RÖPORTAJ

​​​​​​​Fuat Kav: 14 Temmuz direnişi bir manifestodur

Amed Zindanı’nda 39 yıl önce sergilenen büyük ölüm orucu direnişinin Kürt halkı bakımından bir manifesto olduğunu dile getiren Gazeteci- Yazar Fuat Kav: “14 Temmuz büyük ölüm orucu direnişini Kürt halkını devrime götüren çok önemli bir basamaktır” dedi.

PKK’nin öncü kadrolarından Hayri Durmuş, Kemal Pir, Ali Çiçek ve Akif Yılmaz’ın Amed Zindanı’nda insanlık dışı uygulamalara karşı sergilediği direnişin üzerinden 39 yıl geçti.  Amed Zindanı’nda Kürt halkı şahsında öncü kadrolara uygulanan işkence ile bir halk tümden yok edilmeye çalışıldı.

Amed Zindanı’nda tutuklu bulunanların tamamı büyük işkencelerden geçirilirken, PKK’nin öncü kadroları bu insanlık dışı uygulamalara karşı 14 Temmuz 1982 yılında ölüm orucu direnişine başladılar.

Kürt tarihinin bir dönüm noktası olan Amed Zindanı direnişinde yer alan ve  “Cesur yürekli insanlar” kitabını yazan, Gazeteci- Yazar Fuat Kav ile o süreçte yaşananları konuştuk

14 Temmuz büyük ölüm orucu direnişinde yer alan biri olarak dönemin koşullarını anlatır mısınız? Sizi o direnişe götüren şey neydi?

14 Temmuz büyük ölüm orucu direnişi 1982 yılında gerçekleşti. O dönem 12 Eylül faşist cuntasının Kenan Evren şahsında ülkeye hakim olduğu bir süreçti. Başlangıç itibariyle Kürdistan ve Türkiye’de var olan demokratik kurum ve kuruluşları kapatmak, devrimci hareketleri ve Kürdistan özgürlük hareketinin tasfiye edilmesi yönlü konsept bağlamında bir süreç olarak gelişti.

Uluslararası güçlerin onayıyla 1980 yılında 12 Eylül darbesi gerçekleştirildi. Darbenin asıl amacı devrimci hareketleri tasfiye etmek ve Kürt özgürlük hareketini yok etmekti. Dışarıda devrimci hareketleri tasfiye ettiğini düşünen darbeciler cezaevlerini de tasfiye etme düşüncesiyle hareket ettiler. Cezaevlerinde direnenleri teslim alma, itirafçı konumuna getirme, mahkemelerde pişman olduğuna dair kendilerinden ifade alma biçiminde bir konsept oluşturuldu.

‘TESLİMİYET VE İHANETE KARŞI BİR DİRENİŞ SERGİLENDİ’

Hapishanelerde teslim almak istediler. Buna karşı da doğal olarak direniş gelişti. Faşist cunta Diyarbakır Cezaevi’ne karşı ciddi bir yönelim başlattı. Amaçları teslim almak, ihanet ettirmekti. Buna karşıda devrimci hareketler özelliklede PKK’nin önde gelen kadroları direnişi seçtiler. Bu anlamıyla da iki güç karşılıklı savaş savaş sürecine giriyordu. Faşist cunta, PKK’nin öncü kadrolarını teslim alma konseptini oluştururken, PKK’nin öncü kadroları da teslim olmama, ihanet etmeme, Kürt özgürlük mücadelesini zindanlarda büyütme kararlılığıyla direndiler.

14 Temmuz eylemi, daha önce Ali Erek arkadaşın şehit düştüğü, Mazlum Doğan yoldaşın ve dörtlerin eylemlerinin devamı niteliğindeydi. Artık gelinen noktada son bir darbeye ve eyleme ihtiyaç olduğuna ilişkin genel bir yaklaşım olarak ortaya çıktı. Özellikle Kemal Pir, Hayri Durmuş, Mustafa Karasu arkadaşlar süreci değerlendirdiler. Diyarbakır Cezaevi’nde artan baskılara karşı yapılan eylemlere yeni eylemlerin dahil edilmesi gerektiğini, bunun gerçekleşmemesi halinde Diyarbakır Cezaevi’nde gidişatın olumsuz olacağı tespiti yapıldı ve böylece 14 Temmuz büyük ölüm orucu eylemi ortaya çıktı.

Büyük ölüm orucu direnişinin Kürdistan özgürlük mücadelesindeki yerini tanımlamak gerekirse neler söylenebilir?

Bu süreç çok ağır bir süreçti. Bir anlamıyla tasfiye süreci kapıda bekliyordu. Tabi sadece cuntanın yönelimi tek başına söz konusu değildi. Cuntanın örgütlemiş olduğu itirafçı şebekede vardı işin içinde. Bunlar Yıldırım Merkit, Şahin Dönmez, Hıdır Akbalık, Ali Gündüz gibi o dönem PKK’nin çeşitli bölgelerinde görev ve sorumluluklar alan kişilerden oluşuyordu. PKK’ye dönük büyük saldırı bunlarla da gerçekleştiriliyordu. İhanet ve teslim alma süreci orada gerçekleşmiş olsaydı, bu süreç bütün toplumu etkileyecekti. Daha sonraki süreçte Ortadoğu halklarını da etkileyecekti. Bu şu anlama geliyordu; PKK tamamıyla tasfiye dilmiş olacaktı. PKK’nin tasfiye edilmesi doğal olarak Türkiye devrimini de etkileyecekti. En azından PKK çok uzun bir süreye kadar kendine gelememiş olacaktı.

‘DİRENİŞ KÜRT HALKINI DEVRİME GÖTÜREN BÜYÜK BİR BASAMAKTI’

Başkan Apo o süreçte Ortadoğu’ya ayak basmış ve geri çekilme ve kendisini yeniden örgütleme anlamında yeni bir çıkış arayışı içerisine girmişti. Eğer Diyarbakır Cezaevi’nde bir direniş olmamış olsa hem Ortadoğu’daki arayışlar hem de Kürdistan’daki arayışlar maddi zemin kazanmamış olacaktı. Çünkü Diyarbakır Cezaevi’ndeki direniş Kürt halkını ayakta tutuyor, ona güç ve bilinç veriyordu.

Direniş bağlamındaysa çok önemli bir sonuç yarattı. Özellikle Mazlum Doğan arkadaşın şehadeti, yine 14 Temmuz’da şehadete ulaşan arkadaşların durumları özellikle Ortadoğu’da derinlikli bir şekilde ele alınıp değerlendirildi. Başkan Apo’nun anlatımlarından biz bunu biliyoruz. Bu eylemler neticesinde yaşanan şehadetlerin sonuçlarını devrime dönüştürdü, devrimin iradesi haline getirdi ve Kürdistan halkının örgütlendirilmesinde önemli bir rol oynayabileceği sonucu ortaya çıktı. Bu anlamda Mazlum Doğan’ın eylemi, dörtlerin eylemi, 14 Temmuz büyük ölüm orucu direnişi eylemleri PKK’nin kendisini yeniden inşa etmesine dönüştü. Diyarbakır Cezaevi direnişiyle birlikte artık yeni bir PKK ufku oluştu. 14 Temmuz büyük ölüm orucunu Kürt halkını devrime götüren çok önemli bir basamak olarak ele almak gerekiyor.

Hayri durmuş, “Eğer ölürsem mezar taşıma borçlu yazın” demişti. Bugünden o güne baktığımızda o sözün anlamı ne sizce?

Hayri Durmuş yoldaş ölüm orucundayken, eylemci arkadaşlarına hitap ederken bu sözü sarf etti. Niye bunu söyledi. Özellikle öncü konumunda olan bir PKK’linin üstüne düşen sorumluluk ve görevlerinin ne olması gerektiğini hatırlatan bir yaklaşım olarak bunu ifade etti. Hangi koşullarda olursanız olun durumunuz ne olursa olsun, ister içerde ister dışarda olun, işkence olsun yada olmasın ama eğer siz bir PKK’liyseniz ve öncü kadro konumunda görev ve sorumluluk almışsanız bütün ruhunuzu, bedeninizi, bilincinizi, düşüncenizi halka adamış olacaksınız. Bu konuda en ufak bir boşluk ortaya çıktığında en ufak bir yetmezlik ortaya çıktığında siz borçlu olmuş olacaksınız.

‘HAYRİ DURMUŞ’UN SÖZÜ BUGÜN İÇİN DE GEÇERLİDİR’

Hayri Durmuş aslında borçlu değildi. Böyle bir insan nasıl borçlu olabilir ki? Eğer siz verilen görevlerin gereklerini yerine getirmezseniz borçlu olabilirsiniz. Ya da onun karşılığı olmazsa, halkın sizden istemiş olduğu görev ve sorumlulukları yerine getirmemiş olursanız o zaman borçlu olursunuz. Fakat Hayri Durmuş arkadaşın konumu bu değildi. Ölüm orucundaydı, eylemin içerisindeydi. Yapması gereken neyse onu yapıyordu. Buna rağmen benim mezarıma borçlu yazın diye söyledi. Bu konuda aynı zamanda bir sorumluluğu da ifade ediyordu. Bir devrimcinin kesinlikle bir saniye bile boş kalmaması, anlamsız dolaşmaması, üzerlerine düşen sorumlulukları yerine getirmesi gerekliliğini ifade eden bir kavramdı.

Yine 200 günü aşkın süredir devam eden açlık grevi direnişleri var. Aradan onca zaman geçmesine rağmen, insanların halen sistemi değiştirmek adına bedenleriyle mücadele ediyor olmasını, sistem cephesinden baktığınızda nasıl okumak gerekir? Zindanlardaki baskı defalarca sonuçsuz kalmasına rağmen egemenler neden bu kadar ısrarcı?

Dünyanın birçok yerinde baskılar karşısında direnenler var. Kürdistan’da zindanların rolü ve direnişlerini biraz daha farklı ele almak gerekiyor. Kürdistan’da egemenlerin oluşturmuş olduğu zindanlar sadece dışarda aydınları, demokratları alıp içerde etkisiz hale getirme yeri değildir. İngiltere’de muhaliflerin yakalanması, tutuklanması hükümetler tarafından yeterli oluyor. Ya da Almanya’da veya başka bir ülkede de durum aynı. Toplumdan izole etmeyi temel bir görev biliyorlar.

‘BASKILARA KARŞI DİRENİŞ ZAMANI GELMİŞTİR’

Fakat Türkiye öyle değil. Türkiye, kendi muhaliflerini sadece toplumdan izole etmek, halktan izole etmekle yetinmiyor, içeriye tutsak ettiği insanlara, muhalif olanlara ihaneti dayatıyor. Kişiliksizleştirme temelinde bir politikayı dayatıyorlar. O açıdan Türkiye tarihinde geçmişten bugüne kadar zindanlara yaklaşım bu temelde olmuştur. Bu duruma karşı da sürekli direnişler gerçekleştirilmiştir.

Sistem, sizi imha temelinde kendisini inşa etmeye devam ediyorsa, zindanlardaki bu direnişte devam eder. Fakat bir fark daha var. Başka bir yerde, başka bir ülkede on binleri bulan tutsak yoktur. Dolayısıyla Türkiye’deki cezaevleri hem sınıf mücadelesinin hem de ulusal kurtuluş mücadelesinin iç içe sürdürüldüğü bir alan haline gelmiştir. Neredeyse dışarıda sürdürülen mücadelenin öteki yüzü zindanlardır. Araçlar ve mekanlar değişiyor olsa da mücadele ve derinlik bağlamında iki cephe söz konusudur. Bugün on binlerce insanın cezaevlerinde mücadelenin veriyor alması ve açlık grevlerinde bulunmaları geçmişteki zindan direnişlerinin bir parçası olarak ele alınmalıdır. Geçmişte ortaya konulan direniş geleneği bugün de sürdürülüyor. Bu bir avuç insanla değil, on binlerce insanla birlikte devam ediyor.

‘İMRALI DİRENİŞİ 14 TEMMUZ DİRENİŞİNİ PEKİŞTİRİYOR’

İmralı direnişi bu süreçte oldukça önemli. Diyarbakır cezaevinde gerçekleştirilen bütün direnişler, o günden bugüne kadar birbirini tamamlayan direnişlerdir. Direnişlerin biçimleri ve araçları değişti, yöntemler değişti, alan ve mekanlar da değişti, fakat hiçbir zaman birbiriyle çelişen eylemlilikler olmadı. Tam tersi birbirini tamamlayan direnişler ortaya çıktı. İmralı direnişi de bu bağlamda 14 Temmuz eylemini pekiştiren, 14 Temmuz eylemini halklaştıran, büyük bir sürecin mayası haline getiren bir alan haline dönüşmüştür. İmralı direnişi; çözümü ve devrimci halk savaşını büyütmek için geliştirilen bir direniştir. Lokal bir direniş değildir. İmralı direnişinin kapsamı çok daha derin, büyük olan uluslararası bir direniştir.

O direniş günlerine ait özel bir anınızı anlatabilir misiniz?

O dönemde yaşadığımız süreç ağırdı. Çelişki ve çatışmalarla dolu bir süreçti. Başarılı olup olmama, eylemi belli bir bütünsellik içerisinde ele alıp değerlendirme gibi birçok anıyı biz yaşadık. Örneğin ilk ölüm orucuna başladığımızda Akif Yılmaz arkadaşla birlikteydik. Bizi 35’inci koğuştan 36’ıncı koğuşa götürüyorlardı. Eyleme iki gün önce başlayan Kemal Pir ve Hayri Durmuş arkadaşlar 36. koğuştalardı. Bizi de oraya götürüyorlardı. Yolda Esat Oktay Yıldıran’ın yardımcısı bir üsteğmen, Akif 36’ıncı koğuş hücrelerini göstererek, burası Apoculara mezar olacak şeklinde bir söz söyledi. Akif arkadaş çok fazla ciddiye almak istemedi. Dolayısıyla cevap vermedi. Sataşma uzayınca, Akif arkadaş da, buranın kime mezar olacağını ilerleyen günlerde hepimiz göreceğiz. Belki de biz görmeyiz ama siz çok iyi görmüş olacaksınız, şeklinde bir ifade kullandı.

Bu konuda çok fazla anı var. Kemal Pir’in, özellikle Hayri Durmuş arkadaşlarla anılar var. Kemal Pir arkadaş herkese hitap ediyordu hücrede, gardiyanlar ve yüzbaşılarda dinliyordu. Çok fazla illegal bir durumumuz yoktu. Bizim açımızdan her şey açıktı. Kemal Pir arkadaşın yüksek sesle, vay be özgürlük ne kadar güzeldir, biçiminde bir ifadesi oldu. O eylemin ilerleyen günlerinde eylem tarihleri kentlerin plakalarına göre sayılıyordu. 63 Urfa, Dersim veya Mardin gibi rakamlarla ifade ediliyordu. Hayri Durmuş arkadaş, önce ben ölmeliyim ifadesini kullanmıştı. Ardından da, eğer ben şehit düşersem beni Batman’da defnedin, dedi. O günün koşullarında, kimin nasıl öleceği veya ölmeyeceği de belli değildi. Onun vasiyeti bu biçimdeydi. Bunları tabi ki unutmak mümkün değil. Bunlar hepimiz için yaşatılması gereken anılardı.

Erdoğan, Amed’de yaptığı konuşmada, Amed Zindanı’nı kültür merkezine dönüştüreceğini ifade etti. Tam da 14 Temmuz zindan direnişinin arifesinde bu açıklamayı yapmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Diyarbakır Cezaevi bütün halklar bakımından bir bellek ve hafızadır. İşkenceyi ve ona karşı büyük bir direnişi de ifade eden bir yerdir. Dolayısıyla oranın yıkılması, merkez haline getirilmesi, kütüphane haline getirilmesi eskiden beri burjuvazinin, egemen sınıfların, faşist kesimlerin amaçlarındandır. Burada amaç ortaya çıkan belleği, hafızayı silmektir, yok etmektir. Nasıl ki, Kürdistan’da tarihi yerleri yakıyorlarsa, ormanları talan ediyorlarsa, Kürtler için tarihsel bellek olan bu işkencehaneyi ve aynı zamanda direniş alanını da aynı yöntemle silip süpürmek istiyorlar.

‘CEZAEVİ YIKILSA DA HALKLARIN BELLEĞİNDE ASLA SİLİNMEZ’

Gelecek nesillerin, Diyarbakır Cezaevinde sanki bir şey yaşanmamış gibi davranmalarını istiyorlar. Orası kütüphane olacakmış, merkez haline getirilecekmiş. Bu büyük bir oyundur. Diyarbakır Cezaevi’nin bir işkencehane müzesi haline getirilmesi gerekiyor. Bunun iki bölümden oluşması gerekiyor. Birinci bölümün işkenceyi sembolize eden araçlarla donatılması, orada insanlara nasıl işkence yapıldığını ifade edebilecek sembollerin oluşturulması. Ayrıca hücrelerin olduğu gibi korunması, hangi hücrede kimlerin kaldığının orada belirtilmesi gerekiyor. Yan tarafındaysa bu işkenceye karşı büyük bir direnişin ortaya konulmasını ve bir direniş abidesinin oluşturulması gerekiyor. Bu olursa Diyarbakır Cezaevi’nin anlamına uygun olarak bazı şeyler yapılmış olur. Orayı Erdoğan yıksa da Kürdistan halkının belleğinde buranın yeri çok farklıdır. Bu bellek asla silinmez.

Son olarak şunu da belirtmek isterim. 14 Temmuz büyük ölüm orucu öyle sıradan bir eylem değildi. Zor koşullarda, imkansız denilebilecek durumda, insanların kendi bedenlerini ortaya koyarak büyük kazanımlar elde ettikleri bir eylemdi. Kemal Pir, Hayri Durmuş, Ali Çiçek ve Akif yoldaşların öncülük ettiği bu eylemin etkileri halen canlıdır.

Kemal Pir yoldaş; Kısa sürede bu eylemin etkileri görünmeyebilir, çünkü faşizm koşullarındayız. Karanlık bir süreci yaşıyoruz. Hareketimiz bu anlamda geri çekilmişti, ama inanıyorum ki, uzun sürede bu eylemin sonuçları çok daha farklı bir biçimde ortaya çıkacaktır. Hareket bunu ele alıp değerlendirecektir. Gerçekten de bu eylemin analizi yapılarak ülkeye dönüşün mayası haline getirilmiştir. Onun manifestosu haline getirilmiştir. Bu anlamda hem eylemin kendisi büyüktü hem de eylemde kendilerini feda eden dört yoldaşımızda büyük bir direniş mirası bizlere bıraktılar.

Anha

Daha Fazla Göster

Bir Yorum

  1. Sevgili Fuat,
    14 têmmuz bir halkın direnişi Kurdler in en umutsuz anlarında direnişin nasıl olabileceği ni göstermiş ve tarihin akışını değiştirmiştir.
    Imraliyi onların devamı saymak
    Be ce hayrilere Kemalê re mazlumlara hakaret tir.
    14 têmmuz ên umutsuzluktan gunese yol acmakken
    Imrali güneşin en parlak olduğu anda güneşi balciklamaktir
    Bunu sê de biliyorsun
    Imrali da direniş yok
    Tümüyle uzlasmacilik vardir
    Yasasin 14 temmuz
    Fuat kav da olsan imraliyi 14 têmmuz ile yikayamazsin

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
%d blogcu bunu beğendi: