F Tipi'nde Aşk

kediiÇocukluğumda kedilerin çiftleştiği mart ayları benim için bir kâbustu. Mart güneşi uzun bir kıştan sonra altın sarısı ışıkları ile köyümüzü ısıtmaya başladığında, delikanlılık çağındaki bazı abiler, çiftleşmeye hazırlanan kedilerin, "Mehmut, Mehmut..." diye miyavlayarak beni çağırdıklarını söyleyip muziplikler yapar, bana takılırlardı. Ben bu takılmalardan çok kötü etkilenir, üzülürdüm. Kızışmış bir kedinin miyavlamasını duyduğumda içimi kaplayan bir tedirginlikle saklanacak delik arardım. Yanımda kimse yoksa kediye kısık bir sesle çıkışarak onu susturup kaçırtmaya çalışırdım.

İçimi tırmalayan o tedirginlik sonraki yıllarda beni ne zaman terk etti hatırlamıyorum.

Şimdi Yaşar Kaya ve Mehdi Öztüzün ile yattığım Kandıra F Tipi Cezaevi'ndeki hücremde aylar sonra bir kedi miyavlaması duyunca, çocukluğumun tozlu raflarında unuttuğum o anı canlandı hafızamda. Kedi, hücremizin demir parmaklıklı penceresinin önünü kapatan yüksek duvarların ardında yanık yanık miyavlarken, nefesimi tutup onu dinledim. Tıpkı bizim köyün kedileri gibi miyavlıyordu.

Hiçbitmesin istedim kulaklarımın pasını silen o melodi, ama fazla sürmedi; kedi çığlık çığlığa aradığı eşini bulmuş olmalı ki miyavlamayı kesti, hücremiz de tekrar eski sessizliğine döndü.

En son ne zaman bir kedi miyavlaması duyduğumu hatırlamıyorum. İki sene önce Mori adında bir kedimiz vardı. Siyah çizgili yosun yeşili kürkü içinde kibirle dolaşan asık yüzlü bir kediydi. Bir sabah çıkıp gitti, bir daha da geri dönmedi. Mori hiç mi miyavlamadı, yada miyavladı da hayatın o bitmez hengamesi içinde ben mi fark etmedim, bilmiyorum! Nereden bilecektim bir gün bir kedinin miyavlamasınıhayranlıkla dinleyeceğimi.

F tipi cezaevleri gri bir sessizliğin ölüm gibi çöktüğü mezarlıklar olarak tasarlanmış. Öyle ki buralarda fareler bile barınamıyor. Bu projenin fikir babaları buraların nice parlak aşkları gölgede bırakacak büyük aşkların yaşandığı cennet bahçelere nasıl dönüştüğünü bilseler herhalde şaşkınlıktan küçük dillerini yutarlardı. Dışarıda beş organla hissedilir hayat. Oysa burada hayatı tüm varlığımızla, milyonlarca hücremizle görüyor, duyuyor ve hissediyoruz. Hapishanelerde rüyaların bile ayrı bir lezzeti, parıltısı ve sesi var. Bir avuç gökyüzünü görebildiğimiz maltada, güneş, gökyüzü, bulutlar, yıldızlar, uçan bir kuş... her şey daha başka, daha derin görünür gözlerimize. Rüzgâr daha bir tatlılıkla okşar tenimizi. Hayat bambaşka bir anlam ve filozofça bir derinlik kazanır.

Dışarıda bir sineği özlemek gelmez kimsenin aklına. Ama burada sineklerde özlenir. Birkaç gün önce kuşluk vakti pencereye bakan yatağıma oturmuş, dizimdeki çizgili deftere yeni romanımı yazıyordum. Kafamda bir cümle kurmaya çalışırken, gözüm bir an pencereye ilişti. Pencerede gençten bir sinek geziniyordu. Hasretle beklediğim bir misafir gelmiş gibi kalbim sevinçle attı. "Hey..." dedim ona sitemle, "Nerelerdeydin şimdiye kadar? Hoş geldin." Beni duymadı, tasasız yolculuğuna devam etti. Dizimdeki defteri unutup aşkla onu seyrettim. Kalmasını istiyordum; yiyecek bir şey bulsa gitmeyeceğini düşünerek aceleyle kalkıp bir elma getirmeye gittim. Rahat yiyebilsin diye de elmayı bir ısırıkla yaraladım. Ne yazık ki döndüğümde o gitmişti. Belki gelir diye yaralı elmayı pencerenin önüne koydum. Gözlerim yolda, onu bekliyorum. Bakalım gelecek mi? Ne zaman gelecek?

Bizim malta ile komşu maltayı dokuz metre yüksekliğinde bir duvar ayırır birbirinden. Komşuyuz ama göremeyiz birbirimizi. Bu dev yükseklik yetmemiş gibi duvarın üstü birde dikenli çelik tellerle kaplanmış. Serçeler gelsin diye geçenlerde ben ve hücre arkadaşlarım o duvarın üstüne ekmek atma denemeleri yaptık. Birkaç hamleden sonra iki ekmeğimiz iki kuş gibi gidip duvarın üstüne kondu.

Maltamızın birkaç kulaçlık donuk göğü ertesi gün şenlendi. Şimdi sabahları kuş sesleri ile uyanıyoruz güne. Onlar ekmeklerden minicik parçalar kopartırken biz lirik bir sevinçle onları seyrediyoruz. Serçeler hiçbir zaman bu kadar parıltılı, ötüşleri bu kadar ezgili değildi. Onları tebessümle seyrederken, ah çekip onlar gibi özgür olma hayalleri kurmuyoruz. Çünkü burada olmakla bir görevi yerine getirdiğimizi biliyoruz.

Bir de aylar sonra duyduğum o köpek havlaması var. Öğle üzeri maltada beyaz plastik sandalyeye oturmuş, yüzümü döndüğüm güneşin tatlı okşamaları arasında gazete okuyordum. Uzaktan, çok uzaklardan bir köpek havlaması aktı maltanın içine. Nasıl heyecanlandım anlatamam. Oysa dışarıdayken hiç aldırmazdım köpek seslerine. Hatta geceleri uyurken rahatsız olurdum onların havlamalarından. Gazete okumayı bırakıp tüm benliğimle onu dinledim. Şimdi geceleri sabaha kadar o muhteşem müziği kalp gözümle dinleyebilirim.

Dikenli bir tele takılan bir ipliğin ya da bir gazete parçasının rüzgârda sallanması dışarıda kimsenin dikkatini çekmez. Ama rüzgarda değişik figürlerle dans eden bir iplik yada bir kağıt parçası F Tipi'nde büyük bir zenginliktir. Mahpus, hareket eden bir şey görmenin heyecanıyla durup o nefes kesen dansı uzun uzun seyreder.

Bazen de uzaklardan gelen karga gaklamaları ile çarpar kalplerimiz. O şirin yaratıkların yüzlerini görmesek de, seslerini kadeh kadeh içiririz susamış ruhlarımıza.

Baharın müjdecisi sığırcıklar vefasız çıktı. Hâlâ ziyaret etmediler maltamızı.

Birkaç elma ve limon çekirdeği koydum pencerenin önündeki su dolu şişeye. Bakalım yeşerecekler mi? Ümitle bekleyeceğim.

Bizi sevenler rahat olsunlar. Bu mezarlıkta büyük aşklar yaşıyoruz firavunlara inat. Dedim ya, hayat burada dışarıdakinden daha da anlamlı ve değerlidir. Her saniyesi ayrı bir sevdadır.

Tarihe hizmet etmenin büyük mutluluğunu yaşıyoruz.

Mahmut Alınak

Gençler Ölmesin

Ocaklar Sönmesin

Girişimi (GEOS) Sözcüsü

FacebookTwitterGoogle BookmarksRSS FeedPinterest
Pin It