dinlenmesini talep ettik. Getirildi. Şarapnel izleri yüzünde ve ellerinde aynen duruyordu. Hala acısını çekiyor ama buna rağmen tedavi edilmeyip cezaevinde tutuluyordu. Kasım ayının başında kendisine 302. maddeden ağırlaştırılmış müebbet ve kasten öldürme suçlamasıyla 10 yıl ceza verildi. İfadelerini kendi istedikleri gibi tutanaklara geçirdiler, dışarıdan tercüman götürmemize bile izin vermediler.”

İşkence raporlaştırılmıyor
Müvekkilleri işkence gördüğünde de hastane yerine cezaevi revirine götürüldüklerini, revirdeki doktorların ise işkenceyi raporlaştırmaması nedeniyle hukuki olarak bir şey yapamadıklarını belirten Av. Ekti, bazı tutsakların Türkiye’de akrabaları olduğunu ama buna rağmen kimseyle görüşemediklerini de aktarıyor. Birçok tutsağın cezaevi kendilerine ne verirse onunla yaşamak zorunda kaldığını, ailelerinden para alamadıklarını belirten Ekti, devam ediyor: “Ancak iç hukuk yolları tükendikten sonra AİHM aşamasında adaletli bir karar çıkması mümkün olabilir. Bu da çok uzun bir süre demek. Bu insanlar ne yazık ki bu süre içinde haksız yere cezaevinde tutulacak. Belki uluslararası bir kamuoyu oluşur da Türkiye’ye baskı uygulanırsa olumlu sonuçlar alınabilir.”

11 tutsağa pantolon bile vermiyorlar

Türk devletine bağlı çetelerin Efrîn’den Aralık 2019’da kaçırıp Türk ordusuna teslim ettiği 11 kişinin 7’sine üçer kez ağırlaştırılmış müebbet, 4’üne ise on ikişer yıl hapis cezası verildi. Hepsi aynı köyden olan bu 11 kişinin yargılanma süreci, Türk devletinin Rojavalılara uyguladığı işgal ve düşman hukukunun nasıl işlediğini de gözler önüne seriyor.
Bu kişilerin davasının şu anda İstinaf Mahkemesi aşamasında olduğunu, daha sonra da Yargıtay’a gideceklerini belirten İnsan Hakları Derneği (İHD) Hatay Şubesi yöneticisi Av. Suphi Zarif, toplam sürecin dört yıla kadar uzayabileceğini tahmin ediyor.

Pandemi bahanesiyle ihlalleri artırıyorlar
Pandemiden dolayı açık görüşlere izin verilmeyen cezaevinde 11 Rojavalıyı kapalı bir görüşte ziyaret eden Zarif, yargılamanın da pandemiden etkilendiğini belirtiyor: “Mahkum yargılama için mahkemeye götürülüp geri getirildiğinde 14 gün karantinaya alınıyor. Bu durumla karşılaşmamak için bütün tutuklu yargılamalar SEGBİS vasıtasıyla yapılıyor. Tabii bu da ciddi bir hak ihlali. Fiili olarak hakim karşısına çıkıp kendini savunmak hakkına sahip olmayıp bunu internet üzerinden yapmak, ciddi bir problem.”

Kıyafetler de verilmiyor
Ailelerin tutsaklara kıyafet veya para göndermekte ciddi sıkıntılar yaşadığına da dikkat çeken Zarif, bunları ise şöyle anlatıyor: “Aileler bize elbise ulaştırsa dahi bunları ihtiyaçları da olduğu halde mahkumlara veremiyoruz, çünkü hapishanede belli sınırlamalar var. Örneğin cezaevi yönetimi, mahkumun en fazla iki pantolonu olabilir, diyor. Üçüncüsü olamazmış. Oysa mahkumun tek bir pantolonu var, o da paramparça halde. Pantolonu götürüyoruz ama cezaevi yönetimi kayıtlarında mahkumun iki pantolonu olduğu yazılmış. O kayıdı silmiyorlar, götürdüğümüz pantolonu da almıyorlar. Bazen de götürdüğümüz kıyafetleri emanet bölümünde rehin tutup mahkumlara vermiyorlar.”

Bir soru önergesi bile yok
Aralık 2019’dan sonra da kaçırılıp teslim edilenlerin olduğunu, bunların daha çok teker teker teslim edildiğini belirten Av. Zarif, bu konuya dair mecliste hâlen hiçbir soru önergesi verilmediğine de dikkat çekiyor. Soru önergelerinin bir şey getireceğine inanmasa da konunun gündemleşmesi açısından önemli olabileceğini söyleyen Zarif, devam ediyor: “Hukukun tamamen ortadan kalktığı, yasaların geçerliliğinin kalmadığı bir dönem yaşanıyor. Hukukun amacı, adaleti teslim etmektir oysa insanlar savunma yapmakta bile zorlanıyor. Binlerce insan suçsuz yere hapishanede tutuluyor ama hukukun olmadığı böyle bir dönemde çıkmalarının da bir yolu bulunmuyor.”
Av. Zarif, Türkiye’de yargının Türkiye vatandaşlarını bile adil yargılamadığına işaret ediyor ve ekliyor: “Kendi vatandaşlarını bile adil yargılamayan bir yargının Efrîn’den getirilip tutuklanan bu sivillere adil davranmasını zaten beklemiyoruz.”

Yeni Özgür Politika

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu