Kadir Amaç

Korkunun Sosyolojisi

Bu çalışmayı ”Kürt özgürlük hareketinin” iki değerli komutanı, Kasım Engin ve Leyla Aslan’a ithaf ediyorum!

Teknolojik ve küresel gelişmeler modern sosyoloji literetüründe korku sosyolojini çok farklı bir şekilde, insan ve toplum hayatında tezahür etti.

İkincisi; yerküre ölçeğindeki, teknolojik ve kürsel gelişmeler, risk ve korku kültürünü meydana getirirken; bu risk ve korku kültürü geçmiş dönemlerdeki risk ve korku kültürlerine benzemiyordu. Çünkü geçmişteki risk ve korku kodları daha çok tanrı, kilise, otorite ve istilalar ekseninde gelişiyordu.

Bugünkü risk ve korku kültürü ise daha çok nihilizim, insanı vahşileştiren kapitalist kültür, modern dünyayı korkutan siyasal İslam, demokrasi, küresel ısınma sorunları, ekolojik sorunlar, açlık sınırının altında yaşayan ülkeler, hetorojen olan kültürlerin homojenleşme sorunu, sağlık sorunları, ekonomik sorunlar, siyasi sorunlar habitatında değerlendirebiliriz.

Elbette ki benim bu dünyada ihtiyaç duyduğum şey; korkuya tapanlar, paraya tapanlar, lidere tapanlar, taklite tapanlar, camiiye tapanlar değildir. Benim ihtiyaç duyduğum şey, bütün objeleri ve olayları derinlemesine muhakeme eden, felsefe ve bilim fakültesidir. Entelektüel ve filozofik zaviyede korku meselesini Kürtlerle ilişkilendirip, muvazane konusu yapmaya çalışacağım.

Korkunun anatomisine şöyle başlayalım: Bir dizi üzücü hadiseler, bunalımlar, şiddet, savaş ve aç gözlülük beyin korteksimize gelir. Beyin merkezimize gelen bu üzücü kordinatlar beyin askılarımızda hazır duran din, devlet, ideoloji, asabiye ve benzeri tutucu alışkanlıklar arasında bir diyaloğun başlamasına vesile olur.

Beyin merkezinde bu iki element arasında yaşanan diyaloğ, yerini bu kez bir munazaraya, sorgulamaya ve çatışmaya dönüştürerek korkunun etki alanı genişleterek, büyüyen bu korkunun üzerine bir de fantazileri eklenince insan beyni bu iki elementlar arasında tercihe zorlanır.

Ya da korku meteforunu şöyle tarif edelim: Korku, önce beynimize girer; ordan kalbimizi işgal eder. Sonra korku, beynimizin ve kalbimizin fabrika ayarlarını değiştirir ve kalbi başkent ilan eder. Kalbimizin yeni otoritesi Korku olur. Korku, burdan vucüdun tüm azalarını kontrol eder ve dengede tutar. Burdan ellerimize, dilimize, gözlerimize ve kulaklarımıza kordinatlar verir ve onlarda itaat eder. Böylece o meşhur ”Korku imparatorluğu” insanı kuşatmış olur.

Evet, korku zihin atlasımızı köreltir, zekayı geriletir, aptallaştırır, duygularımızı zayıflatır, cesaretimizi öldürür, bizi bağımlı kılar ve özgürlüğü gözümüzde canavar yapar. Çünkü korku disiplinden besleniyor. Disiplin insanı otoriteye bağlı kılarken, ancak farkındanlığı ve zekayı dondurduğunu bilmemiz lazım. Politik, dini ve benzeri disipline sahip olan bir zeka asla özgür olamaz. Çünkü disiplinli bir zeka, her zaman insanı belirli bir düşünce ve belirli bir inanç etrafında itaat etmeye zorlar.

Felsefe, bilim, sevgi ve sanat ise zekayı geliştirir ve özgür bir insan yaratır. Ancak şöyle bir durumda vardır: Antropolog ve ‪teologlara göre insan fıtratı, iyilik ve kötülük melekeleriyle donatılmıştır. Bu mefküreden hareketle, iyilik ve kötülük kavramlarına yükleyeceğimiz epistemolojik anlamın rölatif olduğunu bilmemiz gerekir.

Örnek: En iyi insanlar bazen bir dizi kötü şeyler yapar; ancak ilginç olan şu ki kötü insanlar ise, bazen bir melek gibi muhteşem iyilikler yapabiliyorlar. Neden? Çünkü insanın fıtri duyguları, yalın ve ontolojiktir. Yani duygular ne çirkin ne de güzeldir; sadece duygudur. Ancak daha sonra duygularımıza ideolojik, dinsel, geleneksel ve egemen sosyalizasyonun alışkanlıklarını yüklüyoruz. Bunlarla değerlendiriyoruz, yaftalıyoruz, saptırıyoruz, iyi veya kötü olduğuna hüküm veriyoruz!

Yeri gelmişken biraz da sevgiden bahs etmek istiyorum: Sevginin niteliği ve mahiyeti nedir? Veya sevginin, bâtınî ve zâhirî menzili nedir? Ya da Sevgi kimdir? Tanrı mı, çocuğumuz mu, annemiz mi, babamız mı, eşimiz mi, dostlarımız mı ya da ülkemiz mi? Evet, bana göre sevgi bir bütündür, parçalara bölünemez. O halde sevginin adresi bir aile, bir millet, bir bölge, bir ülke, bir kıtayla izah edemeyiz; yeryüzünün tamamıdır.

İkincisi; sevginin en büyük niteliği alçakgönüllülük, estetik, çentilmenlik, paylaşım, barışseverlik, sabır ve bilgiyle yoğrulmuş güzel bir ahlak. Sevgiye suikast düzenleyen ve nefreti besleyen en büyük elementler ise korku devletleri, organize olmuş dinler ve ideolojilerdir.

Bunun için sosyal bilimlerde mutlaka bir öğretmene ihtiyacımız vardır! Öğretmensiz, yapacağımız okumalar ve bilimsel çalışmalar korkuyu yenmemizde ve bizi hedefimize ulaştırmakta yetersiz kalacaktır. Çünkü iyi bir öğretmen, bizi hedefimize motife edecektir. Bize sorgulama, araştırma, keşf etme, raşit insan olma ve korkuyu notralize etme yeteneklerini kazandırır.

Korku bir alışkanlık mıdır? Elbette ki bir alışkanlıktır! Aslında korku, yeksenlik ve tekrarcılıktan başka bir şey değildir. Yaşayacağımız her korku fragmentinde, sosyalizasyonumuza ve özgürlüğümüze karşı duvar örmüş oluruz. Yaşamımızda bu korku duygusunu ve eylemini her tekrarladığımızda hayatımızın dört tarafını korku duvarlarıyla örmüş oluruz. İlminden çok faydalandığım merhum Ali şeriati, insanı çepeçevre kuşatan en başat korku türlerini dört ana başlık altında toplar.

1.Naturalist korku
2- Tarih korkusu
3- Toplum Korkusu
4- Benlik Korkusu

İşte bu dört zorlayıcı element insanı öz bilincinden uzaklaştırır, insanı özgürlüğe karşı korkaklaştırır, sorgulama, farkındanlık ve yaratıcılık niteliğinden uzak tutar. Pekiala, bu korku ikliminden nasıl kurtulacağız? Birinci korku zindanını felsefeyle, ikinci korku zindanını bilimle, üçüncü korku zindanını sevgiyle ve dördüncü korku zindanını sanatla yıkmamız mümkündür.

Şimdi Albert Camus’un ”Caligula” oyununu bilenler var mı? Camus’un oyun sahnesinde ”İmparator Caligula” karekteri vardır. İmparator Caligula, tarihte gelmiş geçmiş en tiran ve en korkusuz insan olarak anılır.

Camus’un bu oyun sahnesinde Caligula, çok sevdiği bir kadının ölümünden hemen sonra özgürlüğü, otoriteyi, dini, ahlaki değerleri, mutluluğu, mutsuzluğu, korkuyu ve korkusuzluğu sorgulamaya başlar.

İmkansız olanı elde etme uğruna, imparatorluğuyla ve otoritesiyle herkesi korkutmak, gökyüzündeki aya sahip olmak, çirkinle güzelin yerini değiştirmek, yok olanı var etmek, halkını felakete götürmek ve kendisinide mutlak manada zafere ulaştırmak uğruna herkese kötülük ve korkuyu armağan eden bir piskopat!

Erıch Fromm, onun için şöyle diyor: ” Caligula, mutlak güce ulaşmaya çabalarken insanlarla olan tüm bağını yitiriyor. İnsanları dışlaya dışlaya kendisini de toplum dışına atılmış bir kişi olarak ortaya çıkıyor.”

Millet olarak Korktuğumuzun farkında mıyız? Korkudan kurtulmayı düşünüyor muyuz? O halde gelin birlikte yaşadığımız bu korkuyu ortaya çıkaralım ve bizi köleleştiren bu korkuyu hayatımızdan çıkarıp atalım.

Örneğin; ölüm korkusu, Tanrı korkusu, din korkusu, gelenek korkusu, toplum korkusu, devlet korkusu, polis korkusu, hapishane korkusu, geçim korkusu, kaybetme korkusu gibi Korku türleri gelip hayatınıza isabet ettiğinde ondan kaçarız değil mi? Örneğin; ne yaparız? Televizyon izlemeyi, telefonunuzla meşkul olmayı, elimize bir kitap alıp okumayı, namaz kılmayı, yürüyüşe çıkmayı, ailemizden ve ya arkadaşımızla sohbet ederek; onu unutmaya çalışırız.

Bu yöntemle korkudan kurtulacağımızı düşünürsek fena halde yanılırız! Pekiala, korkudan nasıl kurtulacağız? Korku karşımıza çıktığında yüzümüzü çevirmeyeceğiz, onunla yüzleşeceğiz, yüzleşirken boynu bükük durmayacağız; dik durmalıyız, konuşmalıyız, tartışmalıyız, ona iyice sokularak yakından incelemeliyiz ve onu tüm yönleriyle anlamaya ve tanımaya çalışmalıyız.

Bunu başardığımız taktirde korku, buhar olup hayatımızdan çıkacaktır.Korkan ve korkutulan bir millet özgürlüğünü kaybeder! Korkmayan ve sorgulayan bir millet ise her zaman özgürdür. Özgürlük ve bağımsızlık markette satılmıyor! Üniversite eğitimini alarak ve Kitap okuyarak elde edilmiyor! Elbette ki, özgürlük ve bağımsızlık zekayla elde ediliyor.

Elli milyon bir milletiz ve dünya haritası üzerinde ülkemizin adını birine gösteremiyoruz! Bu utanç verici bir durum! Çünkü korkuyoruz! neden korkuyoruz? Efendilerimizden, cesurca fikir beyan etmekten, bağımsızlıktan ve özgürlükten KORKUYORUZ! Çünkü bağımsızlık, özgürlük ve cesurca fikir beyan etmek için bedel vermek zorundayız. Bu bedel, ölüm korkusu ve kaybetme korkusudur. Tam bu nokta da Goethe; “Korkak, tehlike olmadığı zaman yumruğunu sallar.”

Unutmayınız; sömürge korkusu ontolojik benliğinizi alır, akli melekelerinizi nötürler, ruhunuzun süsü olan erdemi zayıflatır ve öyle ki geride sadece insan görünümlü ruhsuz, beyinsiz ve yüreksiz bir robot bırakır. İkincisi; en büyük korku sömürge korkusudur, ölüm korkusudur, iktidar korkusudur, parçalanma korkusudur, güvensizlik korkusudur ve kaybetme korkusudur. Korku zamanla sizi efendinize karşı gönüllü kulluk moduna sokar.

Üçünçüsü; sömürgecilik korkusu, önce zihinlerimizi ve ruhlarımızı ele geçirdi. Bu korku operasyonu daha sonra evlerimize, ordan mahallelerimize, ordan da bölük-bölük, dalga dalga şehirlerimizi kuşatma altına aldı.

İşte bu korku; kuşatma altına aldıkları şehirlerimizi birer hapishaneye dönüştürdü. Her hapishanenin başına içimizden bir düzine siyah üniformalı gardiyanları yerleştirdi. Bu siyah üniformalı gardiyanlar beyaz üniformalı şehir hapishanesinin müdürlerine içimize giren her KORKUYU rapor ettiler.

Evet, işte bizim bahs ettiğimiz sömürge korkusu budur! Ama bu nasıl oldu, nasıl bu hale getirildik? Pekiala, içimizdeki bu psiko-norolojik korku dalgalarını kırabilir miyiz? Evet, bu korku gardiyanlarıyla yüzleşirsek, birbirlerimize güvenirsek ve milli birliğimizi sağlarsak, bu beyaz üniformalı KORKKU GARDİYANINI yenebiliriz.

İşgalçi Müslüman devletlerin her saat, her gün, her hafta, her ay, her yıl ve her asır bize yaptığı kötülükleri unutmamalıyız ve korkmamalıyız. Unutursak ve korkarsak Tanrı sürekli korkuyu başımızdan eksik etmeyecektir. Bu manada Kürtler, işgalçi devletleri korkutamıyor; korkutamadıkları için topraklarının efendisi olamıyor. Evet, işgalçi devletler korkmuyor. Korktukları vakit, Kürtler devlet ve Türkler-Araplar-Farisiler de demokratik bir toplum olacak.

Şuan da, düşünce radarlarımız ve demokrasi antellerimiz korkuya hizmet ediyor. Çünkü peşinden gitmek zorunda kaldığımız ya da korktuğumuz kibrin otoritesi var, paranın otoritesi var, evebeylerin otoritesi var, akrabaların otoritesi var, mahallenin otoritesi var, grup otoritesi var, cemaat otoritesi var, örgüt otoritesi var, parti otoritesi var, din otoritesi var, gelenekselizmin otoritesi var, modernizmin otoritesi var, liderin otoritesi var, devletin otoritesi var ve hasılı kelam dört bir yanımız otorite korkusuyla sarılmış durumda. Bizi kuşatan bu otorite korkusunu yendiğimiz an bir kuş ya da bir kelebek gibi özgür olabiliriz. Korku hayatınıza egemen olmuşsa nasıl özgür olabilirsiniz ki?

Evet, biliyorum, bir uçurumun kenarındayız ve korku her yanımızı bir ahtapot gibi sarmalamış durumda. Şimdi soruyorum: Bu uçurum vadisinden, suhulet ve hürriyet vadisine kavuşmak istiyor muyuz? O halde ellerinizi uzatın, el ele tutuşun, elleriniz köprün olsun ve bu köprü sizi özgür kılsın.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı